Ahlakın Ekonomi Politiği

Toplum olmadan yaşayamayacak birey, kapitalist üretim ilişkisinin artı-değer sömürüsüne dayalı örtük biçimi yüzünden kendi çıkarı ile toplumsal çıkar arasında doğrudan bir bağ kuramaz. Bu bağı kuramadığı için de kapitalist toplumun bireyinin genel ruh hali “ben, topluma karşı!” olur.

Marx, ekonomik ilişkinin insan ilişkilerine yansıma biçimini söyle anlatır: “Ben senin için değil kendim için üretirim, tıpkı senin benim için değil kendin için üretiyor olman gibi. Demek oluyor ki bu üretimimiz insanın insan için yaptığı bir üretim değildir, toplumsal bir üretim değildir.”

Elbette yaptığımız değiş tokuş senin açından olduğu gibi benim açımdan da bencilce olduğundan ve ikimizin bencilliği de birbirine üstün gelmeye çalıştığından kaçınılmaz olarak birbirimizi kandırmaya bakarız. Birbirimizle mücadele ederiz ve kazanan daha çok enerjisi, gücü, öngörüsü veya el çabukluğu olan kişidir.” Grundrisse

Sömürüye dayalı kapitalist üretim ilişkisi içinde her şey metaya dönüştüğünden, her şey bir alış-veriş ilişkisine dönüştüğünden, herkes bir başkası ile rekabet halinde olduğundan vs. bu ilişki içinden doğan ahlak da bencillikle şekillenir. Örneğin, bu vahşi pazar ortamında iş bulamayan bir işçinin sefaleti gayet normal ve adil görünür diğer insanlara. Kimse “her yer yemek doluyken, zenginlik doluyken kimse aç kalmamalı, toplumsal zenginlikten herkes payını almalı” demez. Toplumun geneli bu ilişki içinde başarısız olmuşların haline biraz üzülür ama daha çok “Şükür bizim başımıza gelmedi” diyerek kendileri adına sevinirler.
Ahlak ile ekonomi arasındaki bu doğrudan bağ nedeniyle kapitalist ekonominin bunalımı derinleştikçe, bu derinleşme oranında akli ve ahlaki yozlaşma da korkunç boyutlara ulaşır. Bir toplum ahlaki olarak ne kadar çığırından çıkmış ise bilin ki o toplumun ekonomik sisteminin ölüm çanları da her yerden çalışıyordur.

Kapitalist ekonomik biçim değiştirilmeden, yeni kapitalist özel mülkiyete ve bu mülkiyetin dayalı olduğu artı değer sömürüsüne son verilmeden, toplumun genelinin ahlakı da değişmez. Ekonomi ne ise onu yansıtır. Kapitalizmin yarattığı ahlak biçimine karşı mücadele, zorunlu olarak kapitalizme karşı mücadeleyi gerektirir.
Sosyalizm, kapitalist üretim biçimine son vererek üzerinde bambaşka bir ahlak anlayışının boy vereceği sosyalist ekonomik biçimi koyar. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ile toplumsallaşmış üretim, bireyin gelişmesi ile toplumun gelişmesini birbirine uyumlu kılar. Toplumun bir bütün olarak gelişmesi ile bireyin gelişmesi birbirine uyumlu hale geldiğinde, işte o zaman insan soyunun üyeleri olarak bilinçli biçimde birbirimiz için üretim yaparız. Ve bu birleşik etkinliğin muazzam gücü bireyin çok yönlü gelişmesi ve zenginleşmesinin, yaşam hazzının kaynağı olur. Marx bu durumu şöyle anlatır:

“Diyelim ki üretimi insanca gerçekleştirdik, insan soyunun üyeleri olarak üretim yapılan bu durumda eğer ihtiyacımı karşılamak için bilinçli olarak üretim yapıyorsam, yaptığım işin değerli olduğunu, ihtiyacımı karşıladığını bilirim ve bundan fayda elde ederim. Kişisel etkinliğimde kendi doğamı, komünal doğamın doğruluğunu doğrudan göstermiş ve gerçekleştirmiş olurum. Böylesi bir ilişkide gerçekleştirdiğim iş, yaşamın serbestçe dışa vurulması dolayısıyla yaşam hazzıdır.”

Toplumsal olarak bilinçli biçimde toplum için üretim yapan bireyler çok yönlü gelişme olanağını, tarihte ilk kez, sosyalizm içinde yakalamış olurlar. Bu zemin üzerinde yeni bir ahlak biçimlenir. “Ben, topluma karşı” anlayışı, yerini “birimiz hepimiz hepimiz birimiz için” anlayışına bırakır.

Küba halkı 1959’daki devrimle birlikte kapitalist üretim ilişkilerine son vermiş, yerine sosyalist üretim ilişkilerini kurmuştur. Bu yeni toplumsal ekonomik ilişki biçimi yeni bir yaşam anlayışının yeni bir toplumsal ahlak anlayışının üzerinde boy vereceği yeni toplumsal zemini sunmuştur.

Ama temel ekonomik biçimin değiştirilmesi ile kapitalist toplumdan devralınan tüm sorunlar bir çırpıda çözülmez. Bu sorunların çözülüş hızı, devrimi yapan her ülkenin kapitalizmden devraldığı üretici güçlerin gelişkinlik düzeyine, üretimin çeşitliliği ve zenginliğine, o ülkenin tarihi, coğrafi koşullarına, devrim sürecinde edindiği deneyim zenginliği vb. pek çok etkene bağlıdır.

Bu yüzden Marksistler, sosyalizmin temel ilkelerini ortaya koyarken, her ülkenin uyması gereken bir “ideal sosyalizm” tarifi yapmazlar. Sosyalizmin kurulduğu ülkelerin hepsi, sınıfsız bir topluma ulaşmak için aşmaları gereken yol, kendi özgünlükleri çerçevesinde farklı farklı biçimlerde temizleyerek bu hedefe ilerlerler. Bu yüzden sosyalizmin tek yanlı bir örneği yoktur, Marksizmin sosyalizmin biçimlerini üstüne yatırıp ölçeceği bir perseus (Dipnot: Perseus yatağı: Mitolojik kahraman Perseus, kurbanlarını bir yatağa yatırır, kurban bu yatağı büyükse budar, yataktan küçükse çekiştirerek yatağa uygun biçime getirir.) yatağı yoktur.

Küba sosyalizminin de kendine has koşulları vardır. Devrim öncesi Küba ABD’nin fuhuş, kumar ve turizm cenneti idi. Şeker kamışı, tütün ve kahve üretimi dışında üretimi olmayan ağır sanayisi olmayan yoksul bir ülkeydi.

Küba’nın devrimcileri, devrim sonrası kapitalizmden devralınan zayıf üretici güçlerin toplum yararına yeniden örgütleyerek geliştirilmesi ve toplumun yeni bir kültür, yeni bir ahlak anlayışı ile kitlesel olarak eğitilmesi için devrimin gerçekleştirilmesinden çok daha zorlu bir savaşa giriştiler.

Küba devriminin özgül yanlarından biri Küba devrimcilerinin devrimci ahlak anlayışına, insani bir savaş duygusuna verdikleri özel önem olmuştur.

Fidel, “Savaş sadece tüfek, mermi, top veya uçak meselesi değildir. Belki de buna inanmaları tiranlık güçlerinin yenilgisinin nedeni olmuştur. Ulusal kahramanımız Jose Marti’nin önemli olanın eldeki silahların sayısı değil, cephedeki yıldızların sayısı olduğunu söylediğinde, yalnızca şiirsel görülebilecek bu cümle bizim için derin bir gerçeklik oldu” diye anlatır.

Küba’nın komutanlarından Che, yeni ahlak anlayışını, yeni insanın yaratılması çabasında somutladı. Kendi bedenini kendi ellerinde tutan, sömürünün her türüne karşı olan, toplumsallık bilinci gelişkin, asalaklığa, tembelliğe düşman, dünya ile sıkı bağları olan ve dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir haklı savaşta fedakârca savaşabilecek denli enternasyonal olan sosyalizmin insanıdır yeni insan.

Kapitalist toplumun yarattığı aç gözlülüğe, bencilliğe, asalaklığa vb. karşı her alanda yürütülen özverili mücadele ile Küba toplumunun ciddi bir bilinç dönüşümü yaşaması, Küba devriminin ikinci özgül yanı karşısında sosyalizme ciddi bir başarı kazandırmıştır.

Bu ikinci özgül yan, Küba’nın küçük bir ada ülkesi olması nedeniyle oldukça kıt kaynaklara sahip olmasıdır. Emperyalist kapitalist ülkelerin sürekli saldırıları altında, ağır ambargo koşullarında, oldukça kıt kaynaklarla bir toplumun çok yönlü ve sürekli artan gereksinmelerini karşılayamaması durumu, uzun erimde ciddi bir sorun yaratır ve kapitalizm de buradan bastırarak sosyalizmi yıkmaya çalışır.

Küba 90’lara kadar, elverişsiz ekonomik koşulların üstesinden SSCB’nin ve diğer emekçi halkların desteğiyle başarıyla gelebilmiş, sürekli iyileşen bir ekonomi örgütleyebilmiş bu arada da yeni insanı yaratma savaşına özel bir önem vermiştir.

Pek çok insan Küba devriminin komutanlarından olan Che’nin devrim sonrası başka ülkelerin devrim mücadelesine gönüllü olduğunu, bu uğurda savaşırken ölümsüzleştiğini bilir ama Che gibi pek çok başka Kübalı devrimcinin de aynı yolu yürüdüğünü bilmez. Marti’nin yıldızlarını kuşanan Küba’nın devrimcileri ve Küba halkı, dünya halklarının çıkarı için büyük fedakarlıklarda bulunmuş ve daha da fedakarlıklarda bulunmayı göze almıştır.

90’lı yıllarda SSCB’nin dağılarak ABD saldırganlığının zirve yapması ile Küba ekonomik açıdan ciddi bir daralma yaşadı. Küba sosyalizmi, toplumun tüm temel ihtiyaçlarını karşılasa da ekonomik olarak ciddi daralma, pek çok ihtiyacın karşılanmasını da ciddi olarak zora soktu. O dönemde bu sorunlar sosyalizmi dağıtabilecek denli güçlü olmasına, SSCB’nin dağılmasının sosyalist kampta yarattığı moral bozukluğuna rağmen Küba halkı sosyalizmde ısrarcı oldu.

Küba halkı bu ciddi kriz döneminde, canlı bir tartışma ve yeniden silkinme sürecine girdi. Fidel’in önderliğinde tüm toplum, Küba devrimi ve sosyalizm boyunca ekilmiş fikirleri tartıştı ve sosyalist ahlak anlayışı ile biçimlenen Küba insanı koşullarının bilincinde olarak “Bu ada yerin dibine batsa da biz bir daha kimsenin kölesi olmayacağız.” diye ilan etti, sosyalizmi fedakârca savundu.

Kapitalizmin sahte bolluk vaatlerine kanmayan emekçiler, zorluğu da eşit olarak paylaşarak dayanışma ruhu ile hareket ettiler. Bu dayanışma ruhunun en önemli parçası da kişilerin kendi kaderlerini toplumun kaderinden ayırmamasıdır. Yani başkaları ile eşit koşullarda yaşamayı, başkalarından iyi yaşamaya tercih etmiştir. Bu tercih kapitalist dünyanın bencil, bencil olduğu kadar da aptalca olan, insanlığın çok yönlü gelişmesinin önünde duran ahlakın çok üstündedir ve gerçek bir insanlık duygusu taşır. Ama bu sadece övünülecek bir duygu da değil, bireylerin bireysel çıkar ile toplumsal çıkarın bütünlüğünün bilincinde olduğunun da ifadesidir. Kapitalizm içinde insanların meta peşinde koşma “özgürlüğüne”, bireylerin toplumsal eşitliğine dayalı çok yönlü, zengin gelişme özgürlüğünü savunmasıdır.

Kıtlık koşullarında eşitlik maddi yoksullukla el eledir. Ve az olan maddi servete yönelik çatışmalar, kapitalist ruhun sönmüş ateşini sürekli üfler. Sınıfları ortadan kaldırabilmek için toplumsal ihtiyaçların çok yönlü karşılanabilmesi gerekir. Sınıfsız toplumda ancak gelişkin üretici güçlerin yarattığı toplumsal üretim zenginliği içinde “Herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacına göre” ilkesini uygulayabilir.

Küba’nın emperyalist kapitalist dünyanın kuşatması altında zayıf bir ekonomik yapısı olsa da neredeyse iman gücü ile dayanıyor. Küba’nın üretici güçleri, kaynakları zayıf olsa da dünya üretici güçleri oldukça gelişkin, kaynakları zengindir. Ve bugün dünya emek ordusu, kapitalizme karşı büyük bir savaş veriyorlar. Elbette ki kazanan emekçi halklarımız olacak ve sosyalizm birbiri ardına tüm dünyada egemen olarak birleşik insanlığın temelini atacaktır.