Silvia Federici’nin ‘Ücret Patriyarkası’ Üzerine

Silvia Federici’nin Ücret Patriyarkası / Marx, Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm Notları adlı kitabı çeşitli tarihlerde yazılmış, toplam yedi makaleden oluşur. 1975’den 2010’lara kadar uzun bir zaman dilimini kapsayan bu makalelerin teorik bir zenginlik taşıdığı için güncel kaldığını düşünmeyin. S. Federici, kendi dönemdaşı olan feministlerden ileri, farklı bir şey de söylememiştir ama iddiası budur.
Öte yandan, o günden bugüne feminizmin tutarsızlığının ve aymazlığının iyi bir örneğidir ve hala feminist (sosyalist feministler dahil) hareketin görüş ve yaklaşımını yansıtması bakımından ele almamızı mecbur bırakmıştır.
Kitaptaki makalelerin ortak paydası, ev içi emek meselesi ile Marx ve Marksizm karşıtlığı ve çarpıtmasıdır. Yazar, ev içi emek meselesini ele alırken de, Marx’ı, Marksizmi altetme çabası içindeyken de adeta her şeyi imgeleminde yeniden yaratıp, yarattığı üzerinden kavga ederek zaferini ilan eder. Örneğin, ev içi emeği açıklamaya çalışırken Marx’ın kavram ve kategorilerine başvurur ama bunları olduğu şeyden farklılaştırır, buna da “genişletme”, “feminist kuramı” güçlendirme adını verir. Dahası, öngörüsüz ve eril ilan ettiği Marx, tam da bu eril niteliği ve idraksizliğinden kuramını ev içi emeğe vardıramamıştır… Kahretsin, bu iş de yazarımıza kalmıştır!
Yazarın makalelerindeki her bir yanlış ve tutarsızlığa, çarpıtmaya ayrı ayrı değinmek, kitabı kaldırıp atmaya varacak kadar bıktırıcı olacağından ev içi emek meselesi kapsamında sınırlamak uygun olacaktır. Ama okurun aklında kalmasın…
Peki neden atmak yerine bu zahmete girişiyoruz?
Türkiye’de 90’larla birlikte feminist yazının çevrilmesine dair başlayan yönelim, 2000’lerle özel ve kapsamlı bir çalışmanın önemli bir ayağı olarak devam etti. Bunun birbiriyle bağlantılı iki anlamı vardır:
Birincisi, geniş kadın kitlesini -özellikle genç ve eğitimli- feminist ideoloji ile buluşturup devrimci, sosyalist olanla arasına barikat kurmak… ki, 80’lerin sonu itibarıyla kurulan feminist örgütler (ya da kişiler) ağız birliği etmişçesine işe devrimci örgütlere, sosyalizme hakaretle başlıyorlar ve uluslararası sermaye kurumları tarafından fonlanıyorlardı. Feminist yazının çevirisi bu kesimin hem işi hem de gıdası oldu.
İkincisi, Sovyetler’in dağılışıyla nice sosyalist parti arasında sosyalizme, devrime ve devrimci olana şüphe ve kafa karışıklığını arttırmanın ve hızlandırmanın işlevli bir aracıydı feminist yazın. Nihayetinde kapitalist sınıfın onlara yatırımı, 2010’lara değin belli bir sonuç da verdi: Sosyalist kurtuluş yerine “feminist kurtuluş” çokları için ilk sırayı aldı.
Bu, ilk kez burada uygulanan bir yöntem de değildi. ‘68 Devrimci Hareketi sırasında da benzer bir şey gerçekleşti; AB ve ABD’de… Hareketin şu ya da bu biçimde içinde bulunan ya da başını çeken bir çok komünist parti veya komünist partililerin ideolojik-politik zayıflığı sayesinde, 1. Dünya Savaşında ideolojik-pratik olarak yenilen feminizm -en radikalleri bile kendini, burjuvazinin emperyalist çıkarlarına gönüllü olarak adadılar- yeniden gelmiş, kısa sürede bu çatlaklardan içeri girip, sadece bir etki yaratmakla kalmamış, kimi komünist partili kadınların teorik-politik üretimlerini feminizm teorisini üretmek üzere devşirmişti. Hayır, bu feminizmin gücünden değil, Marksizmi ve Leninizmi dogmatik ele alıştandı. 70’lerden 90’lar boyunca “feminist teori / kuram” esasta bunların elinden çıktı. Bizimkilerin keşfi bu eski ürünlerin 90’larla başlayan çevirileriyle oldu. Hatta Avrupa’da bile artık gündem dışı kalmış nice şey, burada daha yeni gündem yapılırken, neredeyse hiçbir cümlesi değiştirilmeden kabul gördü.
Avrupa’daki bu eski Marksist-sosyalist menşeili yazarlar, o sırada kadınlara ve işçi sınıfına “yeni bir mücadele alanı” açtıklarını iddia ediyorlardı. Çünkü henüz sosyalizm ve işçi sınıfı karşısında tutunacak durumda değillerdi. Ama Stalin karşıtlığıyla bu işi tamamlamaya çalışıyorlardı. Buradakiler ise Sovyetlerin dağılmış olmasının avantajıyla sosyalizmi ve sosyalist kurtuluşu rafa kaldırarak feminizmi içeri alıyorlardı. Burada keselim en iyisi, çünkü tüm bunlar başka bir yazı konusu. Ama S. Federici’nin kitabına bu açıdan baktığımız bilinmelidir.
-I-
1972’de Selma Games ve Maria-Rosa, Dalla Costa, kendi tanımlarınca “ortodoks Marksizme” karşı çıkarlar ve ayrı ayrı “kadın sorunu” üzerine makaleler yazarlar. Birleştikleri nokta,  ev kadınının ev içi emeğine Marksizmin hakettiği önemi vermemesi; bu emeğin her iki sınıf tarafından da sömürüldüğüdür.
Dalla Costa, “ev kadınının ailede ürettiği şeylerin sırf kullanım-değerleri değil, kocasınınn daha sonra işçi pazarında “özgür” ücretli işçi olarak satabileceği “işgücü” metasını da  ürettiğini işaret eder. Ev kadını üretkenliğinin (erkek) ücretli emeğin üretkenliğinin önkoşulu olduğunu, söyler. “Devlet tarafından örgütlenen ve korunan çekirdek aile, bu ‘işgücü’ metasının üretildiği sosyal fabrikadır.” der. (Dalla Costa’dan aktaran Maria Mies, Ataerki ve Birikim)
Böylece 70’lerde “kapitalizmi yıkma stratejisi” olarak ev içi emeğin ücretlendirilmesi kampanyasını başlatırlar. İtalya Komünist Partisi parlamentoya 55 yaşındaki ev kadınlarının emekli sayılıp, maaşa bağlanmasına dair önerge verince, Dalla Costa İtalyan Komünist Partisi ile arasını açar. Çünkü, o, emekli maaşı değil, tümden kadınların ücretlendirilmesini ister, başka türlü kadının bağımsız olamayacağını söyler. Sonunda Dalla Costa, İtalyan Komünist Partisinin yönetiminden istifa etmekle kalmaz, safını değiştirip “feminist kuramın” yazarlığı ve eylemciliğine soyunur.
Ne var ki, bu görüşü kabul edenler arasında bile büyük bir tartışma çıkar. Sosyalistler böyle bir ücretlendirmenin iddia edildiği gibi kadının bağımsızlığı ve özgürlüğünde güçlü bir yerinin olmayacağını söylerken, feministler bu ücreti kimin ödeyeceği ve hangi kısımlarının ücretlendirileceği ile nasıl ücretlendirileceği üzerine ayrışırlar. 70’lerin sonunda bu tartışmalar söner ve ücretlendirme stratejisi kitlesel mücadeleye de dönüşmez.
Ama işte, tartışmanın en civcivli zamanında Silvia Federici, James ve Dalla Costa’nın yaklaşımını temel alarak tartışmaya dahil olur. S. Federici, ev işlerinin ücretinin sermaye tarafından ödenmesi gerektiğini ileri sürer. O sırada başka başka feministler de ücreti tek tek kocaların ödemesi gerektiğini savunmaktadır. Ancak 70’lerin ekonomik krizi sırasında bu çok da çekici gelmez, hele kadınlara ve işçi sınıfına yeni bir mücadele alanı açma iddiası düşünülürse. Eh, şu halde Federici’nin ev işleri için neden sermaye tarafından ödeme yapılacağı meselesini de açıklığa kavuşturması gerekir, ama o bunun yerine “sol” adı altında genelleştirdiği kesime veryansın eder. Bu veryansın esnasında ancak ev işlerini kapitalist üretimin neresine koyduğunu güç bela takip edebiliyoruz.
Fedirici özetle şunları iddia eder: Kadın sermayeye çalışır (=ev içi emek, yeniden-üretimdir) ve Sermaye üretir (=ev içi emek ile gerçekleşen yeniden-üretim, bir üretken-emektir). O halde kadının ücretsizliğinin kabul gördüğü aile kurumu “sermayenin sermaye için yarattığı bir kurumdur” (sy. 22, age), “ücretsizliğe son verildiğinde sermayeye bedel ödetmiş oluruz” (age, sy 22), bunu, sermayeyi ‘ortadan kaldırmak’ isteği olarak ortaya koyar, ailedeki kadın-erkek gerilimi (toplumsal cinsiyet eşitliği) son bulur. Kadının artık çalışma hakkı talep etmesine gerek kalmaz. Zaten bu, “daha fazla çalışma, daha fazla sömürülme” (sy.17) talebidir. Kadın aldığı bu ücretle kendi geçimini sağlayacak, zamanı kendi isteğine göre serbestçe kullanacaktır. Böylece sermaye erkek işçi yoluyla aileyi denetleme ve dizginleme işini yapamayacaktır. Zaten fabrika üretimi kaldırılmadığı sürece ev içi emek de kalkmayacaktır, ister kapitalist, ister sosyalist olsun, ki bu sorunda ‘sol’un kapitalizmle ortaklaşması bu nedenledir. Kısaca Federici, ev içi emeğin ücretlendirilmesini her şeyi değiştirmenin, sermayeyi ortadan kaldırmanın mihenk taşı olarak görür.
S. Federici daha sonraki makalelerinde ücretsizliğe vurgu yapmakla birlikte ücret talebini hiç dillendirmez. Bunun yerine “Marx’ın kategorilerini” genişletmekle uğraşır. O artık “feminist kuramcı” olarak karşımıza çıkar. Kitabın daha yakın tarihli makalelerinde ise, “müşterekçi” olur, hatta “Marx yaşasaydı” onun da “müşterekçi” olacağına dair inancını belirtir. (sy. 85) Yani Federici’nin kitap boyunca bir çekirge gibi sürekli zıpladığına tanık oluruz. Kendiyle birlikte kavramlara da parandeler attırır.
Peki, artık, Federici’nin hikayesini bildiğimize göre, Federici -ev içi emek ve Marx bağlamında konuya biraz daha yakından bakalım.
-II-
Silvia Federici, Dalla Costa’dan aldığı ev içi emeğin yeniden-üretim olduğu fikrini çok benimser. İşgücünün yeniden-üretimi asıl olarak Marx’ta vardır ama Marx, adeta Federici’yi hayal kırıklığına uğratmıştır. Tüm üretim sürecini en ince ayrıntısına kadar inceleyen Marx, “ev içi emek meselesini kuramlaştırmadan bırakmıştır.” (sy.43) “… üretim döngüsünde” yer alan ev kadınlarını görmemesini, onun erilliğine ve “stratejik önemi idrak edememe”sine bağlar. O halde Federici için yapılacak şey bellidir:
“Marx’ın toplumsal yeniden üretim kavramını genişleterek ev içi emeğin “emek-gücünü” üreten faaliyet olarak ve bu itibarla kapitalist üretimin ve servet birikiminin asli koşulu olarak tanınmasını merkeze alan bir feminist kuramın temeli haline (sy. 43-44) getirmektedir.
Feminist kuramcımızın ev içi emeğin yeniden-üretim ve üretken-emek olduğuna dair ısrarının, başlangıçtaki tek nedeni ücretin sermaye tarafından karşılanması gerektiğine dair inancıdır. Doğru ya, sermaye, sermaye üretmeyen bir emeğe neden ücret ödesin!?
Ne var ki, Marx’ın “kategorileri”ni alıp, onu genişletmekte bir işe yaramıyordur. Bir adım daha atar Federici:
“Marx’ın, kategorileriyle çalışabileceğimizi ancak bu kategorileri yeniden inşa ederek mimarı düzenlerini değiştirmemiz gerektiğini; böylece ağırlık merkezi münhasıran ücretli emek ya da meta üretimi olmaktan çıkar, emek gücünün üretimini ve yeniden üretimini, özellikle bunların kadınlar tarafından evde yürütülen bölümünü içerir. Böylece önemli bir birikim ve mücadele alanının yanı sıra, sermayenin karşılığı ödenmemiş emeğe ne derece bağımlı olduğunu ve iş gününün tam uzunluğunu ortaya çıkarırız.” (sy.68)
Harika!
“Marx’ın kategorileri” nesnel olandan çıkıp onu anlattığı için Federici’ye uymaz, hemen mimarlıkla bunları olduklarından başka alanlara (anlamlara) doğru yolculuğa çıkarır… Federici’yi kapitalizmin mevcut ağırlık merkezi de mutlu etmez, onu da değiştirir… iş gününü fabrikadan eve uzatır… Böylece ev işlerini otomatikman “üretim döngüsü”ne sokup, üretken-emek payesini kazandırarak ağırlık merkezi meselesini de ispatlamış olur…
Boşuna demiyoruz Federici’nin her şeyi önce kendi imgeleminde yarattığını… gerçekten “kuram oluşturmaya” böylece bakıyor, kitap boyunca kuram mimarlığını gösteriyor…
Peki, Marx’ın yeniden-üretimi ne diyor da Federici’ye uymuyor?
Marx, emek-gücünün yeniden üretimini, üretim sürecinin (işçinin çalışması) içinde tespit eder. İşçi (kadın ya da erkek), belirli bir zaman karşılığında emek gücünü patrona satar, sattığı bu emek-gücünün değeri onun her gün yeniden kendini üretmesi, yani geçim araçlarını alabilmesinin karşılığıdır. Bu, işçinin çalışması içindeki gerekli-emek kısmıdır. Emek-gücünün yeniden üretimi, çalışma dışında herhangi bir yerde, ötesinde berisinde değil, üretim sırasında gerçekleştirilir. Ev içi emeğin, ertesi gün yeniden çalışabilecek biçimde “işgücü metaı” tarafından kullanıldığı doğrudur ama “işgücü metaını” bu anlamda ürettiği doğru değildir. O, yeniden üretim için alınan geçim araçlarının son şeklini verir ya da tüketmek için kullanılma kısmında harcanır. Ev içi emekle artık gerçekleşen bireysel emek ve bireysel tüketimdir.
İşçi (bir kez daha söylüyoruz, işçinin cinsiyeti değildir ama feministler her işçi ifadesini erkek okumakla sabıkalıdır!) her gün çalışarak bunu yeniden yeniden sağlar türetir. Nasıl ki, artı-değer üretimi dolaşımda değil, üretim sırasında gerçekleşiyorsa yeniden-üretim de öyledir. Artı-değerin dolaşımda yaratılmaması ama dolaşıma çıkarak kendini başka bir metada bularak geri dönmesi gibi, yeniden-üretim de kendini başka bir metada (ücretin para karşılığı gibi) ifade eder, sürecini tamamlar. Ev içi emek, onun tamamlandığı yerde, yani ücretin (gerekli emeğin değeri olarak) gereksinimler ölçüsünde yeniden kullanıp tüketilmesidir.
Demek ki, Federici ne kadar, bizim amacımız “üretken güçler” kapsamında meşruluk kazanma isteği değil (sy.21) vb. dese de, sistemin kendi varlığının, üretim yasalarının bunu dayattığını içten içe kabul eder, bu yüzden ev içi emeği yeniden-üretimin içine koyar. Ve Federici bunu yaparak kapitalisti, işçiyi değil, ev kadınını kandırmış olur. Ona değiştirilmiş, kurgulanmış gerçeklerle süslü, kurgusal bir umut vermiş olur. Ev içi emek sermaye üreten bir güç olsaydı, 70’lerde bu mücadele öyle kendiliğinden sönümlenip unutulmazdı.
Devam edelim…
S. Federici’nin ev içi emeğin üretken emek olduğuna dair yegane dayanağı yine Marx’tır. Ondan aldığı üretken-emek tanımını kendi düşüncesinin bir ispatı olarak görmüştür.
Marx’ın Artı-Değer Teorileri kitabında geçen tanım (Federici’nin aktarımıyla) şöyledir:
“O halde üretken-emek, emtia üreten veya doğrudan emek gücünün kendisini üreten, eğiten, geliştiren, idame eden ya da yeniden-üreten emek olacaktır.”
Federici’nin bu tanımdan mutluluk duyduğu kesin. Çünkü o, zaten (tıpkı Dalla Costa gibi) ev içi emeği işgücü metaı üreten emek olarak kabul etmiştir; herkese de böyle olunması gerektiğini salık vermiştir. Bu inançla alıntıda geçen “… emtia üreten… emek-gücünü üreten… idame eden…” vs her bir noktada ev içi emeği görür, görünmesini ister… Marx’da işte görmüştür de erilliğinden, ev içi emeğin sistemdeki yerini idrak edememesinden olmuştur bunlar!!! Öyle ya da böyle Marx sayesinde Federici bu imkansız ispat işinden el çabukluğu ile kendini kurtarıvermiştir. Oysa Marx, üretken-emeği Artı-Değer Teorileri kitabında çok çeşitli örneklerle anlatmıştır. İnsan hayrete düşer, bu kadar açık anlatımı Federici neden anlamamıştır diye… Ama işte, feminist kuramcımız boşuna Marx’ı eril ilan etmiyor, ona erkek egemen bakışı yapıştırmıyor… Kadınların gözünde o çok sıradan algılayışa (“erkek işte!”) hitap etmiyor…. Bunu neredeyse her makalesinde döne döne yapıyor… bir şeyi kırk defa söylersen misali…
Peki bir de Marx’ın kendi sözlerine, nasıl anlattığına bakalım…
Marx, Kapital’de, daha kapitalist üretimi olduğu gibi almadan, işin abecesi diyebileceğimiz kısımda üretken emeği, emek süreci içinde şöyle alır:
“…emek sürecinin basit ögeleri şunlardır: 1. İnsanın kişisel etkinliği, yani işin kendisi, 2. İşin konusu ve 3. İşin araçları… (sy. 181)
Emek sürecinin tümünü, sonucu açısından, ürün açısından incelersek, hem araçların, hem de emek konusunun üretim araçları olduğu ve emeğin kendisinin üretken bir emek olduğu açıkça görülür.” (Kapital I, sy.183)
Marx, bu cümlesinin altına şu notu düşer: “Üretken emeğin ne olduğunu daha emek süreci açısından belirlemeye yarayan bu yöntem hiçbir zaman kapitalist üretim sürecine doğrudan uygulanamaz.” Bu dipnotu düşmesinin nedenine geleceğiz ama devam…
Marx, emek sürecinin tümünü sonucu/ürünü açısından incelerken bütün süreci en iyi anlatan şeyi özellikle öne çıkarır. Bu, emek araçlarının üretimidir. Emek araçlarının üretimi, emeğin üretkenliğinin en doğrudan ispatıdır. Böyle bir emek süreci yalnızca faydalı emek olarak tanımlanamaz.
Öte yandan, toplumların nasıl bir üretim içinde olduğunu bize veren ipuçları yine bu emek araçlarında gizlidir. Örneğin bir taş balta ile tunç/demir balta başka toplumları işaret ettiği gibi, başka bir çalışma-üretim düzenini, niteliğini de anlatır. En basitinden bir tunç/demir balta üreticisinin var olabilmesi için, onun kendi gereksinimlerinin üreticisi olmaması gerekir. Demir baltayı üretecek emek-zamanına sahip olmak, diğer gereksinimler için üretim zamanı kalmaması demektir. Demircimiz kendisi için üretim yapmamakta, üretimi/ürünü (diyelim demir saban) bir başka emek konusunun emek aracıdır. Bu yüzden onun emeği faydalı emek olmaktan çıkmış, üretken emek durumundadır.
Marx, üretken-emeği, üretken-tüketimle anlatmaya devam eder.
“Emek, maddi ögelerini, konusunu ve araçlarını kullandığı, bunları tükettiği için bir tüketim sürecidir de. Bu üretken tüketim, bireysel tüketimden şöyle ayrılır: Bireysel tüketimde canlı bireyin hayatta kalabilmesi için ürünler kullanılıp tüketilir. (Ev içi emekte olduğu gibi -bn), Üretken tüketimde ise, ürünler, emeğin, canlı bireylerin emek-gücünün etkinliklerinin devamı için tüketilir. (Demircinin ürettiği gibi -bn) (…) öyleyse, araçları da konusu da zaten ürün olan emek, ürün yaratmak amacıyla bu ürünleri tüketir ya da başka bir deyişle bir dizi ürünü, başka bir dizi ürünün üretim aracı haline getirmek için tüketir.” (Kapital II, s. 186)
O halde üretken-emek, en basit haliyle bile -yani daha kapitalizmden söz etmiyoruz- bireysel kendi gereksinimin üretimi ve tüketimi anlamıyla anlaşılamaz, konulamaz.
Denilebilir ki, ama ev kadınının ev içi emeği de zaten patronun gereksinim duyduğu işgücü metaına harcanıyor. Federici de böyle diyor, o yüzden hemen Marx’ın “kapitalistin en değerli üretim aracının yani işçinin kendisinin üretimi” sözünü, yine Marx’a ait “makine temizliği”nin sermayenin değerlenmesindeki yeriyle -bunu anladığı meçhul!- birleştiriyor.
Yani, bir an “işgücü metaını” bir insan olarak değil, “emek aracı” olarak alalım ve Federici’ye uyup “makine temizliği”nin ev içi emek tarafından yapıldığını kabul edelim. (Burada insan-üretimi (üreme) şimdilik konu dışıdır.)
Marx, makineleri ölü emek, işgücünü canlı emek olarak koyup, ölünün diriltildiği yegane şeyin bu anda yaşandığını söyler. Canlı emek, ölü emeğe (makineye) kendi canını aktararak onu diriltir. Yani canlı emek olmadan ölü emek-sermayenin değerlenmesini sağlayamaz. Öte yandan, her emek arzu ancak kendinde sabit kalmış değer kadar sermayeyi değerlendirebilir, bu yüzden de kapitalist için onun ömrünün uzunluğu önemlidir. İşte “makine temizliğinin” yeri burasıdır.
Şu halde varsayımımıza göre, ev içi emek yine “kapitalistin en değerli üretim aracını” üretmiyor ama “temizliyor!” Federici’nin dediğini yapıp yine iş gününü de eve doğru uzatsak (“sermayenin değerlenmesi için… ‘makine temizliği’…” olarak) bile, kapitalist açısından bu durum, gerçekte makineler gibi (makine onun değişmeyen-sermayesidir) tümden sahip olmadığı bir “üretim aracı”nın (yani sadece belirli bir zamanını satın aldığı aracın) üretim dışındaki “temizliğine” (çünkü o üretimdeyken bu işler için ona ödeme yapmıştır) yeni bir ödeme yapması, sermayesinin değerlenmesi” değil, kapitalistin kendi gelirinden bir harcamadır. Gerçekte tümden sahip olmadığı bir “üretim aracı”na iki defa ödeme yaptırarak, “sermayeyi ortadan kaldırmak…” doğrusu, bugüne kadar bulunan en absürt yöntemdir!
“Sermaye ürettiğimizi söylediğimizde bir sömürü biçiminden diğerine geçmek uğruna, mağlup olacağımız bir savaşa girmek yerine onu ortadan kaldırmak istediğimizi söylüyoruz.” (s.22) Bu ne tumturaklı bir anlatım! Federici kendisini duymuyor, duysa cümlesinin de, sermayeyi ortadan kaldırmak yöntemlerinde anlamsızlığını görecek!…
Marx’tan devam edelim. Bu kez, Artı-Değer Teorileri I. Kitabında (Federici de bu kitabı okumuştur.) geçen üretken-emeğin nasıl anlamının değiştiğini görelim:
“Kapitalist üretim anlamında (Marx, bu vurguyu özellikle yapar ama Federici bunu umursamaz – bn) üretken-emek, değişen sermaye parçasına karşılık değiştirilen ve sermayenin yalnız bir parçası değil, ayrıca ona ek olarak kapitalist için bir artı-değer üreten ücretli emektir. (…) Yalnızca sermaye üreten ücretli-emek üretkendir. Örneğin, bir günlük emek yalnızca işçiyi yaşatmaya, yani emek-gücünü yeniden üretmesine yetiyorsa mutlak anlamda, işçinin emeği üretkendir. Çünkü yeniden-üretmektedir; yani tükettiğine (kendi emek-gücünün değerine) eşit değeri, sürekli olarak yenilemektedir. Ama kapitalist anlamda, bu emek üretken değildir, çünkü hiçbir artı-değer üretmemiştir. (Gerçekte de yeni hiçbir değer üretmemiş -yalnızca eskisini yenilemiştir; bir başka biçimde üretmek için- değeri bir başka biçimiyle tüketmiştir. Üretimi kendi tüketimine eşit olan işçinin üretken olduğu, yeniden-ürettiğinden daha fazlasını tüketen işçinin üretken olmadığı da işte bu anlamda söylenmiştir.) (…) Sermayenin varlığı, bu tür üretken ücretli emek üzerine kurulmuştur.” (sy. 143)
Emek sürecinde anlattığı üretken-emek, kapitalist üretimde tümden değişmiştir. Artık üretken olabilmesi ne kendi başına emek aracı üretimi, ne de “emek-gücünün yeniden-üretimi”ne bağlıdır. Kapitalist üretim, kendinden önceki üretim sürecini baştan aşağı değiştirmesi sebebiyle (bunu fabrika sistemiyle yapmıştır da diyebiliriz) üretken-emeği ve üretken-emekçi olabilmeyi de değiştirmiştir. O artık, kapitalist için sermaye, artı-değer üretebiliyorsa üretkendir.
Öte yandan, demek ki, Federici’nin yeterli görmeyip değiştirdiği kapitalizmin ağırlık merkezi (hatırlayın O, “kapitalizmin münhasıran ağırlık merkezi ücretli emek ya da meta üretimi…” olarak tanımlayıp, bunu değiştiriyordu…) esasta herhangi bir ücretli emek değil, artı-değer üretimidir. Ama Federici için bunların böyle olması ne gam!! O ‘kuram’ın değil ‘kurgu’nun peşindedir. O, edebi söz sanatlarının kelimeleri karşımıza olduklarından başka anlamlarda çıkarması misali, kavramların gerçek, nesnel anlamlarıyla oynar. Ama tüm bunlar edebiyat açısından değerlidir, okura büyük derinlik, zenginlik katarken “kuramcılık” açısından pespayeliktir.
Konunun daha iyi anlaşılması için Marx’ın örneklerini okumayı sürdürelim:
“Örneğin, bir aşçıyla bir garsonun emeği, otel sahibi için sermayeye dönüştürüldüğü ölçüde, onlar üretken emektir. Ama aynı kişiler, ben onların hizmetinden bir sermaye yaratmadığım, ama gelirimi onlara harcadığım ölçüde, hizmetkarlar olarak üretken-olmayan emekçilerdir. (sy. 148) (Demek ki, ne üretildiğinden çok, nasıl, ne için üretildiği, emekçinin de ne ürettiğinden çok ne için, nasıl ürettiği önemli olur. bn)
“(…) üretken emekçinin emek-gücü, emekçinin kendisi için bir metadır. Üretken-olmayan emekçinin ki de öyle. Ne var ki, üretken emekçi, onun emek-gücünü satın alan için meta üretir. Üretken olmayan emekçi ise, onun için meta değil, yalnızca bir kullanım-değeri hayali ya da gerçek bir kullanım-değeri üretir. (sy. 149)
“bu durumda (üretken -bn.) emek sermaye ile değişilmektedir. Ötekinde ise gelirle. Birincisinde emek sermayeye dönüşmekte ve kapitalist için kar yaratmaktadır; ikincisinde bir harcamadaki, gelirin harcandığı nesnelerden biridir.” (Artı-Değer Teorileri I, sy.150)
Görüldüğü üzere, Marx, her şeyi ev içi emek açısından da gayet anlaşılır biçimde ortaya koymuştur. Yani Federici’nin Marx’tan, Artı-Değer Teorileri’nden alıp kendi kurgusuyla genişlettiği üretken emek tanımı gerçeğinden fersah fersah uzaktır. Tanım doğrudur, Federici’nin sunuşu yanlıştır.
Toparlarsak… Ev içi emek, sermaye üretmiyor derken, ev içi emeğin toplumsal bakımdan hiçbir yerinin-değerinin olmadığını söylemiyoruz. Silvia Federici’nin ona kapitalist sermaye üretiminde bir değer biçmeye çalışarak ev kadınlarının toplumsal konumunu değiştirebileceği (hem de ücretlendirmeyle!!) iddiasını yanlış buluyoruz ve Federici’nin kendi iddiasını doğru gösterme çabası içinde her şeyi ters yüz ettiğini -bu yanıyla da güvenilmez bir “kuramcı” olduğunu- söylüyoruz.
Ev içi emeğin, sermayenin gereksindiği ve satın aldığı işgücünün bakımına yönelik emek olduğunu, ev kadınının emek-gücünü ve zamanını durup dinlenmeden buna harcadığı doğrudur. Ancak, bu artı-değer üreten kapitalist üretim anlamında bir emek süreci değil, ev alanı içindeki tüketici, bıktırıcı, alıklaştırıcı, sonu gelmez işler yığınıdır, ailenin bireysel üretim-tüketimi üzerine kurulmuştur. Üstelik kapitalizm, ev içi emeğin bu bıktırıcı, tüketici biçimine son vermekle ilgili hiçbir gereksinim ve yükümlülük duymadığı gibi -sınıf çıkarı gereği- kapitalist üretim altındaki toplumsallaşma özel mülkiyet egemenliği ile çevrelendiğinden fazlasını da bundan başkasını da başaramaz.
Ev içi emeğin bugünkü biçimini ve niteliğini veren kapitalist üretim ve kapitalist sınıf çıkarıdır. Kapitalizme son vermeden kadının toplumsal konumu ve ev içi köleliği değiştirilemez. Ücretlendirme bu şartlar altında bir çözüm değil, köleliğinin pekiştirilmesinin bir vesilesi olabilir. Sorunu olduğu biçimiyle görmek, esas neyin değiştirilmesi ve bu değişimi hangi nesnel şartların ortaya çıkardığını da görmektir.
-III-
Gerçektende ev içi emeğin bugünkü biçimi kapitalist koşullar ve kapitalist sınıfın çıkarı ile verilmiştir. Kapitalist üretimin ilericiliğinin temel unsuru, üretimi toplumsallaştırmasıdır. Bunu da makineleşmeyle başarmıştır. Kendisinden önceki kapalı, dar ev ekonomisi üretimi içinde yer alan ve çoğunluğu kadın emeğinin (ailedeki iş bölümüyle) konusu olan üretim alanlarını, kapitalist üretim makineleşmeyle sanayinin içine almıştır. Örneğin, gıda endüstrisi bununla doludur. Bugün basitçe “hazır gıda” dediğimiz her tür konserve, makarna, reçel vs vs… bir zamanlar kadının ev içi emeğinin başlı başına üretimiydi. Bunlar “tarladan sofraya” kadar, ev halkının kendi basit işbölümünün üretimi olmaktan çıkmaya başladığı andan itibaren, (-tarımdaki mülksüzleştirme ile birlikte yürüyen büyük ölçekli, makineli tarım ve elbette sanayileşmedir bu an-) kadının durumu, ev içi emeğin biçim ve niteliği de değişmeye başlamıştır. Mülksüzleştirme ve makineleşmeyle başat olan zanaatkar emeğin yerine, vasıfsız emeğin geçmesi sadece bir yer değiştirme değildir. Bütün emeğin ve üretim biçiminin değişmesi idi. Zanaatkar emeğinde esas olan ataerkil hiyerarşinin de sonuydu. Kadın ve dahi çocuk emeği emek pazarında bir alıcı için hazırdı.
Makineleşme, sanayi, ev içi emeğe harcanan zamanı -eski biçimiyle- boşa çıkarıyordu. Aynı anda vasıfsız emeği kolektif biçimde harekete geçirmek, üretimi o güne kadar görülmemiş boyutlara taşıyordu. Bu da metaların daha ucuz ve kolay elde edilmesiydi. Tabi bu yaşam gereksinimlerinin alımı ailenin erkeğin dışındaki fertlerinin de emek-pazarına gönderilmesiydi…
Kısacası, artık, aile, ev içi emek, kadının işçileşmesi, kadın ve erkeğin bu doğan koşullarda yeniden ilişkilenmesi kapitalist üretim koşulları tarafından oluşturuluyordu. Sanayi ile birlikte ev işleri en dar sınırlarına çekilirken, gerçekten ortaya çıkan şey aile içi bireysel üretim ve tüketimdi. Ama toplumsal üretim üzerindeki özel mülkiyet egemenliği ile bu iş kadının üzerinden alınmıyor, bilakis daha yıkıcı, köreltici biçimde ona yükleniyordu.
Bugün ev içi emeğin en büyük bileşeni “bakım emeği”dir. Kapitalizmde “bakım emeği” ancak -tıpkı diğer şeylerde olduğu gibi- sermayeye dönüştürülebildiği oranda “rasyonelleştirilir”, yani ticari işletmeye çevrilir. Çocuk kreşleri, yurtlar, anaokulları, yaşlı bakım evleri vb… Batılı devletlerde bu ticari işletmelerin dışında, “sosyal devlet” adı altında “rasyonelleştirdikleri” de olur. Ne var ki, tüm bunlar bir kriz esintisine bakar…. “Sosyal devlet” övüncü o kadar boştur ki, kriz esintileri hemen gerçek sahibi hatırlatır. Tekeller devletlerin gerçek sahibi olarak “kamu”nun da sahibidir. Sermayenin artışına, refahına kurtarılmasına hizmet etmeyen her emek, ona harcanmayan her kuruş sermayesinden bir giderdir… (pandemi dönemi hatırlansın…)
Bu nedenle kapitalist devletler, kutsal aile, annelik, ev kadınlığı övgüsünden vazgeçemezler. Ev içi emeğin toplumsal yükümlülüğe-hizmete aktarılabilmesi için (aktarılabileceği kadar), toplumsal üretim üzerindeki özel mülkiyet egemenliğinin kaldırılması gerekir. Toplumsal üretimin toplumsal mülkiyet egemenliği altında örgütlenmesiyle, ev içi emeğin “bakım emeği” gibi kısımlarının toplumsallaştırılması gerçekleştirilebilir. Bu, kadını toplumla, toplumunda kadınla yeni bir temelde ilişkilenmesi olduğu kadar, “ailenin ve cinsler arası ilişkinin daha yüksek bir biçiminin” atıldığı sanayi döneminkinden daha ileri gitmesi, gerçek temellerine kavuşması olacaktır.
Özcesi sosyalizm kadınların özgür ve ev içi kölelikten kurtulabileceği yegane toplumdur.
Leninist Teori
7.Sayı