Hakan’ın Şiirine Dair

Şair ezdirmez sözünü vicdanla toplumsal kabüller, ezberler arasında. Yağ çekmez, sakınmaz. Doğru bilineni sorgular, bazen herkesin yanlış saydığına karşı çıkar. Kimi zaman tarihle dövüşür, kimi zaman anla. İdama giderken dize döker, son nefesinde bir mısradır şair. Aşıktır, aşka düşmandır, Aragon olur adı “mutlu aşk yoktur” der, ölürcesine aşık olur. Yaşamı yüceltir, ölümlerden nefret eder ama kendi ölümünü yazar:

“Ne zaman yolculuğa çıksam
ölüm gelir aklıma
tanımadığım bir şehirdetanımadığım insanlarla ölmek,
üzer beni
sıradan
amaçsız
pisi pisine
ölmek istemem.”

Bir parça hüzne benzer gibi değil mi? Fakat değil. Ölümünü yazdı ama korktuğu şekilde ölmedi. Mutlu sonla bitmese de bu anlamlı bir hikaye. Katledilişi toplumda azımsanamayacak derecede bir etki yarattı.

Peki, Hakan’ın şiirini nasıl anlatmalı? Bir tane şiiri bile tam olarak anlatmak mümkün değilken, bir şairin tüm şiirlerini anlatmak nasıl mümkün olabilir ki?

Bu en iyi ihtimalle bir deneme olacaktır.

Şiirinde ilk göze çarpanlardan biri susku. Bu belki de en çok, ömrünün neredeyse her noktasında susmayı değil haykırmayı işleyen ve esas buna değer biçenlerden biri olarak benim hoşuma gitmemeliydi, ama böyle olmadı. Çünkü bu susku değil aslında bir çığlık. Naif bir çocuk satırlarında sessiz bir çığlıkla bir şeyleri mayalıyor. Ne geçmişe övgü ne yarına sövgü, bugün susanların mayaladığı öfke. Buna susku demek haksızlık olur.

“Uzaklara gidiyormuşum sonrada
Özlem yokmuş orada
Daha bir aydınlıkmış gökyüzü
Kimse yalnız dolaşmazmış sokaklarda
Hatta yalnızlık bile güzelmiş”

Bu susmak değil, haykırmanın başka bir biçimi. Umut var, susmuş yalnızlıklar değil. Hem de milyonların umudu. Şair bazen asıl amacına delil bırakır, belli eder eşkere bir ilandır, içinde şiirce bir nezaketi de taşıyarak. 

“Sonbahar gülleri açıyor yine doğa
Doğa kendine uyanıyor
Zaman sonsuzlanıyor
Erken ağarıyor hava
Kabasını alıyor hayatın
Fonda isyan sesi”

Bu bir gerçek; taşta, toprakta, suda, açan çiçekte ve hepsinin ortasında insanda artık kesişim noktası fondaki bu isyan.

Hakan şiirinde bir tanıktır. Şiiri kırılmış parçalanmış hayatların öyküsü… Komşumuz, metrodaki kadın, sokakta yürüyen şu genç diyeceğimiz insanların yüreklerinden geçenler bunlar. Neyi yaşıyorsa ya da neyi yaşıyorsak onu yazmış.

“Bazen susmak bile
Sesli bir çığlıktır aslında…
Bir çocuk bakışı
Yaşlı bir adamın
Sesi olur ansızın…
Bir başlangıç
Bitişin habercisi
Ve hep kalandır sürgün
Bağıran insan suskundur kendi içinde”

Evet bu onun şiiri, tüm yazdıklarının özeti ve daha fazlası…

Şiirinde bir diğer tema, yalnızlık. Yüceltilen kutsanan bir yalnızlık değil ama. Bir resim gibi çizmiş, bir fotoğraf karesi gibi. Gerçek en çarpıcı eleştiridir. Gerisi görende, tanık olandadır. Var olanın resmi var olanın en güçlü eleştirisine dönüşebiliyor. Tesadüfen yapılacak bir iş değil. Bunu ‘ne kadarını başardı’ sorusundan bağımsız söyleyebiliriz. Bu değerli bir çaba ve anlamlı. Bu yan şiirini toplumsal gerçekliğe yakınlaştırıyor. Amacı bu muydu, bilmiyorum.

“Bir varmış bir yokmuşlar
Aslında hiç yokmuşlar
Kandırılmışız yani”

Eski masalları yeriyor, pamuk prensesin bir prens uğruna vazgeçtiği yedi cüceleri… Haklıdır da, geçmişi kutsayan her anlatı ikiyüzlüdür. Milyonların acılarına kör, ama üç beş asalağın mutluluğuna şahit… Yerin dibine girsin bu şairlik…

Ve en önemli tema aşk, ama karşılıksızı… Onda bu bir sızı. İmkansızlıktan çok bir olmamışlık ve gençliğin taşkın halleri. Mutlu sondan uzak bir hikâyenin kırık halleri… Evet, bu onun yarası ama bu haliyle bile soylu. Düşmanımda olmasını istemeyeceğim bir yara.

“Bir gün doğumu
Türküsü olsun
Artık söylenen
Bu sefer,
Ses-biz-den
Yürekten.”

Şair öldü. Şiir bir parça daha öksüz. Her şairle ölür bir parçası başka şeylerin. Sevinsin cellat, kan döke döke yürüdüğü bu yol kendi ölümü. Saltanatların öğünü masumların kanı. Lakin bir gün kıyamet kopar, sofralarında kuş sütü, bal zehir olur. Acıyan namert olsun…

Önsöz Dergisi 58. Sayı