Eyvallah!

‘Eyvallah hocam’ sesi kulağımda…

Konuşurken hep “eyvallah hocam, eyvallah” derdi. Her şeyde eyvallah derdi. O yüzden yazının başlığı “eyvallah” olsun istedim.

Hiç dayı oğlu demedim ona, çünkü başka bir bağ vardı aramızda; dostluk, arkadaşlık, yoldaşlık türünden. İstanbul Arnavutköy’de yaşıyorlardı. Dayım İstanbul’a göç etmiş, bir kasap dükkanı açmıştı. Özlem, Veli, Öznur ve Hakan’ın ilk çocukluk yılları İstanbul’da geçti. 1978 yılında İstanbul’a üniversite sınavına girmeye geldiğimde onların yanında kalmıştım. Sonra ben Tokat’a döndüm ve 86’ya kadar da İstanbul’a bir daha gelmedim. Hakanlarda bir süre sonra İstanbul’dan geri Tokat-Turhal’a geldiler. Dayım bir lokanta işletmeye başladı. Bakkal dükkanları da vardı. Veli ve tüm kardeşler sırayla dükkâna bakıyorlardı. ‘86 yılında Turhal’dan ayrıldıktan sonra bir daha görmedim Hakan’ı. ‘89 yılında Tokat’ta yeniden karşılaştığımızda genç bir delikanlıydı Hakan ve uzun sohbetlerimiz oldu.

Hakan’ın mikrofonla, kamerayla ilişkisi Turhal Lisesi radyosunda spikerlik yaparak başladı. Ardından dayım çok genç yaşta aramızdan ayrıldı. Yengem de çocuklarını alıp İzmir’e yerleşti. Hakan İzmir’de Ege TV’de çalışmaya başladı. Ve 2001 ile birlikte İstanbul günleri başladı. Taksim Simit Evi’nde birlikte çalıştık. Beyoğlu’na gelen herkes gibi Hakan da sinema alanında çalışmak istiyordu. Filmler çekmek, belgeseller yapmak hayaliydi. Benim kardeşlerim Emrah ve Çetin ile yaşıt oldukları için aralarında güçlü dostluklar, arkadaşlıklar gelişti. Bu arada şiirler yazıyordu. Ve kitap haline getirmek için çabalıyordu. Sinema ve şiirle birlikte toplumsal mücadele içinde bir taraftı Hakan. Bir duruşu vardı. Devrimci bir kişiliğe sahipti. Naif bir kişilik olmasına rağmen direngen ve inandığı şeyi ısrarla yapan ve hiç vazgeçmeyen biriydi. Suyun derin akanı durgun olur, durgun akar. Hakan’ın naifliği işte böyle bir derinlikten ileri gelir. O içe doğru derinleşen biriydi. Anlam arayışı onun vazgeçilmeziydi. Sürekli kendi içinde tartışan biriydi. Bu tartışma onu hareketsiz bırakmazdı, harekete geçmesini sağlardı.

Hakan’ın ekoloji hareketleriyle ilişkisi HES’lere karşı verilen mücadele ile başladı. Büyük Anadolu Yürüyüşü’nde kervanlarla birlikte yola düşenlerin arasında Hakan da vardı. O olayın bir tarafı, öznesiydi, aynı zamanda da örgütleyeniydi. Olayların tam içinde yaşardı. Fotoğraf çekerken, haber yaparken onun amacı bu çekimlerden büyük hikayeler yaratacak belgeseler yapmak, toplumsal hafızaya dönüştürmekti. Olayların, olguların kendisini alıyor dönüştürüyor, tekrar topluma bilinç olarak geri veriyordu. Böylece kimsenin duymadığı, görmediği bir olay bir anda bütün kamuoyunun gündemi oluveriyordu. Sınırları aşarak başka diyarlarda gösterildi belgeselleri.

Çok sohbet ederdik, konuşurduk; yüksek bir bilinç düzeyine sahipti. Onun bağımsızlığına çok düşkün olduğunu biliyordum. Annesinin ve çevresinin onun için çizdiği sınırların içinde yaşayamadı. Kendi bildiği yoldan gitti. Karşısına çıkan zorluklar onu asla bildiği yolda yürümekten alıkoyamadı. Çünkü o kendi yaptıklarını, kendi gördüğü doğruları topluma yansıtmak, taşımak istiyordu. Patronu olmadı hiçbir zaman. Yaptığı işin kendisi patronu oldu. Bir hafta eylemin içindeyse üç gün kapanıyor onu tekrar bütün boyutlarıyla kitlelere yeniden ulaştırılacak belgesele dönüştürüyordu. Bir arkadaş derviş demişti onun için. Gerçekten bir hırka bir lokma ile yaşadı. Bir sırt çantası, bir fotoğraf makinası yeterdi onun için, bir de simit varsa keyfi yerinde demekti Hakan’ın. Tütün içerdi ucuz olsun diye. Yeni çağın dervişi, yeni çağın abdalıydı o. Köy köy gezen yeni zaman gezginiydi. Gittiği her yerde bir evi vardı. Bir insana evlerin kapıları açılıyorsa gönüller de açıktır ona. Hakan’a insanların gönülleri sonuna kadar açıktı. Bu onun örgütçülüğünü gösteriyordu. Hakan olayın içine giriyordu ve bir parçası oluyor, örgütleyeni oluyor, örgütleneni oluyordu. Özne oluyordu. Bu özellik çok içten bir sorumluluk duygusuyla besleniyordu. Kendinden önce gidenler ona sorumluluklar bırakmıştı. Gülsüman, Çetin ve daha niceleri… Her giden ona bir sorumluluk bıraktı. O da ta derinlerinden hissetti bu sorumluluğu.

Biz, kardeşim Gülsüman’la ilgili çekime başlamıştık. 3-4 saat süren kayıt aldı. Herhalde arşivinin bir yerinde duruyordur, tamamlanması gereken çalışmalarından birisi olarak. Taşova’da Çambükü diye bir köyde eylem vardı. Hakan çekip yayınlamasa kimsenin haberi olmayacaktı. Benim çok iyi tanıdığım, 12 Eylül öncesi çalışma yaptığımız bir köy. Hakan Çambükü köylülerinin eylemini çekip İstanbul’a taşıdı. Akbelen’i çekip İstanbul’a taşıdı. İkizdere’yi çekip İstanbul’a taşıdı. Samandağ’ı çekip İstanbul’a taşıdı. Oradan da bütün bir memlekete…

Ormanda yatıp kalktı tüm eylemcilerle birlikte. “Haftada bir saçımı yıkayacak su bulsam yeter” diyordu. Ormanın ne hissettiğini hissetmek için her anını yaşamayı önemsiyordu. Hakan’ı tanıyanlar bilir, tişörtlerinin yakasını makasla keserdi. Eski ya da yeni fark etmezdi. Salaş giyimi severdi. Her gittiği yerde onun için önemli olan insanlardı, onlarla kurduğu ilişkiydi. Onun, Ada’da da bir evi var Moda’da da…  Hatay’da da Kaz Dağları’nda da… İnsanlar sana güvenecek, kendi ailesinden görecek, içine alacak… Hakan eğer sadece fotoğraf çekip giden biri olsaydı sağlayamazdı bunu. Tekel işçilerine uğrayıp bir selam verse çektiği kayıtlardan bir video yapıp paylaşsaydı bir daha da uğramasaydı olmazdı. Günlerce onlarla birlikte yattı kalktı. Birlikte komün hayatı yaşadı. Ben ona Komünar diyordum. Haberini yapıyor paylaşıyordu, yemeği paylaşıyordu. Karını, yağmurunu, copunu, biber gazını paylaşıyordu. Bu bütünsellik, alanda bir yoldaşlık ilişkisine dönüşüyordu. Cenazede gördüğümüz tablo bu yoldaşlaşmanın somut göstergesiydi. Eminim Hakan kendi cenazesini görse “vay be” derdi “eyvallah”…

Annesinin söylediği bir şey var, “Oğlum kelebekmiş, her omuza konmuş”. İmgenin güzelliğine bakar mısınız? Evet, Hakan Tosun ölümüyle birleştirici oldu. Ekoloji gruplarını, siyasi çevreleri “Hakan Tosun’un Dostları” olarak bir araya getirdi.

Kentsel dönüşüm sürecinde evleri başına yıkılanların yanında oldu. Barınma hakkını savunan insanların sorumluluğunu yüklenerek sürecin takipçisi oldu. Kamuoyunun bilgilenmesini sağladı. Aynı zamanda süreci örgütlüyordu kimse fark etmeden. Parçası oluyordu gelişmelerin. Gaziosmanpaşa’da yıkılan mahallenin bir parçası oluyordu, o yıkıntının içinde yaşıyordu. Orada yemek yiyor, onlardan biri oluyordu. Okmeydanı’nda, Şahintepesi’nde verilen mücadelenin de bir parçası oldu.

Hakan ile sahada en uzun çalışmam, Kanal İstanbul projesine karşı başlatılan Ya Kanal Ya İstanbul çalışması oldu. Kanal’a karşı yapılan tüm süreçte hareketi takip etti. Kısa kısa videolar çekip paylaştı. Bu videolardan büyük bir belgesel çıkarmaktı amacı. Süreci konuşuyor, ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz diye yoğun fikir alışverişlerinde bulunuyorduk. Bu çalışmanın içinde 200’e yakın kurum vardı. Hakan bu olayın büyük bir olaya evrileceğini hissetmişti. İstanbul’un arka bahçesine bir kanal açılacaktı ve kimse henüz görmemişti bölgeyi. Hakan’ın da daha önce gitmediği bir alandı. Hakan, ben ve bir arkadaş ile birlikte bölgeye gittik. 10 köy gezdik. Hakan bizim görmediklerimizi görüyor, insanlarla ilişki kuruyordu. Çobanıyla, bakkalıyla güzel sohbetlere dalıyordu. Çoğunluğu göçmen olan bölge insanları merkez iktidara ve onun söylemine yakın insanlardı. Sağ partilere oy vermişlerdi. Ne ile karşı karşıya olduklarının farkında değillerdi. Hakan bu farkındalığın oluşmasında önemli görevler üstlendi.

Bilgilendirme çalışması için 20 bin bildiri basıldı. Arnavutköy’den Yeniköye’e kadar olan bölgeyi Hakan ile birlikte dolaştık. Tanıştığımız bir emlakçı da bize yardımcı oldu. Bir kısmını Hakan ile ben, bir kısmını da emlakçı dağıttı. Birçok köyü kapsayan bir alanda bir örgütlenme ağının ortaya çıkmasına neden oldu çalışmaların kendisi. Baskılar da beraberinde geldi. Jandarma insanlara baskı yapmaya başladı. 300 kişiyle 20 km yaptığımız yürüyüşü adım adım belgeledi Hakan. Bir gün boyunca süren uzun bir yürüyüş oldu. İkinci etabımız Küçükçekmece’den başladı ve Yarımburgaz mağarasına kadar sürdü. Üçüncü etabımız Dursunlu köyünden Yeniköy’e kadardı. Pandemi dönemiydi. Yasaklar var, cezalar var. Parklarda birçok buluşma gerçekleştirdik. Resimler yaptık, şarkılar söyledik. Sonra bunları yasaklamaya kalktılar. Yasaklara engellere rağmen çalışmalar devam etti. Hakan ise tüm bunları belgelemeyi sürdürdü. Hakan’da bir özgünlük var, o da ısrardır. Aradan yıllar geçti Hakan beni aradı ve “abi gel bir gidelim neler olmuş bir bakalım” dedi. Gittik ve o anın görüntülerini kaydetti hem kamerasına hem belleğine. İzlenme oranlarını artırabilmek için uzun videolar yayınlamıyordu, 3 dakikalık videoları yeterli buluyordu. Şimdi görev onun 3 dakikadan oluşan kayıtlarını bir araya getirip büyük bir belgesel ortaya çıkarmak diye düşünüyorum.

Doğaya karşı saldırı emperyalist saldırıdır. Yer altı madenleri, değerli madenler, altın kaynaklarının talanı için buradalar. Kim çıkarıyor madenleri? Kanada. Çıkardıkları şeyin %2’sini Türkiye’ye veriyorlar. Kaz Dağları’nı kim talan ediyor? Kanada. % 2’sini Türkiye’ye bırakıyor. Emperyalizmin doğaya saldırısı emek ve sermaye arasındaki savaşa dayanıyor. Emek ile sermaye arasındaki savaş doğa üzerinde de en vahşi haliyle yürütülmektedir. Erzincan İliç bunun en son örneğidir. Siyanürle çıkarılan altın nedeniyle Fırat nehri zehirleniyor. Toprak zehirleniyor, sular zehirleniyor. Ne tarım yapabilirsin, ne canlıları orada barındırabilirsiniz. Buraların çölleştirilmesidir bu. Yani altından sonra o doğa bir daha yaşanabilir bir yer olmayacak. Emperyalist kapitalist sistem bütün güçleriyle insanlığa karşı, doğaya karşı saldırıyor. Latin Amerika’da bu süreç çok daha önce başladı. Bundan dolayı ekoloji mücadelesini sadece basit bir mesele olarak görmemek gerekiyor.

Doğa hiç kimsenin mülkiyetinde olmayan bütün insanların, bütün canlıların ortak yaşam evidir. Mülkiyet ilişkileri de sınıf ilişkileriyle doğan bir şeydir. Yani doğa kimsenin mülkiyetinde olamaz. Birine ait olamaz. Hakan bu gerçeğin bilincindeydi ve kendini bu çelişkinin çözümü için mücadelenin içine attı.

Biz Hakan’ı kaybettiğimiz zaman sesimizi kaybettik. Görüntümüzü, çığlığımızı, direnişteki ruhumuzu kaybettik. Hafızamızı kaybettik. Hakan’ın oluşturduğu hafıza merkezi duruyor. Şimdi onu gelecek topluma, gelecek nesillere ulaştırma görevi bizim. Onun oluşturduğu hafızayı ileriye taşımak lazım. Bu mücadeleye de örgütlenmeye de katkı olacaktır. Hakan’ı büyütmeye de katkısı olacaktır.

Hepimiz biliyoruz Hakan’ın katili sermayedir. Madencilerdir. Yani bu işin müsebbibi sermayedir. 18-20 yaşındaki gençlerin eline silah tutuşturan kimdir? Bunlar idam cezası alsa bile mevcut durumu değiştirmeyecek, yine aynı şeyler devam edecektir. Bu anlamda da Hakan’ın bıraktıklarını yaşatmak çok daha değerli olacaktır. Vakıf düşüncesi bu açıdan önemli bir yerde duruyor. Onun için önemli olan belgeleri, bilgileri topluma kalıcı bir şekilde ulaştırmak gerekiyor. Dünyayla buluşturmak gerekiyor Hakan’ı. Vakıf ile bunu başarabilirsek çok büyük bir işi başarmış oluruz. Hakan topluma mal olmuştur ve onun adına yapılacak her şeyi de toplumun üstlenmesi önemlidir. Birlikte yürünecek uzun bir yolumuz var.

Hakan tutkulu bir romantikti. Bir kadına aşık oldu. Bir şiir kitabı yazdı. Ne var bunda, diyeceksiniz. Bir daha yazmadı şiir aşka dair. Ben onun için son söz olarak bir şiirle veda etmek istiyorum.

Hasat zamanıydı gidişin
Sancılı ağrılı
Kavgan yetim kaldı
Ağaçlar yasta
Dereler ırmaklar akmaz oldu

Toprak hava yasta
Otlar büyümez
Çiçek açmaz oldu
Suyun tadı kaçtı
Zamansız gidişinle

Nasıl diner yürek sancısı.

Ahmet Dönmez
Önsöz Dergisi 58. Sayı