Fedakar Aile Bireyinin İç Yüzü

Dünyanın sonu türü bir film izlediğimizi düşünelim. Bu tür filmlerin odağında genelde hep bir kahraman ve onun ailesi vardır. Kahraman ailesini kurtarmak için büyük bir mücadeleye girer ve filmin sonunda dünya harap olmuş, milyarlarca insan ölmüş olsa da kahramanımız eğer ailesini kurtarmayı başarmış ise filmin sonunda büyük bir rahatlama hissi yaşarız. Ne de olsa “mutlu son” olmuştur.
Şimdi bu işte bir tuhaflık yok mudur? Nasıl oluyor da filmin kahramanının tek derdi kendi ailesini kurtarmak iken arka fonda ölen milyonlarca insanın trajedisi, dünyanın enkaz haline gelmesi filmin sonundaki “mutlu son” hissine gölge dahi düşürmeyen “ufak bir detay” oluyor? İşte bu durumdaki tuhaflık, kapitalist toplumda “fedakar aile bireyi” olarak propaganda edilen şey ile bu “fedakarın” gerçekte olduğu şey arasındaki farktan kaynaklanır.
Sıradan insanlar olarak bir filmin kahramanı olamasak da neredeyse hepimiz yaşadığımız kapitalist toplum içinde üyesi olduğumuz ailenin selameti için en az film kahramanlarına yaraşır büyük bir mücadele veriyoruz. Yönetmenin film kahramanına dizdiği övgüler gibi, kapitalist toplumun yönetmen koltuğunda oturan burjuva sınıf da aileyi, ailesi için çalışan bireyi övüp duruyor. Fedakar aile bireyi, aileyi savunma yolundaki başarısı oranında örnek birey ilan ediliyor, mutlu sona ulaşmış sayılıyor.
Film ile hayat arasındaki bu şaşırtıcı benzerliğin nedeni, ikisininde aynı kaynaktan kapitalist ekonomik sistemden beslenmesidir. Kapitalist ekonomik sistemin biçimlendirdiği aile ve aile bireyi her yerde aynı taslaktır.
Bu taslağın iç yüzünde ise burjuva sınıfın propaganda ettiği gibi “sevgi yuvası” bulunmaz. Orada olan şey, kapitalist toplumun tüm çelişkilerini içinde barındıran sömürü yuvasıdır. Bencillik ve rekabetin temel düstur olduğu, bir cinsin diğerini ezdiği, toplumsal birlik ve toplumsal gelişmeye karşı bir baskı yuvası. Bu durumun daha anlaşılır hale gelmesi için “Fedakar”ın maskesini indirmek için, önce bu ailenin maskesini indirmek gerekecek.
Asla Duraklama Halinde Olmayan Öge
Her sınıflı toplumun egemen sınıfı, var olan ekonomik ilişkilerin ürünü olarak ortaya çıkmış ve kendi çıkarını temsil eden olguları “sonsuz doğrular” olarak sunar. Oysa belli koşullara bağlı olarak ortaya çıkan her olgu, bağlı bulunduğu koşullar gibi geçici özelliktedir.
“Çekirdek aile” olarak bildiğimiz ana-baba ve çocuklardan oluşan, baba soydan süren tek eşli aile biçimi de insanlık tarihinin tamamında bulunmaz. Esasen bu tarihin oldukça kısa bir dönemini kapsar. İnsanlık tarihinin başından beri yoktur.
Doğuşu üretici güçlerin gelişiminin ve bu gelişimin yarattığı toplumsal çelişkilerin ürünü olan aile, ortaya çıktığı andan kapitalist toplumdaki biçimine ulaşana kadar oldukça çeşitli aşamalardan geçmiş, “asla duraklama halinde olmayan” (Morgan) tarihin en hareketli ögelerindendir.
Bilindiği gibi insanlık tarihi ilk insansıların görüldüğü bir milyon yıl öncesine kadar uzanır. İlk insansıların ortaya çıkışından sınıflı topluma geçiş sürecinin başladığı MÖ 12 bin yıllarına kadar olan tarihsel kesit “ilkel topluluk düzeni” olarak adlandırılır.
1 milyon 40 bin yılları aralığında ilk insansılar ortaya çıkmış, bu insansılar “ateşi kullanmayı öğrenerek kendilerini hayvan dünyasından kesinkes ayırmış.” (Engels) alet yapmayı ve toplu halde hareket ederek hayatta kalmayı öğrenmiştir.
Bu dönem insansıların topluluk özelliği ilkel sürüdür ve bu ilkel sürü içinde rastgele cinsel ilişki vardır. Cinsellik hayvansal bireyciliğe karşıt olarak önce rastgele hale gelip topluluklar oluşmuş, sonra bu toplulukların gelişmeleri oranında, bu gelişmeleri birebir yansıtan aile biçimleri ile düzenlenmiştir.
Devam eden binlerce yıl içinde beslenme üretim olanakları çoğalıp toplumsal örgütlenme güçlendikçe, hayvansal içgüdüler zayıflamış, hayvansal bireyciliğin önüne geçilmeye başlanmıştır.
MÖ 40-12 bin yıl aralığında alet yapmaya yarayan aletler ortaya çıkmaya başlamış, insanlar yapay ve ısıtılmış barınaklarda yaşamak için mağaraları terk etmiştir. Bu ise yeni bir toplumsal örgütlenme biçiminin kurulmasını getirmiştir.
İlkel topluluk düzeninin üst biçimi olan bu kesitte grup evliliği gelişti ve grup evlilikleri klanları oluşturdu. Uzun bir tarihsel dönemi kaplayan bu klanlar ancak ana yanlı olabilirdi. Çünkü bu klanlarda aynı kuşak ana babaların serbest cinsel ilişkisi olduğundan, ana belli olmasına rağmen baba belirsizdir. Bu yüzden çocuklar babanın akrabası sayılmaz ananın soyundan sayılırdı. Herhangi bir ayrılık durumunda baba klanı terk edebilir ama çocukları alamazdı. Ortada henüz bir üretim fazlası ürün olmadığından, servet birikimi bulunmadığından miras sorunu da bulunmaz. Çocuklar ana-yanlı klanlarda topluluğun çocukları olarak bakılıp büyütülür. Topluluk tarafından büyütülen çocuklarda bugünkü haliyle ana-baba kavramlarının olamayacağı da aşikardır.
İlk sınıflı toplum olan köleci toplumun ortaya çıktığı MÖ. 6-5 bin yıllarına kadar süren ilkel topluluk düzeninde belli başlı üç aile biçimi görülmüştür. Bunlardan ilki Kandaş ailedir.
Kandaş Aile: Ailenin oluşumunda ilk biçim olmuştur. Bu ailede karı-koca ilişkileri kuşaklara ayrılmıştır. Aynı kuşak ana-babaların hepsi kendi aralarında, çocuklar kendi aralarında serbestçe cinsel ilişki kurar.
İkinci biçim, Ortaklaşa Ailedir.
Ortaklaşa Aile: Topluluk örgütlenmesinin ilk adımı ana-baba ve çocuklar arasındaki evliliğin yasaklanması olduysa, ikinci adımı çocuklar arasındaki evlenmenin de yasaklanması oldu. Kardeşler arası evliliğin yasaklanmasıyla başka aileler ile daha geniş birlikler kurarak yakın soy bağlarına dayalı aşiretleri oluşturdular. Aşiretler de hızlıca gelişerek gensleri oluşturdular.
Üçüncü biçim İki Başlı Ailedir.
İki Başlı Aile: Gensler kalabalıklaştıkça evlenme yasaklarındaki artan karmaşıklık içinde grup halinde evlenme zorlaşınca, iki başlı aile oluştu. Bu ailede evlilik bağı iki tarafça da kolayca çözülebilir ve çocuk gene ana soyda kalır.
“Demek ki ailenin tarih içindeki gelişmesi başlangıçta bütün aşiretleri kapsayan ve içinde iki cins arasındaki evlilik ortaklığının hüküm sürdüğü çerçevenin durmadan daralmasına dayanır. Önce en yakın, sonra giderek uzaklaşan ve evlilikle edinilmiş akrabalıkların gitgide karı-koca ilişkisinin dışında bırakılmasıyla, grup halinde evlenmenin her türlüsü pratik olarak olanaksız duruma gelir ve sonunda daha da gevşek bağlarla geçici olarak birleşmiş tek bir çiften başka bir şey kalmaz.
Ailenin daha önceki biçimlerinde, erkekler hiçbir zaman kadın sıkıntısı çekmedikleri, aksine istediklerinden daha çok kadına sahip oldukları halde, ilk karı-koca evliliğinin kurulması aşamasında kadınlar az bulunan ve aranan bir şey haline gelmişlerdir. Bundan ötürü iki başlı evlenme aşamasından itibaren, kadınların kaçırılmaları ve satın alınmaları başlar.” (Engel-Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)
Bu ailenin oluşması sürecinde tarım ve hayvancılık öğrenilmeye başlandığından tarım ve hayvancılıkta önemli bir rol alan erkek topluluk içinde önem kazanmaya başlar. Bu süreç aynı zamanda ana-yanlı toplumdan ataerkil topluma, sınıfsız topluluklardan sınıflı toplumlara geçiş sürecidir.
Ailenin insanlık tarihinin başından beri bugünkü kapitalist biçimi ile var olduğu düşüncesi ne kadar saçmalık ise, kadının insanlık tarihinin başından beri erkeğin kölesi olduğu yolundaki fikir de oldukça saçmadır.
Ailenin başat özelliği kadın-erkek ilişkisi olduğundan kadının durumu ailenin durumunu, dolayısıyla ailelerden oluşan toplumun durumunu yansıtır. Bu yüzden aile gelişimini incelerken, kadının toplumsal ilişki tarihine de girmiş oluyoruz. Bunu bir kenara not ederek devam edelim.
Tarım ve hayvancılığın öğrenilip alet yapımının çeşitlendiği, Engels’in ilkel topluluk düzeninin “yukarı barbarlık” olarak tarif ettiği aşamasına kadar, kadın toplumda soyun devam ettiği ve erkeklerle eşit haklara sahip saygın bir konumun sahibidir.
İlkel topluluk düzeninin büyük bir bölümü -ki buna son döneminde erkek egemenliğe geçiş sürecini de kapsayan iki başlı aile de dahildir- ana-yanlı, ana-soylu toplum olarak sürmüştür.
Ama insan toplulukları tarım ve hayvancılığı öğrenip üretim araçlarını çeşitlendirerek, ilk kez ihtiyaç fazlasını da “servetler” olarak ailenin mülkiyetine geçirip, bu mülkiyeti de arada hızla arttırınca, erkek üretim araçlarının sahibi olarak önem kazanıyor, yeni bir miras hukuku kuruluyor. Anaya ait çocuklar babaya geçiyor ve soy babadan sayılmaya başlıyor. Analık hukukunun bu yıkılışı, kadının büyük tarihsel yenilgisi, insanın insan tarafından ezildiği ailenin ve sınıflı toplumun başlangıcı oluyor.
Familia’nın köleci Roma İmparatorluğundaki karşılığı “bir adama ait kölelerin tamamı”dır. Böylece: “Kadının klanlar düzeninin en üst aşamasında erkeklerle aynı haklara sahip olmasına ilkel tarımcılarda aileyi yönettiği için üstün yeri olmasına rağmen, hayvancılık ve tarımın temel ekonomik dallara ayrılması çoban ve çiftçi erkeğe toplumda üstünlük sağladı. Kadının durumu, ev işleriyle sınırlanacak duruma düştü ki bu ev işlerinin birçoğu da meslekten erkek zanaatkarların eline geçti. Böylece ancak birkaç ev işini elinde tutan kadın üretimden kesinlikle dışlandı.
Öte yandan evde köle kullanılması da kadının konumunu köleninkine yakın bir yere indirgedi. Evde bile der Engels, “yönetimi eline erkek aldı. Kadın yerini yitirip köleleşti ve erkeğin zevkinin kölesi ve basit bir üretim aracına dönüştü.” (İlkçağ Tarihi I. V. Diakov-S. Kolalev)
Ailede 4. Biçim: Tek Eşli (Karı-Koca) Ailesi 
MÖ 6-5 bin yılları aralığında ilk sınıflı toplum biçimi olan köleci toplum biçimi gelişirken ortadan kalkan ana-yanlı topluluk düzeninin son aile biçimi olan iki başlı aile biçiminin yerini tek eşli aile biçiminin, karı-koca ailesinin aldığını görüyoruz.
Tek eşli aile ekonomisinde artık belirleyici konumu olan hatırı sayılır bir servet oluşturmaya başlayan kocalar kadın ve çocuklar üzerinde kesin egemenlik sahibidir. Soy da yeni mülkiyet ilişkilerine uygun olarak biçimlenen yeni hukuk uyarınca baba soy olarak değişir.
Tek eşli ailede karı-koca evlilik bağlarını istedikleri gibi çözemezler. Soy da artık babadan sürdüğünden tek eşlilik de pratik olarak sadece kadın için zorunlu kılınır.
“Tek eşlilik hiçbir şekilde bireysel aşkın meyvesi olmadı. Bu doğal koşullar üzerinde değil, iktisadi koşullar (yani özel mülkiyetin ilkel ve kendiliğinden ortaklaşa mülkiyeti üzerindeki yengisi) üzerine kurulmuş ilk aile biçimi oldu.” Engels
Engels tek eşli evliliğin tarihe asla kadın ve erkeğin uzlaşısı olarak girmediğini, aksine yeni bir uzlaşmaz çelişkinin bu aile içinde boy verdiğini anlatır. Erkeğin kadını boyunduruk altına aldığı, kadının elinden tüm üretim araçları alınarak kadının evin içine hapsedildiği, kadının sadece döl veren aşağı bir konuma itildiği yepyeni bir sömürü yuvası olmuştur.
“Öyleyse karı-koca evliliği tarihe asla erkek ile kadının uzlaşısı olarak girmez ve hele en yüksek evlenme biçimi olarak asla kabul edilemez. Tersine, bir cinsin öbürü tarafından uyruk altına alınması olarak bütün tarih öncesinin o zamana kadar bilmediği iki cins arasındaki çatışmanın açığa vurulması olarak çıkar.” Engels.
Sınıflı toplumlar tarihine girdiğimiz andan itibaren aile köleci, feodal, kapitalist toplumlarda bazı biçimsel farklar göstermiş olsa da öz itibariyle özel mülkiyet sahipliği üzerine kurulu “sömürü yuvası” özelliğini sürdürmüştür. Örneğin köleci Roma İmparatorluğunda aile “bir adama ait kölelerin tamamı” anlamına gelirken, kapitalist toplumda “çekirdek aile” denilen karı-koca ve çocuklardan oluşan en dar biçimine ulaşmıştır.
Burjuva toplum bu sömürü yuvasına son biçimini verirken aile kapitalist toplumun en küçük iktisadi birimi olarak, diğer ailelerden akrabalardan gittikçe daha çok ayrılarak diğer ailelerle daha keskin bir rekabete girmiştir.
“Modern karı-koca ailesi açık ya da gizli kadının evsel köleliği üzerine kurulmuştur. Modern toplum salt karı-koca ailelerinden meydana gelen bir kitledir.” (‘Engels) Karşılıklı çıkarları sürekli çatışma halinde olan bir kitle.
Kapitalizm içindeki birey-toplum çatışmasını aileler ölçeğinde de görürüz. Aileler başka ailelerle sürekli rekabet halindedir. Ve bu rekabet kapitalizmin ekonomik krizi derinleştikçe daha da artar, çatışma şiddetlenir. Bu çatışma kapitalist sınıf tarafından daha da körüklenerek kutsanır. Kapitalist sınıf kendi toplumunun bekası için bu küçük sömürü yuvasını göklere çıkaran hayatta en önemli şeyin aile olduğunu söyleyen, aile bağlarının önemi, aile değerleri vs. üzerine sürekli bir propaganda faaliyeti yürütür. Aile bireylerinin hayattaki en önemli işlerinin aile çıkarı ve bütünlüğünü korumak olduğunu söyleyip, fedakar aile bireyine methiyeler düzer. Dünya, insanlık kapitalizmin kıyımından geçse de “fedakar” kendi üç dört kişilik ailesini koruyabildi mi her şey yolunda sayılır. Bu öylesine bir şuursuzluk halidir ki, ailesel bencillik tıpkı kişisel bencillik gibi hayatın en doğal şeyiymiş gibi sunulur.
Gelelim “fedakar”ın iç yüzüne…
Burada başa dönüp başta bahsettiğimiz “dünyanın sonu” türü filmi hatırlayalım. Bu filmin kahramanı için en önemli şey sadece kendi ailesi idi. Bu “fedakar” aile bireyi (tabi aynı zamanda kahraman!) dünya yok olur milyarlarca insan ölürken eğer kendi çekirdek ailesini güvene alabilmişse mutlu olmasından ve zafer duygusu yaşamasından daha doğal bir şey yoktu.
Bu durum burjuva topluma ait kültür gelenek, ahlak anlayışının insanların üzerine boca edilmesi, bu kapitalist hücrenin savunusudur.. Doğduğu andan itibaren burjuva anlayışın üzerine boca edildiği bireyler, bu yüzden bu ailenin insanlıktan önce gelmesinde hiçbir tuhaflık bulmazlar. Kafalarını kendi minik aile hapishanelerine kayıtsızlıkla gömerler. Milyarlarca insan ölürken sadece kendi ailesini önemsemenin insanlık dışı yanı, asıl dehşetin kendisidir. Fedakar aile bireyinin iç yüzünde, kölece ilişkilerin cahil ve bencilce savunusu, insancıl duyguların yokluğu vardır.
Bugün kapitalist toplum dünya çapında çöküşü yaşadığından, bu toplumun hücresi olan aile biçimi de büyük sarsıntılar geçiriyor.
Bir burjuva sınıf temsilcisi üçkağıtçılığı ile övünen patronlar gibi, bu ülkede bunca açlığa, işsizliğe rağmen açlık ayaklanmalarının yaşanmıyor oluşunu akrabalar arası dayanışmanın, aile dayanışmasının gücüne, kırdan şehre akan erzakların gücüne bağlıyordu sevinçle. Şimdi geçim koşulları oldukça zorlaşıp, rekabet zirvelere çıkınca bu geniş akraba dayanışması da ortadan kalktı, her aile birimi kapitalist koşulların zorluğu ile başbaşa kaldı. Geçim koşullarının zorlaşması akraba dayanışmasını ortadan kaldırdığı gibi, ailesel birliği de parçalamaya başladı.
Çocuklar ana-babalarından ekonomik destek alamamaya, ana babalar da yaşlılıklarında çocuklarının bakımını alamamaya başladı. Tek başına ya da sokakta yaşayan yaşlıların korkunç artışına, sokakta yaşayan çocukların korkunç artışı eşlik etti. Aile içi çatışmalar olabilecek en şiddetli hale geldi. Aile içi şiddet ve baskı korkunç boyutlara ulaştı. Kadın cinayetlerine, cinnet geçirmelere, intiharlara bir de bu açıdan bakın deriz.
Bu durum, bu durumun yaratıcısı olduğundan ironik olarak en çok da burjuva sınıfı telaşa düşürüyor. Çünkü kapitalist sistemi ayakta tutan bu en küçük iktisadi birimin dağılması demek, kapitalizmin temel dayanağını da kaybetmesi demektir. Bu yüzden kafanızı nereye çevirirseniz ailenin önemi-değerinden, kutsallığından dem vurulduğunu görürsünüz.
2025 yılının “aile yılı” ilan edilmesi de kapitalizmin aileyi kurtarma çabasının ürünüdür. Keza bu sömürü cenderesinden kurtulmaya çalışan, sömürünün kaynağı olan sisteme karşı mücadeleye girişen devrimcilere, emekçilere, gençlere karşı duygu sömürüsü de en üst düzeylerde yaşanıyor. Kapitalizme karşı mücadeleye girenler hem burjuva sınıfın hem de kendi ailelerinin baskısına, kültürel ve ahlaki kuşatmasına uğruyor, aileyi düşünmeyerek korkunç bir suç işlediklerine ilişkin bir suçluluk duygusu yaratılmaya çalışılıyor. Ailenin uğradığı her felaket, “fedakar aile bireyi” olmak yerine, sömürüyü ortadan kaldırmak için gerçek bir fedakarlıkla mücadele eden gerçek kahramanların üzerine yıkılmaya çalışılıyor.
“Milyonlar ve on milyonlarda bulunan alışkanlıkların gücü en korkunç güçtür.” (Lenin) ve bu korkunç güç bu baskıdan kurtulmaya çalışan bireyleri “aile yuvası”nın zincirlerine ikna etmeye çalışıyor. Hem de bu ikna sadece kendi ailesini düşünecek kadar bencil, toplumsal özgürlük yerine ailesel köleliği tercih eden ‘fedakara’ güzellemeler yapılarak yapılıyor.
Bu toplumda her şey olduğunun tam tersi görünüyor.
Aile ile toplumu oluşturan diğer aileler arasındaki çelişki ve çatışmanın birey ile toplum arasındaki çatışmaya benzerliğinden bahsetmiştik. Şimdi ekleyelim;
“Sadece Benzer”
Bireyin kapitalist toplumla ilişkisi ile kapitalist ailenin kapitalist toplumla ilişkisi farklı içeriklerdedir.
Bireyin çıkarı, özgürlüğü ve çok yönlü gelişebilmesinin koşulları kapitalist aile birimi ile çatışma halindedir.
Çünkü, kapitalist aile içinde barındırdığı kadın ve çocukların sömürüsünü içerir. Bireyi kısıtlar, baskı altında tutar ve çölleştirir.
Aile biriminin diğer aile birimleri ile rekabeti ise sömürüye karşı değildir. Sömürü birimlerinin birbiri ile rekabeti söz konusudur.
Birey hem genel doğası, özellikleri açısından hem de toplumsal, zihinsel ve fiziksel niteliklerinin bireyselliği açısından ele alınan insandır. Bu insan, yani birey hem kapitalist aile içinde baskı ve sömürü altındadır hem de kapitalist sistemin sömürü ve talanını yaşar. Aile içindeki sömürü derken buna aile içinde egemen olan, kadını baskı altına alan kocaları da dahil ediyoruz. Çünkü birey olarak koca, aile içinde kadın ve çocukları baskı altında tutar ama bu baskıyı uygulayan koca kapitalizmin iliklerine dek sömürdüğü, kişisel yeteneklerinin gelişimini engelleyip içini boşalttığı koca bireyi de insan olarak genel bir sömürü altında, aile ile kuşatılmış olarak kadın ve çocuklar kadar bu sistemin değiştirilmesinden çıkar sahibidir.
Gerçek insani yetenekleri ancak kapitalizmin baskısından kurtulunca gelişir.
Yani birey hem aile hem de kapitalist ekonomik biçimle çatışma halindedir. Kapitalist aile bireyin gelişmesinin önünde kapitalist üretim ilişkileri kadar engel durumundadır.
Burada ufak bir parantez açarak proleter aileden bahsedelim. Proleter aile de bir “tek eşli aile” olmasına karşın bu ailenin çözülme halini temsil eder.
Proleter aile mülkiyetsiz olduğu için evlilikler aslen mülkiyet ilişkisi olarak ortaya çıkmaz. Bu ailede erkek egemenliğinin temeli olan üretim araçlarının sahipliği bulunmadığından, kadın ve çocukların da geçim derdi nedeniyle ekonomik hayata karışma zorunluluğu olduğundan, erkek, proleter aile de egemenlik koşulunu kaybetmiştir. Buna (toplumsal ekonomik zemini ayakta olduğundan) ataerkil kültür, Yüzyılların geleneği etkisini sürdürür. Bu kültürün etkisi ancak bu kültürü besleyen ekonomik toplumsal yapı ortadan kaldırıldığında kalkar, deyip parantezi kapatalım.
Kişilerin birbirine ekonomik bağımlılığını kaldırın “sevgi yuvası” olarak propaganda edilen tek eşli aileden geriye bir şey kalmaz.
Buraya kadar bu yazıyı okuyanların kafasında belirecek soru, “Sosyalizm aileyi ortadan mı kaldıracak?” olacaktır.
Sosyalizm kapitalist sınıfın propaganda ettiği gibi aileye düşman değildir. Keza sosyalizmde de aile vardır. Sosyalizmin düşman olduğu şey kapitalist iktisadi birim, sömürü yuvası olarak ailedir. Tarih boyunca ailenin tarihin en hareketli ögelerinden olduğunu, çeşitli biçimlere büründüğünü gördük. Sosyalizmde de aile vardır ama bu aile sömürü, kadın ve çocukların sömürüsünü içermez.
Tüm üretim araçlarının toplumun ortak mülkiyeti olduğu sosyalist ekonomik biçimde her bireyin yaşamı, geleceği bizzat toplumun sorumluluğundadır. Sosyalizm kadınları ev hapisliğinden kurtararak onları ekonomik ve siyasal yaşama erkeklerle eşit hak ve sorumluluklarla dahil eder. Ev işi, çocuk, yaşlı bakımı, eğitim sağlık vs işleri kamusal hizmet haline gelir. Kadın erkek ve çocukların yaşaması için birbirine muhtaç olmadığı koşulları yaratan sosyalist sistem, aileye de yeni bir biçim verir. İnsanların birbirleriyle ekonomik çıkar, kişisel çıkar vs olmadan gerçekten gönüllüce bir arada olduğu, gerçek bir insani sevgiyi barındıran bir aile birliği… -Engels gerçek anlamda tek eşliliğin dahi ancak kapitalist aile ortadan kalktığında, bu karı-koca evliliği ortadan kalktığında olanaklı olacağını anlatır.
“Bireyin özgür gelişiminin herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu” (Marx) bir toplum ancak sosyalist ekonomi tarafından kurulabilir.
Son olarak, “fedakar” aile bireylerine seslenelim. Sadece bir kaç kişinin bu sömürü ilişkileri içinde yaşamını garanti altına almaya çalışmayın. Bunun insanlık dışı yanını görerek sömürü ilişkilerinin tümünü ortadan kaldırmak için mücadele edin ki, gerçek insani gelişmenin yolunu açarak, sevdiklerinizin gerçek kahramanları olun. Sömürü ve bencilliği yutmayan ileri bir ahlakın temsilcileri olun. Aksi halde çırpındıkça bu aile batağında boğulacağınız, bir insan posasına dönüşerek heba olacağınız kesindir.
Yararlanılan Kaynaklar
  • Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
  • Komünist Manifesto
  • İlk Çağ Tarihi I. Cilt – V Diakov-S. Kovalev
  • Felsefenin Temelleri- Malinin
Leninist Teori
7.Sayı