İŞTE BU SİZİN ESERİNİZ!

Duvarda bir tablo.
Tabloda tüyler ürpertici bir göz.
Gözün ortasında yanan bir ampul, rahatsız edici bir ışıkla tabloyu yukarıdan aydınlatıyor.
Ampulün aydınlattığı üçgende kollarında ölü bir çocukla haykıran bir kadın.
Kadının ayakları dibinde düşmana son bir vuruşla parçalanmış kalkanı tutan bir adam.
Dehşet içinde koşturan figürler, seslerden ve vahşetten ürkmüş kişneyen bir at.
Bu her bir detayı hafızalara kazınan tablonun önünde bir gestapo…
Faşist komutan tablonun ressamına inanamayan gözlerle bakıyor, “Bunu siz mi yaptınız Bay Picasso?”


Henüz şafak vakti gelmemiş. Henüz topyekun bu savaş başlamamış. Henüz bürokratik sözler söylenmemiş. Henüz…”
Kimsenin adını sanını bilmediği, küçük, küçücük bir kasaba. Bir gazete küpüründe haber olmasa bilinmemeye devam edecek türden bir kasaba: Guernica. Bir gece vakti ağır bir bombardıman başlıyor. O küçük kasabanın küçük evlerine, küçük evlerin küçük insanlarına bitmek bilmeyen bombalar yağıyor.“Bunu siz mi yaptınız?”

Bombalar düşüyor o küçük evlerin küçük damlarına. Damın altında yaşayan insanlara, o insanların kucaklarındaki çocuklara, o küçük evlerin küçük bahçelerindeki atlara, birer ikişer düşüyor bombalar.
Şafak söküyor.
Küçük kasaba Guernica yeryüzünden siliniyor; insanlarıyla, çocukları, atlarıyla…
“Bunu siz mi yaptınız?”

“Böylesi bir tablo” diye düşünüyor Picasso, “ancak sizin eseriniz olabilir.”

Yaşam bu tablonun tarihe gömülmesine izin vermiyor. Başka ülkelerin başka kasabalarında başka insanlar başka silahlarla öldürülüyor. Ve hiç azalmıyor kucağında ölü çocuğunu taşıyan kadınlar, hiç azalmıyor elde silah evini savunurken öldürülen adamlar, hiç azalmıyor dehşet içinde koşturan insanlar…

Bütün dünya koca bir Guernica şimdi. Latin Amerika’dan Asya’ya, Filistin’den Lübnan’a, Kenya’dan İran’a… Ve bu tablonun ortasında biz; iliklerine kadar bağımlı, açlığın ve yoksulluğun kıskacında bir ülke, Türkiye…

Başımızda ışığını henüz söndüremediğiniz bir ampül, ve dosdoğru gözümüze vuran felç edici bir ışık. Ampül eninde sonunda patlayacak ama ne zaman? Ya ışığında kör olacak insanlarımız ya da güneşi doğuracak karanlığımız… Güneşi doğurmalıyız…

İnsanlarımız karanlığında boğulmasın diye tarihe göre belki çok kısa, dergiciliğe göre çok uzun bir zamandır yazıyoruz, çiziyoruz, üretiyoruz. Kimimiz sokakta oradan oraya koştururken, kimimiz evinde bilgisayarın başında, kimimiz çalıştığı tezgahta, kimimiz tutsak olduğu hücresinde. Tüm çabamız, tüm fedakarlığımız tek bir amaç için. İnsanlığın kurtuluşunun hepimiz için ne kadar acil ne kadar ertelenemez bir görev olduğunu bilerek…

Bu motivasyonla hazırlıyoruz her bir sayımızı. Ama yüksek bir motivasyonla hazırlık yapanın sadece biz olmadığımızı da biliyoruz. Bir avuç asalağın yeni Guernicalar yaratmak için kurduğu planları görüyoruz. Televizyonlar, gazeteler, sanal dünya, her bir yandan “savaş gerekli” diye haykırıyor. Doymadılar, doyamazlar… Her bir kurşun, her bir bomba asalakların ceplerini dolduruyor. Cebi dolanın karnı doyuyor. Dünyanın her köşesi yeni figürler katıyor tabloya; işte bu onların eseri! Eserleriyle gurur duyuyorlar.

İzin vermiyoruz. Ne yeni figürlere, ne ikiyüzlü bir gururla ortada dolaşmalarına. Önce kendi içimizde iş bölümü yapıyoruz. Her bir kıtayı yakından inceliyoruz. Dünya halklarının başına gelmiş en büyük bela, doymayan savaş örgütünün suçlarını tek tek masaya yatırıyoruz. Adını bile bilmediğimiz kasabaların, tıpkı İspanya’nın küçük kasabası Guernica gibi, birer sayıdan ibaret olan ölülerini sayıyoruz. Ve onların ardından söylenmiş türküleri, yapılmış resimleri, yazılmış öyküleri, çekilmiş filmleri tarıyoruz. Ne kadar çok olduğunu görünce biz de dehşete kapılıyoruz. Bir kez daha dünyanın tüm ezilenleriyle birlikte çarpıyor kalbimiz. Topladığımız verileri yazıya dökmeye başlıyoruz. Vaktinden önce dergiye hazırlayacak olmanın rahatlığı içine giriyoruz. Ama bu rahatlık uzun sürmüyor.

Bir sabah, henüz güneş bile doğmadan, tıpkı o küçük kasaba Guernica’nın insanları gibi, karanlığın içinden doğrudan gözümüze tutulan korkunç bir ışıkla, gürültüler ve bağırışlarla kırılıyor kapılarımız. Namlular bize dönüyor. İnsan avının bu seferki hedefi biz oluyoruz.

Savaş örgütünün adımını atığı yere kasırga getirmesine aşinayız. Ancak bu kadar erken fırtına ortasında kalmaya hazırlamamışız kendimizi. Apar topar kelepçelenip götürülüyoruz. Sevdiğimiz herkesten uzaklaştırılıyor bir tecridin içine sokuluyoruz. Günlerce süren gözaltıdan sonra bir göz kırpması kadar kısa bir anda verilen tutuklama kararına ise şaşıramıyoruz. Kimimiz ilk defa yaşıyor tutsaklığı. Hapislik bize hiç uzak olmadı ama içinde yaşamak farklıymış. Zamanla görüyoruz.

Girdiğimiz ilk günden itibaren sayımızın artacağını düşünüyor ve bunun bekleyişine giriyoruz. Bizim, savaş örgütü için tek “tehlike” olduğumuza kimse ihtimal vermiyor.
Her sabah televizyonlar taranıyor, gazeteler taranıyor, yok.
Birkaç gün geçiyor, örgütün toplanacağı Ankara haberlere çıkıyor. Başkentte o kadar çok şey oluyor ki, biz unutuluyoruz. Ankara böyleyse, İstanbul ayakta kalmaz diyoruz. Hala tehlikenin sadece yirmi bir insan olması ihtimali aklımıza yatmıyor, gözümüzü yine mazgala dikiyoruz. Kesin birileri gelir… gelmeli… ama gelmiyor. Ve herkes bizi değil, Ankara’yı konuşuyor.

Örgüt hiç durmuyor. Başlarındaki narsist kan emici açıklamalar yapıyor. Türkiye’ye biçilen rollerin önemi, savunma sanayii, yerel seçimler, uçaklar, filolar, bombalar övünç kaynağı oluyor. Her açıklamanın ardından yeni bir operasyon, her tokalaşmanın ertesinde yeni tutuklamalar geliyor. Biz hala İstanbul’u bekliyoruz.
O kadar çok bekliyoruz ki en sonunda yüzden fazla insanın daha, toplantıya iki-üç gün kala aynı macerayı yaşadığını öğreniyoruz. Kiminin krizinin kiminin fırsatına dönüştüğüne tanık olurken, sayımızın artmasının hapisliği nasıl zorlaştıracağını unutuyoruz.

Dehşetin, korkunun, ayrılığın, hasretin ve tutsaklığın resmini yapmaya başlıyoruz. Her birimiz bir figür oluyor, birbirimizin içine geçen çizgilerimiz kimi yerde o vahşeti dağıtan sembollere dönüşüyor. Haykırışlarımız bu tablonun ortasında bir ses yükseltiyor. Tepemizde tüm çirkinliği, iğrençliğiyle yanan ışığı söndürüp güneşi çağırıyoruz.
Karanlığımız henüz hiçbir ışımaya izin vermiyor gibi görünüyor. Ama onların yarattığı bu eser, kurtuluş yolumuzun taşlarını döşüyor. Bu vahşetin ortasında, yeni bir dünya yaratmak için bu yola hep birlikte adım atıyoruz.

İnsanlık tarihine göre kısa, bir dergi tarihine göre uzun olan bu yolculukta üretimlerimizin takipçisi okurlarımıza şimdi tutsak düşen kalemler olarak sesleniyoruz. Şimdi taşların üzerinden birlikte yürüme vakti… Şimdi bizim kısılan sesimize dışarıdan ses olma vakti… Şimdi bizim elimizin uzanamadığı kalemleri alıp onları dile getirme vakti…

Sena Şat
Bakırköy Kadın Kapalı CİK

 

İŞTE BU SİZİN ESERİNİZ!” yazısında bir düşünce

  1. Pingback: Turkish prison blocks cartoonist’s letter over Picasso reference - Turkey Unfolding

Yorumlar kapatılmıştır.