Abba Bana Çikolat Alacan Mı? 

Gözlerini açtığında gün ağarmak üzereydi. Vücudundaki yorgunluk onun yataktan kalkmasına müsade etmiyordu. Yatakta bir süre sağa sola döndü. Zamanın geldiğinin farkındaydı. Kendini zorlayarak sıcak yatağından kalktı, soğuk odanın içinde üzerindeki kıyafetleri değiştirmeye başladı.

Her sabah aynı şeyleri tekrarlamak zor gelse de çalıştığı yerden atılmamak için bunu yapmak zorundaydı. Babası çalıştığı inşaatın dördüncü katından düşerek ölmüştü. O öldükten sonra ailesinin tüm yükü annesi ve onun sırtına binmişti.

Kız çocukları babalarına aşıktır derlerdi. Babasıyla arası çok iyi olmamıştı hiçbir zaman. Bir kez olsun saçını okşamamış, kızım diye sevmemişti. Her sabah öfke ile kalkar, bulamadığı çorabı için bağırır çağırır, o öfkeyle de inşaata giderdi. Onun kavga çıkarması için bir bahaneye gerek yoktu. Her defasında şiddetin mağduru anne olurdu. Bazı akşamlar sarhoş gelir, kapının önüne yığılıp kalırdı. Ana kız birlikte taşırlardı evin içine. Yine de bazen ona karşı, içten içe bir sevgi duyduğunu hissederdi. O, öfkeyle gidip de inşaattan düştüğü gün bunu çok daha iyi anlamıştı.

Dört kardeş ve annesiyle beraber hayatın sert yüzüyle o zaman karşı karşıya kalmışlardı. O yıl okulu bıraktı. Üç kardeşi okuyordu; onları okutmak için okulu bırakmıştı. Sınıfının en zeki öğrencisiydi. Geleceğe dair hayallerini bir kenara bırakarak artık sevdikleri için yaşamaya başlamıştı.

En büyük hayali öğretmen olmaktı. Dünyaya iyi çocuklar yetiştirmek istiyordu. Olmamıştı; hayatın ona oynadığı oyunda, yaşam kavgasının içine girmişti. Şimdi tek düşüncesi çalışmak ve kardeşlerini okutmaktı.

Aynur 19 yaşına girdiği sabah, uyanmış ve soğuk odanın içinde yorganlara sıkıca sarılmış kardeşlerine bakmıştı. Hafta sonu olduğu için üçü de derin uykudaydı.

Kıyafetlerini giydikten sonra odadan sessizce çıktı. Gece yağan şiddetli yağmur, gecekondu olan evlerinin çatısından suların sızmasına neden olmuştu. Su damlayan yerlere koydukları kaplarla yerlerin ve eşyaların ıslanmasını engellemeye çalışmışlarsa da yerlerin ıslanmasını engelleyememişlerdi.

Çatının her yeri delik deşikti. Salonun bulunduğu yerden çatıdan su akmasını engellemek imkansızdı. Annesinin kaldığı küçük odada muşamba çekerek önlem almışlarsa da ara ara biriken suyu boşaltmaları gerekiyordu. Onların kaldığı odadan su damlamıyordu.

“Haftalığımı alırsam salona da muşamba alırım” diye düşündü. O an ödeyeceği borçları unutmuştu. Salon, hem oturma odası hem mutfak olarak kullanılıyordu. Evin banyosu da yoktu. Salondaki sobanın üzerinde kaynatılan su ile annesinin kaldığı odada, leğenin içinde herkes banyosunu yapardı. En zoru da kış aylarında bu banyo günleri oluyordu. Asla ısınmayan salonda, banyodan sonra çocuklar kendilerini battaniyeye sarar, sobanın yanında dişlerinden gelen tıkırtılarla titreyerek ısınmaya çalışırlardı.

Kışa girerken odun kömür alacak paraları yoktu. Babasına mezar olan inşaatın sahipleri gösteriş olsun diye bir tören edasıyla iki yıl inşaattan çıkan tahta parçaları ve 5-6 torba kömür getirmişlerdi. Aynur bunu ilk gördüğünde öfkeyle araçtan odun ve kömür indiren işçilerin üzerine yürümüş, indirdikleri yakacakları geri toplatıp göndermişti. Yakacakların inmesini izleyen inşaat sahibine de “Katilsiniz siz! Babamın katilisiniz!” diye bağırmıştı. Bu bağırışları duyanlar evlerinden dışarı çıkınca adam korkuyla oradan uzaklaşmıştı. Sonraki yıl yine gelmişlerse de anne, yakacakların inmesine izin vermeyince bir daha uğramamışlardı.

Kendi kendilerine yetiyorlardı. Borçla yaşamaya da alışmışlardı. Bu yıl çok daha zorlu geçiyordu. Borç harç 3 torba kömür almışlardı. Çalıştığı tekstil atölyesinde de çöpe atılacak kumaş parçalarını poşete doldurup eve getiriyordu. Kış o kadar sert geçiyordu ki kardeşleri evde sobayı yakacak bir şey bulamadığında babalarının yaptığı çardağı yıkarak onun odunlarını yakmaya başlamışlardı.

Soğuk odada hızlıca bir şeyler atıştırdı. Öğlene kadar bu yediğiyle idare edecekti. Annesinin kaldığı odanın kapısı açılınca oraya baktı. En küçük kardeşi Neşe kapıdan gözlerini ovalayarak çıktı. Daha 4 yaşındaydı.

“Abba üşüdüm” dedi. Kollarını açarak Aynur’a doğru yürüdü. Aynur onu kucağına almıştı. O an ıslaklığı fark edince “Bu ne! Sen yine altını mı ıslattın! Hani bana söz vermiştin bir daha yapmayacağım diye.”

Neşe gözlerini kapatmış uyuyor numarası yapıyordu. Gülümsemesi onu daha da şirin yapıyordu. “Kalk bakalım, şu üzerini değiştirelim hasta olacaksın sonra.”

Gözlerini açtı, ablasının kucağından indi. Aynur oturduğu çekyatı kaldırdı. Rutubet kokusu burnunu sızlatmıştı. Neşe’nin kıyafetlerini aradı. Evde gardırop olmadığı için kıyafetleri buraya koyuyorlardı. Bazı kıyafetler de odalarda sepetler içindeydi. Kıyafetleri bulup aldıktan sonra Neşe’yi yanına çekti. Islak kıyafetlerini çıkararak, rutubet kokan kıyafetleri giydirdi.

“Ablam hani altını ıslatmayacaktın, söz vermiştin yapmayacağım diye. Sana bir daha çikolata almayacağım. Onu yiyince yatağını ıslatıyorsun.”

“Abba söz bi da yapmıcam. Bana çikolat al yapmıcam” diyerek ablasına sarıldı. Sesleri duyan annesi de uyanmış, uykulu gözlerle kapının önünde onları izliyordu. “O gene yatağa yapmış, altını bağlıycam onun” diyerek konuşmalarını böldü.

“Abba anneye söyle altımı bağlamasın” dedikten sonra daha sıkı sarıldı. “Hadi git ablanın yanına yat. Eğer uslu durursan anne de altını bağlamaz” dedi kulağına. Diğer odaya doğru koştu. Çok geçmeden orayı da karıştırmıştı. Sesler yükselmişse de kısa sürede durdu.

“Anne akşam unuttum sormayı da temizliğe gittiğin evden paranı aldın mı?” “Yok kızım! Kadın her gittiğimde ‘eyvah para bırakmadı’, ‘alışveriş yaptım’ diye beni oyaladı. Yoruldum gidip gelmekten. Paraları neyin onların olsun.” “Öyle şey olur mu anne, senin emeğin var orada. Bugün yarım gün çalışıyoruz. Ben işten çıkınca oraya uğrarım. Bakalım parası var mıymış, yok muymuş.” “Boş ver kızım. Sen kendini yorma. Bunlar böyle böyle zengin oldu.”

Anne yine sessiz kalmıştı. Bu sessiz kalışları Aynur’u hep kızdırıyordu. Daha 14 yaşındayken sessiz kaldığı için evlendirilmişti. 15 yaşında Aynur’u kucağına almıştı. Kocasından yediği dayaklara sessiz kalmıştı, aç kalmış ses çıkarmamıştı. Tüm yaşamı sessiz kalarak geçmişti. Aynur ninesini suçluyordu. Köyde büyüyen annesi, ninesinin baskısından evlenerek kurtulacağını sanmıştı. Ama çıktığı bir çukurdan başka bir çukura girmişti.

Yıpranmış montunu üzerine giydi. Sonra montunu sıkıca kapadıktan sonra kendini çamur akan sokağa bıraktı. Evleri tepenin üst tarafındaydı. Yağmur suları sel olup aktığında onların evine girmiyordu. Tepenin aşağısındaki birçok evi ise su basıyordu. Yağmur buralara bereketini değil, zulmünü getiriyordu.

Aşağıdaki evlerde sel suyunu temizleme çalışması başlamıştı. Oraya inip yardım edeceği bir şey var mı diye soracaktı, iş yerine geç kaldığında haftalığından kesilecek para aklına gelince yoluna devam etti. Tek sorun para değildi; patronu ve ustabaşının, herkesin gözü önünde onu azarlaması içini ürpertiyordu.

Hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Arkasından isminin söylendiğini duyunca geri dönerek sesin geldiği yöne baktı. İş yerinden arkadaşı ve komşuları olan Halime’yi gördü. Halime koşarak ona doğru geldi. Nefes nefese kalmıştı…

“Ne o gız koşa koşa gidiyon, acelen mi var?” diye sordu. “Geç kalmayayım dedim. Malum herkesin gözü önünde azarlanmak istemem.” “Doğru be! Neyse aşağıdaki evleri su basmış yine. Millet canından bezdi vallahi. Ben kendimi bildim bileli her yağmur yağdığında böyle. Her seçimden önce gelirler, kanalizasyon yaparız, yolları zift yaparız derler. Bizim millet de inanır bunlara, gider oy verir. Sonraki seçime kadar ne gelen olur ne giden. Her yıl da böyle çekilir işte.”

“Sessiz kalıyorlar Halime. Ses çıkarsalar bak sen neler olur o zaman.” Sesinde öfke vardı. “Haklısın gız, alışmışık ezilmeye çoğumuz, istemeye utanık” dedi gülümseyerek. Yağmur şiddetini yeniden arttırınca hızlandılar. Koşarak duvar diplerinden gidiyorlardı. Daha yürüyecekleri 20 dakikalık yol vardı. Tek tük geçen bir dolmuşa binebilirlerdi; Aynur yürümeyi tercih ettiği için Halime de onunla yürümüştü.

Tam zamanında gelmişlerdi. Üzerlerindeki kıyafetler çamur lekeleriyle dolmuştu. Daha kötüsü sırılsıklam olmalarıydı. Binanın içine girerek merdivenleri koşar adım çıktılar. Tekstil atölyesinin olduğu yere gitmeden ıslak montlarını çıkartıp iş kıyafetlerini giydiler. İçerisi dışarıya göre daha soğuktu.

Makineler kükremeye başlamıştı, çıkan sesler kulakları tırmalıyordu. Aynur çalıştığı makinaya odaklanınca kulak tırmalayıcı sesin ritmine kapıldı. Bu gürültünün arasında radyoda çalan arabesk müzik sesi de onlara eşlik ediyordu. Çalan şarkılar onda öfke yaratsa da, diğer işçilerin çoğu bu müzikten memnundu. “Of be! Söyle Ferdi Baba!” gibi naralara herkes alışıktı. Kimse bu naranın kimden geldiğine dahi bakmıyordu. Makinelerin gürültüsü, arabesk müzik ve sigara dumanı atölyeyi çoktan esir almıştı.

İşine o kadar odaklanmıştı ki zamanın farkında değildi. Ustabaşının yanına geldiğini de fark etmemişti. Ona dokunduğunda ürpererek başını kaldırıp ustabaşına baktı. Adamın sırıttığını görünce öfkelendi. Sürekli onun tacizi altındaydı.

“Ne o gız yüz vermiyon bana artık. Yoksa küs müyük” dedi sırıtarak. Ne cevap vereceğini bilemedi bir anda. Her fırsatta ona dokunan, sürtünmeye çalışan birine ne diyecekti? Onu kendisinden uzak tutmak için “abi” diye hitap etse de adamın yılışık biri olması nedeniyle bu kelimeyi kulağı duymaz, çoğu zaman da umursamaz bir tavırla “abi deme lazım olur” diye söylenirdi. Adam ustabaşıydı ve onun bir sözüyle işten atılabilirdi. Kendini zorlayarak;

“Yok abi niye küs olalım. Elimdeki işleri bitirmeye çalışıyorum. Dalmışım biraz” dedi. Adam istediğini alamayacağını anlayınca diğer makinada çalışan kadının yanına gitti. Aynur gözleriyle adamı takip ediyordu. Kadının yanına varır varmaz saçına dokunmaya başladı. Kadın bu dokunuştan memnundu, gülümsüyordu.

Ayağa kalkıp içindeki tüm nefreti ustabaşına kusmak içinden geçtiyse de, aklına gelen bir olay sessiz kalmasına neden oldu.

Ustabaşı yine bir kadını taciz ederken, başka bir kadın bu duruma sessiz kalamamış, adama bağırmıştı. Taciz edilen kadın, o tepki gösteren kadına bağırarak “Seni ne ilgilendirir, git işine bak” demişti. Bu tepki ustabaşının çok hoşuna gitmiş, ertesi gün tepki gösteren kadını işten kovmuştu.

Böylesi olaylar tekstil atölyelerinde normalleşen bir durumdu. Genç bir kadın çalışmaya başladığında hemen birileri onun peşine düşerdi. Önce sevgili olmak için çaba harcanır, sonra peşinden tacizler gelirdi. Çoğu genç kadın bu tacizlere işten atılırım korkusuyla ses çıkaramıyordu. Ses çıkaranlar da hemen kapı dışarı ediliyordu.

Aynur bunlara maruz kalmamanın yolunu sessiz kalarak, kimseyle konuşmayarak bulmaya çalışıyordu. Yine de ara ara çıkma teklifleri alsa da umursamadan işine devam ediyordu.

Çıraklardan birisi Aynur’un yanına geldi. “Aynur abla patron seni çaari” dedi. Konuşan çocuğa baktı. 7-8 yaşlarında, yüzüne yorgunluk çökmüştü. Şimdi okulda olması, sokaklarda oyun oynaması gereken yaştaydı. O tekstil atölyesinin tozunun, pisliğinin içinde sağa sola koşturuyor, dayak yiyor, boyundan büyük şeyler taşımaya çalışıyordu.

Çocuğun başını okşayarak “Tamam giderim şimdi, hadi sen işine bak” dedi. Çocuk oradan hızla uzaklaşırken, Aynur, patronun onu neden çağırdığını anlamaya çalışıyordu. Haftalıkları ustabaşı dağıtıyordu. Haftalıklarını almaya yarım saat vardı. Bu düşünceyle oturduğu sandalyeden kalkarak belini sağa sola çevirerek esnetti. Dört saattir neredeyse aralıksız çalışıyordu.

Çalıştığı bölümden çıkarak patronun odasının bulunduğu üst kata doğru merdivenlere yöneldi. Karanlık ve ürpertici geliyordu burası ona. Merdivenleri çıkarken kafasında düşünceler akıyordu. Odanın kapısına geldiğinde ürpertici bir sessizlik vardı. Kapıyı tıklattı. “Gel” sesini işitince kapıyı açarak içeri girdi.

Patron kırklı yaşlardaydı. Bazı zamanlar iş başlamadan gelir, nutuk çekerdi: “Ben de sizler gibi işçiydim, çalıştım, didindim, buralara geldim. Burası benim olduğu kadar sizlerin de yeri. Ne kadar çok çalışır, burayı sahiplenirseniz hakkınızı alırsınız, ileride siz de böyle bir yer açabilirsiniz. Çalışacağız ve burayı birlikte ayakta tutacağız” sözlerini herkes ezberlemişti. Hiç çalışmadığını, baba parasıyla burayı açtığını herkes biliyordu. Bir yandan dinden imandan bahseder, cuma günleri herkesten önce camiye koşardı. Diğer yandan her hafta başka bir kadın, kapısına gelirdi.

“Kapıyı kapat gel otur kızım” dedi. Elinde telefon ahizesi vardı, biriyle konuşuyordu. Yine bir iş koparmak için yalakalık yapıyordu. Bunu belli etmeme çabasına rağmen konuşması onu ele veriyordu. Telefonu “Evet saygıdeğer hocam, bu hafta inşallah sohbetinize geleceğim. İhtiyaçlarınızı da mutlaka getireceğim” diyerek kapadı.

Aynur, patronun masasının önündeki sandalyelerden birine oturmuştu. Patron konuşmayı bitirince önündeki deftere birkaç not aldıktan sonra koltuğundan kalkarak masanın önüne geldi. Aynur’un karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Sizin evi de su bastı mı kızım. Birçok evi su basmış. Ben de oralarda oturdum. Çamurunu, pisliğini bilirim.” Aynur neredeyse gülecekti, kendini zor tuttu. Villasından buraya gelmek için o mahalledeki yoldan geçmek zorunda olduğunu biliyordu. “Yok abi bizim ev biraz yukarıda, aşağıdaki evleri su basmış.” “Ah kızım ah. Oralarda hayvan bağlasan durmaz” dedikten sonra Aynur’un bacağına doğru elini uzattı; Aynur bacaklarını çekince adamın eli boşa düştü. “Korkma kızım, sana bir şey yapacak değilim… Ama bak istersen seni, dört kardeşini, anneni o pis gecekondudan kurtarırım.”

Bu defa elini tuttu. Aynur elini kurtarmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. “Bırak abi ne yapıyorsun! Bırak ben gideceğim!” diyerek ayağa kalkmaya çalıştığında boşuna çabalamıştı.

Elini sıkıca tutan patron; “Otur oturduğun yerde orospu. Sana bu zamana kadar o içerdekilerden biri yanaşabildi mi?” Adam ayağa kalkmıştı. “Niye? Çünkü benim korumam altındaydın. Kendini dokunulmaz mı hissediyorsun? Sana bir tek ben dokunurum” diyerek Aynur’u ayağa kaldırıp öpmeye çalıştı.

Aynur zayıf, güçsüz dursa da o an öfke ile tüm gücünü kullanarak adamı iterek yere düşürdü. O yere düşer düşmez kapıya doğru koştu. Çıkmadan önce adama dönerek “Eşinden, çocuklarından utan alçak. Benim yaşımda kızın var ondan utan” diye bağırarak dışarı çıktı. Merdivenleri hızla indi. Gözleri öfke ve korkudan yaşlarla dolmuş, boğazı kurumuş, yüzünün rengi değişmişti.

Çalıştığı makinanın yan tarafında duran çantasını almaya çalıştı. Hemen o binadan çıkmak istiyordu. Sandalyeye takılan çantası ona engel oluyordu. Sandalyeye tekme savurdu. Sandalye, arkasındaki makinaya çarpınca orada çalışan kadın “Yavaş ol!” diye bağırdı. Herkes oraya bakıyordu. İçlerinden sadece Halime onun yanına gelerek sessizce durdu.

Aynur ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Çantasını takıldığı yerden çıkarmayı becermişti. Oradan hızla ayrıldı. Halime de onun peşinden gelmişti. Aynur ıslak montunu giyerken hâlâ çabalıyordu.

Halime sırıtarak “Ne oldu gız, anlatsana” dedi. Ona ne diyeceğini bilemedi. Olayı anlatsa onun herkese duyuracağından emindi. Sadece iş yerindekilerle kalmaz, oturdukları mahalleye yayılır, annesinin, kardeşlerinin kulağına kadar giderdi. Bir bahane düşündü ve aklına ilk geleni söyledi; “Patron yavaş çalışıyorum diye beni işten çıkardı. Bende kızdım işte. Halime haftalığımı sen alıp getirsen olur mu? Akşam uğrarım sana.” “Tamam gıı, ben saa demiştim biraz hızlı çalış diye. Akşam görüşürük.” Halime’yi inandırmayı başarmıştı. Bu konuda biraz rahatlamış olsa da, diğer konuda içinde fırtınalar kopuyordu.

Binanın dışına çıkarak hafif çiseleyen yağmurun altında nereye gideceğini bilemeden yürümeye başladı. Genç yaşta, çalışan bir kadın olmanın zorluğunu biliyordu. Böylesi bir durumla karşılaşacağını ise hiç düşünmemişti. Ne yapacağını bilemez halde yürüdü. Bu haliyle eve gitmek, annesinin kardeşlerinin karşısına çıkmak istemiyordu.

Bir yandan yaşadığı olayın sarsıntısıyla boğuşurken, diğer yandan yeniden bir iş bulup bulamayacağı düşüncesi içini ürpertmişti. Patronu istese, bu bölgede hiçbir iş yerinde çalışamazdı. Adamın bir telefonuna bakardı. Ne yapacağını düşünmeye başlamıştı.

Üç saat kadar boş boş gezdi. Bir hayalet gibiydi. Aynı sokaklardan iki üç defa geçmesine rağmen onu kimse fark etmemişti. O kendi sorunları içinde boğuşuyordu. Aklına annesinin temizliğe gittiği evden alamadığı para geldi. Oraya doğru yürümeye başladı. Yağmur bu arada şiddetini artırmıştı. Tüm kent onun gibi ıslanmaya başlamıştı. Evin bulunduğu bölge yüksek katlı lüks dairelerle doluydu. Yüksek katlı binalar ile yakınındaki gecekondu evleri tezatlık oluşturuyordu. O binaların üst katlarında yaşayanların aşağıdaki gecekonduları her gün gördüklerinde neler hissettiklerini merak etmişti Aynur.

Kendisi de annesine yardım etmek için hafta sonları kaç defa gelmişti buraya. Binanın girişine geldi. Yağmur devam ediyordu. Girişteki güvenlik kabinine yaklaştı. “Aysel Hanımla görüşecektim. Aysel Çiğ. Meryem’in kızı Aynur geldi dersiniz. Evine temizliğe gelen kadının kızı, o tanır.” Güvenlik, pencereyi kapatarak telefonla konuştu. Kısa süre sonra pencereyi açtı “Aysel hanım müsait değilmiş. Gitsin daha sonra gelsin dedi.” “Abi annem haftanın 2-3 günü gelip bu evde temizlik işlerini yapar da. 2 aydır annemin parasını ödemiyor. Kadın hep aynı bahaneleri uyduruyor. Bir gidip konuşsam olmaz mı abi.” dedi üzgün bir şekilde. “Bacım kusura bakma seni içeri alamam. Alırsam beni de kapının önüne koyarlar.” dedi güvenlikçi. O da üzülmüştü. “Burada oturanların çoğu böyle. Verdikleri üç beş kuruş, gel gör ki onu da verene kadar süründürürler. Sen git daha sonra gel olur mu? Kusura bakma.”

Aynur öfkeden gözlerini kapadı. Nefes alış verişi hızlanmıştı. Yapacağı hiçbir şey yoktu. Gözlerini açtı, geriye döndü. Şu an önüne çıkan her şeyi yok etme isteği vardı. Biraz yürüdükten sonra bir duvarın kenarına oturdu. Başını ellerinin arasına koyarak ağlamaya başladı. İçindeki öfke gözyaşı olup yağmura karışarak akıp gidiyordu. Oturduğu yerden kalktığında ne kadar zamandır orada olduğu aklına gelmemişti. Sırılsıklam olmuş. Ayakkabısının içi su ile dolmuştu.

Mahalleye doğru yürümeye başladı. Yürürken titreme başlamıştı. Dişlerini kontrol etmekte zorlanıyordu. Üzerindeki her şey ıslaktı ve yağmur yağmaya devam ediyordu. Mahalleye girmişti. Ayağını sürüye sürüye sokaklarda yürüyordu. Girdiği bir sokak ona yabancı geldi. Etrafına dikkatlice bakındı. İlk kez bu sokağı görüyormuş hissine kapıldı. Başını tekrar öne doğru eğerek yürümeye başladı. “Aynur!” Sesle doğruldu, kimden geldiğine bakmak için başını kaldırdı. Etrafına bakındı ama kimseyi göremedi. Önce yanlış duyduğunu düşündü. Tekrar yürümeye başlamıştı ki adını bir kez daha işitti. Merdivenle çıkılan bir yerin kapısının önünde daha önce aynı iş yerinde birlikte çalıştığı bir kadındı ona seslenen. Titremesini engellemeye çalışarak kadına gülümsedi. “Gelsene hava soğuk. Bir çayımızı içersin, için ısınır. Hadi gel gel!” dedi kadın gülümseyerek. Kadının ismini hatırlamaya çalıştı, bir türlü hatırlayamıyordu. “Yok sağ olasın, geç oldu eve gitmem gerek.” dedi. Kadın merdivenlerden aşağıya indi. “Gel işte, bak ıslanmışsın, soba da yanıyor, montunu biraz kurutur öyle gidersin” diyerek Aynur’un koluna girdi. Artık oradan gitme imkanı yoktu. Merdivenleri çıktılar. Kapıyı açtıklarında içeriden dışarıya çıkmaya çalışan sıcak hava yüzlerine vurdu. Davetkar bir karşılama olmuştu. İçeriye girince etrafına bakındı. Nereye geldiğini anlamaya çalışıyordu. Dört tane masa, sandalyeler, duvarlara yaslı duran rafların üzerinde sayısız kitap. İçeride beş kişi daha vardı. İkisi bir masada satranç oynuyordu.

Diğerleri başka bir masada sohbete dalmışlardı. Duvarlarda resimler, afişler vardı. Oradaki bir resim dikkatini çekmişti: Deniz Gezmiş! Hemen tanımıştı. Evlerindeki salonda aynı resmin küçüğü asılıydı. Kardeşi Hasan getirip asmıştı. Devrimci olduğunu, idam edildiğini biliyordu. Duvarlarda başka resimler de vardı ama onları tanımıyordu.

Onun girmesiyle dikkatler ona yönelmişti. “Hoş geldin” diyerek karşılamıştı içerdekiler. Başıyla onlara selam verdikten sonra yanındaki kadın ile sobaya yanaştılar. Kadın üzerindeki montu çıkarması için ısrar etti. Islak mont iyice ağırlaşmıştı. İstemeyerek de olsa montu çıkardı. İş yerinden öfkeyle çıktığı için iş elbisesi üzerinde kalmış, o da ıslanmıştı.

Kadın onu bu halde görünce “Sen komple ıslanmışsın. Böyle hasta olursun. Sobaya yanaş iyice” dedi anne şefkatiyle. Sohbet edenlere dönerek “Filiz yoldaş senin kıyafetlerin buradaydı değil mi? Aynur’la birlikte gider misin, ona uygun kıyafetlerinden versen iyi olur”

Filiz sohbeti bırakarak yanlarına geldi. Aynur’a elini uzatıp tokalaştıklarında o da şaşırdı. “Çok kötü hasta olacaksın, benim kıyafetler sana tam uyar, hadi benimle gel” diyerek onu ayağa kaldırıp koluna girerek bir odanın içine doğru çekti.

Küçük odanın içi farklı eşyalarla doluydu. Filiz büyük bir valizi açtı. Kıyafetlerini çıkararak, onu sıcak tutacak olanları seçerken “Buraya ilk kez geliyorsun sanırım. Merak etme bizler işçiyiz. Sen de işçisin anlaşılan. İşçiden işçiye zarar gelmez. Hem Nilgün yoldaşı da tanıyorsun. Bizi de onun gibi görebilirsin. Şimdi sen bu kıyafetleri al, ihtiyacın olan başka şeyler varsa çantadan çekinmeden alabilirsin. Üzerini değiştir, ben kapının önündeyim. İşin bitince tıklatırsın” dedi gülümseyerek.

Filiz kıyafetleri eline tutuşturup çıkmıştı. Elindeki kıyafetlerle kalakaldı. Biraz önce kafasından ne düşünceler geçiyordu. Şimdi hiç tanımadığı insanlar, hiçbir neden olmadan ona yardımcı oluyorlardı. Nilgün’ün ismini de öğrenmişti. İş yerinde sendikadan, örgütlenmeden bahsettiği için atıldığını anımsıyordu. Onunla birlikte dört kişi daha kovulmuştu. Patron geride kalan işçileri de atmakla tehdit etmişti. Bunları düşününce ondan bir zarar gelmeyeceği kanısına vararak rahatlamıştı. O atıldığı dönemde ona sempati duymuştu. Güçlü bir kadın olması etkilemişti.

Bu düşüncelerle elindeki kıyafetleri masanın üzerine bırakarak, üzerindeki ıslak kıyafetleri çıkarmaya başladı. Her şey ıslanmıştı. İçerisi sıcak olduğu için titremesi geçmişti. Orada bulunan bir havlu ile kurulandıktan sonra kuru kıyafetleri giydi. Islak olanları katlarken “evde yıkar geri getiririm” diye mırıldandı. Kapıyı tıklatınca Filiz gülümseyerek içeri girdi. “Çok sevindim kıyafetlerin sana olmasına. Şimdi bu ıslak olanları da bir poşete koyarım. Montunu da koyarız, sonrası sende.”

Gülümsemesi öylesine samimiydi ki, Aynur’un bugün yaşadığı olaydan sonra ilk kez rahatça gülümsemesine neden oldu. Filiz onu yıllardır tanıyormuş gibi davranıyordu. “Ben eve gidince bu kıyafetleri yıkar getiririm” dedi Aynur. “Hayır! Hayır!” diyen Filiz ciddileşmişti. “Bunlar sana çok yakıştılar. Hem merak etme bende kıyafet var. Bunlar benim sana hediyem olsun olur mu? Giydikçe beni hatırlarsın” diyerek yeniden gülümsemişti. “Şey… ama böyle olmaz ki!” “Olur olur, hem de çok güzel olur. Bak çay dolduruyorum, hadi çayı soğutmayalım, içimiz ısınsın biraz.”

Salona doğru yürüdüler. Nilgün sobaya yakın bir sandalye çekti. Oraya oturması için işaret etti. Sıcak çayı alıp yudum yudum içmeye başladı. Bir yandan da odadakileri, içeriyi inceliyordu. “Bu insanlar burada ne yapıyor?” sorusu aklına takılmıştı.

“Şimdi merak ediyorsun burası ne diye.” Nilgün sanki onun düşüncelerini okumuştu. “Burası işçilerin açtığı bir dernek. Bu bölgedeki işçilere, patronların onları nasıl sömürdüğünü, ezdiğini, haklarına el koyduğunu anlatıyoruz. Bu derneğin amacı işçilerin, yani senin benim gibi insanların hakkını savunmak. Bir iş yerinde sorun mu yaşandı, bize geliyor; biz de dernek olarak gidiyor o işçinin haklarını arıyoruz anlayacağın. Bazen etkinlikler yaparak işçi arkadaşları bir araya getiriyoruz. Tiyatrodur, film gösterimidir, konserdir, paneldir gibi şeyler. İşçi arkadaşlar aileleriyle geliyorlar. Anlayacağın burası işçilerin derneği” dedi.

Aynur’un kafasına bir soru takılmıştı. “Sorunları nasıl hallediyorsunuz Nilgün abla” diye sordu. “Gidip iş yeri sahipleri ile konuşuyoruz. Hatırlıyorsun 7-8 ay önce birlikte çalıştığımız yerden bizi atmıştı patron. Sen hala orada mı çalışıyorsun bilmiyorum. O zaman böyle bir örgütlülüğümüz yoktu. O olaydan sonra hemen bu derneği kurma çabasına girdik. Şimdi birlikte hareket ediyoruz. Birlikte hareket edince daha güçlü olduk. Patronlar da bunu bildiği için geri adım atıp hakkımız olanı vermek zorunda kalıyor. Vermediklerinde de kapılarının önünde eylem yapmaya başlıyoruz.” “O zaman burası sendika oluyor?” “Yok Aynurcuğum sendika farklı, burası dernek ama ortak yanlarımız da var sendikalarla.” “Anladım” dedi. Ama aslında ikisinin de ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. “Sen aynı yerde mi çalışıyorsun?” “Evet Nilgün abla.”

“Ne var ne yok? O patron olacak adam hala nutuk atmaya devam ediyor mu? Bizi çıkardıktan sonra bir daha sorun yaşandı mı? O ustabaşı gammazladı bizi. Bak herhangi bir sorun ya da sıkıntı yaşarsan bize gel, biz gider gerekeni konuşuruz” dedi Nilgün.

“Tamam” dedi, aklından yaşadıkları geçmişti. Çayını da bitirmişti. “Ben artık gideyim, evdekiler bekler, her şey için çok teşekkür ediyorum.” Ayağa kalktığında, Nilgün askıdan bir mont alıp geldi. “Yolda tekrar ıslanmayasın, bu mont sende kalsın, çalışırken de sıcak tutar. Bir arkadaşımız buraya bıraktı, birisi giyer diye. Senin kısmetinmiş.”

Alıp almamakta tereddüt ettiyse de, Nilgün giydirmek için montu tutmuştu. “Hadi giy, çok güzel olacak sana” diyerek ısrar edince giydi. Kendisine neden yardım ettiklerine bir türlü anlam veremiyordu. Giydikten sonra teşekkür etti bir kez daha. Geçenlerde bu montu mağazanın vitrininde görmüş çok beğenmişti. Ancak alabilmesi için 1 ay hiçbir şey yemeden çalışması gerekirdi. Tam üzerine oturmuştu. Çok utanmıştı.

Filiz poşete koyduğu ıslak kıyafetleri de getirmişti. “Bugün sohbet edemedik ama boş olduğun zaman uğrarsan uzun uzun sohbet ederiz olur mu?” dedi. “Unutma bir sorun yaşarsan biz buradayız” dedi Nilgün. Kapıya kadar onu geçirdiler. Kapıdan dışarı çıktığında içerinin sıcaklığının yanan sobadan değil, oradaki insanlardan olduğunu anlamıştı.

Her gün iş yerine giderken duvarlarda afişler, yazılar görür, hiçbirine dikkatle bakmazdı. İşçi derneğinden çıkıp evine doğru yürürken duvarları süsleyen afişler, yazılamalar dikkatini çekmişti. İşçi derneğinin isminin yazılı olduğu afişlerde sömürüye, eşitsizliğe, baskıya karşı sloganlar yazılıydı. Nilgün’ün anlattıkları duvarlardaydı.

Evin bulunduğu sokağa girdiğinde yağmurun geride bıraktığı izleri gördü. Evlerden dışarı taşan ışıklar olmasa sokak zifiri karanlıktı. Ailesine bugün yaşadıklarından bahsetmeyecekti. Anlatırsa annesinin çok üzüleceğini, hasta hali ile yine gidip çalışmak isteyeceğini biliyordu. Bu olayı kendine saklayacaktı. Soran olursa Halime’ye anlattığı şekilde anlatacaktı.

Tam evin kapısını çalacaktı ki Halime’nin evine uğrayıp haftalığını almak aklına geldi. Bir kaç ev aşağıya yürüyerek kapıyı çaldı. Kapıyı Halime açmıştı. “Benim haftalığımı alabildin mi?” diye sordu. “Yok vermedi ustabaşı. Gelip kendisi alsın dedi. Pazartesi gelir alırsın.” “Sağ olasın, iyi akşamlar” dedikten sonra tekrar evine yürüdü. Yürürken o iş yerine tekrar nasıl gideceğini düşündü. Annesi giderse patron olacak sülük kim bilir farklı şeyler anlatabilirdi. Bu düşüncelerle kapıyı çaldı. Neşe kapıyı açmıştı. Yediği salçalı ekmek hala elindeydi, ağzının kenarlarına salça bulaşmıştı. Salçanın kırmızılığı onu daha şirin gösteriyordu.

“Abba bana çikolat aldın mı?” diye sordu. Aklına hiç gelmemiş, unutmuştu. Almak istese de parası yoktu. “Sonra alacam sana çikolat, yaramaz” diyince Neşe içeriye koştu.

Gece boyunca yatakta döndü durdu. Bir türlü uyuyamıyordu. Annesi hastaydı, onun çalışmasını istemiyordu. İş buluncaya kadar idare edecek paraları da yoktu. İş yerine gidip parasını almaktan da korkuyordu. O parayı alamazsa çok zor günler onları bekliyordu. “Ne yapacağım şimdi ben” dedi içinden. Gözlerinden yaşlar aktı. Çaresiz hissediyordu kendisini. Çaresizlik en büyük düşmanı olmuştu. Gözyaşları yanaklarından aktı. Saatlerce düşündü, gözleri kendiliğinden kapanıp uykuya daldı.

“Aynur!” Gözleri bir anda açılmıştı, başını yastıktan kaldırıp sağa sola bakındı. Kardeşleri uyuyordu. İçerisi daha da soğumuştu. Başını yastığa koydu. Rüya gördüğünü düşündü. Gözlerini tam kapatmak üzereydi ki “Nilgün abla” dedi. Sesi yüksek çıkmıştı. Gülümseyerek yorganı başına çekti. O sesi hatırlamıştı, Nilgün’e aitti bu ses. “Neden aklıma gelmedi ki” diye kendi kendine sordu. İçinden kendisiyle konuşuyordu. “Bugün bize hak almaktan bahsetti. Hem o iyi bir insan, ona anlatırım, o benimle gelir, gider oradan parayı alırız. Patron da bana bir şey yapamaz!” Mutluluktan uçacaktı neredeyse. Tüm kötü şeyler uçup gitmişti. Bir rahatlama gelmişti. Gözlerini kapatır kapatmaz uykunun derinliklerine dalıp gitti.

Çocukların sesiyle uyandı. Saatine baktı, saat 9 olmuştu. Yatağından kalkıp kıyafetlerini değiştirdi. Kardeşleri salonda oyun oynuyorlardı. Onları öptükten sonra Nilgün’ün ona verdiği montu üzerine giyerek dışarı çıktı. Çıkar çıkmaz bacalardan çıkan duman genzini sızlatmıştı.

Sokaktan caddeye doğru yürümeye başladı. Derneğe gidecek Nilgün’ü bulacak, ona her şeyi anlatacaktı. Yolu, kurduğu hayallerle yürüyordu. Hayallerinde patron ona hiç dokunmuyordu. Yanında ya Nilgün ya Filiz ya da diğer işçiler vardı. O kadar hızlı yürümüştü ki yolu yarılamıştı. Buna kendisi de şaşırmıştı. Bir an olduğu yerde durdu. Bu günün Pazar olduğunu hatırlamıştı. Derneğin kapalı olabileceği düşüncesi vücudunda bir halsizlik oluşturdu. Etrafına bakındı, sokak bomboştu. Bugün, bu havada sıcak yatağını bırakıp sokağa çıkanlar sadece çocuklar olurdu.

Düşüncesi onu engellemeye çalışsa da yürümeye devam etti. “Açık değilse bile oralarda açılıncaya kadar beklerim. Nilgün abla o alçağa hakkımı yedirmez” dedi. Sanki yanında birisi varmış gibi konuşmuştu. Bunu fark edince şaşkınca etrafına bakıp gülümsedi.

Derneğin bulunduğu sokağa girince bir an onlar da yardımcı olmazsa düşüncesiyle tereddüt yaşadı. Bu tereddüdü hemen üzerinden atarak derneğe yöneldi. Merdivenleri çıkarak kapıyı itti. Kapı kilitliydi. Camdan içeriye baktı, kimse yoktu. Tam düşündüğü gibi olmuştu. Merdivenleri sevinçle çıkmıştı, üzgün bir şekilde istemeye istemeye indi. Bir süre beklemeyi düşünse de, ayaklarını sürüye sürüye geldiği yöne doğru yavaş yavaş yürümeye başladı.

“Aynur!” diye bir ses duyunca, hemen o sesin sahibini tanımıştı. Arkasını döndüğünde sokağın diğer tarafından gelen Filiz’i gördü. Tekrar derneğe yöneldi. Filiz yine gülümsüyordu. “Geleceğini bilseydim daha erken gelirdim. Yolda otobüs kaza yaptı, biz de o sırada bir ablayla ayaküstü sohbete daldık. Umarım çok beklememişsindir.” “Yok ben de daha yeni geldim.” dedi.

Filiz merdivenlerden çıkarken Aynur da onu takip etti. Derneğin içerisi çok soğuktu. “Şu odaya girip torbaların içinde bez parçaları var. Orada bir de kova olacak, onun içine biraz koyup getirirsen sobayı yakalım. Ben de demliği hazırlayayım” dedi Filiz.

Aynur, Filiz’in gösterdiği odaya yöneldi. Kapıyı açarak karanlıkta etrafına bakındı. “Işığın düğmesi hemen sağında” diye seslendi Filiz. Aynur düğmeyi bularak ışığı açtı. Büyük bir yerdi, çok sayıda sandalye vardı. Halı dikkatini çekmişti. Bez parçalarının olduğu çuval da oradaydı. Çuvalın önünde duran kovayı doldurarak tekrar salona döndü.

“Sobanın içinde odun var Aynurcuğum. Bez parçalarını üstten yakıp atarsan gerisini ateş ile soba halleder” dedi mutfak tarafında Filiz. Aynur dediklerini yaptı ve soba gürül gürül yanmaya, ısısını etrafa yaymaya başladı. Filiz çayı demleyerek, çaydanlıkla mutfaktan geldi. Çaydanlığı sobanın üzerine yerleştirdi. “Sen de kahvaltı yapmamışsındır. Çay demlenince kahvaltımızı yaparız.” Tabağın içinde poğaça ve simitleri masaya koymuştu.

“Ben kahvaltı yaptım” dedi. Oysa evden hiçbir şey yemeden çıkmıştı. “Şimdi beni yalnız mı bırakacaksın” dedi üzgün bir şekilde. “Beraber yeriz, hem bak neredeyse öğlen oldu. Senin için öğle yemeği olur” diyerek gülümsedi.

Çayları doldurdu, kahvaltılarını yapmaya başlamışlardı. Filiz otobüsün yaptığı kazayı anlatmaya başlamıştı. Öne doğru nasıl fırladığını anlatırken gülerek; “yay gibi gerildim, bir an öne doğru uçtum. Şansıma düşmedim…” dedi.

O, konuşmasını bitirince Aynur aklındaki soruyu sordu; “Nilgün abla nerede acaba? Ne zaman gelir?” “O bugün gelmez Aynurcuğum” dedi. Dikkatli şekilde ona bakıyordu. Dün o gittikten sonra biraz konuşmuşlardı. Bir sorun olduğu tahmininde bulunmuşlardı. “Ama bak ileteceğin bir şey varsa ben ona iletirim istersen.”

Aynur sessizleşip başını öne eğdi. Filiz bir sorun olduğundan artık emindi. Kaç yıldır mücadelenin içindeydi. Psikoloji bölümünü boşuna bitirmemişti. İnsanların davranışlarından ne olduğunu anlayabilirdi. Konuyu öğrenebilirse çözüm de bulacaktı.

Bardağını masaya bırakarak Aynur’a yaklaştı. “Kötü bir şey olmuş. Sen bunu anlatmaktan çekiniyorsun. Beni bir arkadaşın gibi düşün, elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım. İstersen sadece ikimiz arasında sır olarak kalabilir” dedi.

Aynur konuşmak istedi ama kelimeler boğazına takılıp kalmıştı. O an gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Filiz onun elini tuttu. “Hadi anlat, rahatlayacaksın” dedi. Olayı gözyaşları içinde anlattı. O anlatırken Filiz de o anları yaşıyor gibiydi. Öfkesi o kadar büyümüştü ki o an adamı yakalayıp boğazını sıkmak istedi. Aynur her şeyi anlatınca rahatlamıştı. Üzerinden bir yük kalkmıştı. Gözyaşları durmuştu. “Şimdi sen hiç merak etme, o alçaktan bunun hesabını sorarız, haftalığını da alırız. Bunun için elimizden ne geliyorsa yapacağız. Nilgün’e de haber veririm. O da orada çalışmış. Sen ailene anlatma, anne üzülmesin” diyerek onu teselli etti.

Yüzünü yıkaması için onu lavaboya götürdü. Bu sırada derneğin kapısı açılmıştı.

Güneş yüzünü göstermişti. Havanın soğuğu ise insanın içine işliyor, dışarıda durmak bile zorlaşıyordu. Eskiler böyle havalara “güneş kar topluyor” derlermiş. Tam da eskilerin dediğine benzer bir hava vardı. Kar yüzünü gösterecekti. Kar yağınca beyaz örtü tüm şehrin kirlerinin üzerini örter. Eridiğinde o kirleri de beraberinde alır götürür. Öyle kirler var ki bu sistemde onları hiçbir doğa olayı temizleyemezdi.

Filiz o akşam üzeri Nilgün’e olayı anlatmıştı. “O alçaktan her şey beklenir. Biz arkadaşımızı yalnız bırakmayıp o adama bu yaptığının hesabını sormalıyız” diyerek Nilgün öfkesini açığa vurdu. Sabah üç kadın dernekte buluştular. Aynur yanında birileri olacağı için çok mutluydu. Gidecekler, parasını aldıktan sonra geri döneceklerdi. O, üç kişi olduklarını düşünüyordu. Yola çıktıklarında onları takip edenler vardı. Sessizce o üç kadını izliyorlardı.

Tekstil atölyesinin bulunduğu binaya geldiler. Haftanın ilk mesai günü olduğu için işçilerdeki yorgunluk belli oluyordu. Nilgün binaya girerken patronun arabasını görmüştü, onun içeride olduğundan emindi. İşçilerin yanından geçerek patronun odasının bulunduğu kasvetli ve ürpertici kata yöneldiler. Burası yine sessizlikle kaplıydı.

Nilgün kapıyı açarak içeri girdi. Filiz ve Aynur onu takip etti. Patron şaşkınlıkla onlara baktı. Aynur ve Nilgün’ü yan yana görünce şaşırmış, sırıtmaya başlamıştı. “Ooo Aynur hanım gidip bu komünisti buldun demek hemen. Sen de onlardan biriydin, anlamam gerekti. Seni de o zaman atmalıydım… Göz…” “Kes sesini!” diye bağırdı Nilgün. Kelimeler adamın ağzında kalmıştı. O kelimeleri yutuyormuş gibi yutkundu. “Senin gibi alçaklar bitene kadar biz her yerde olacağız! Her zaman nefesimizi ensenizde hissedeceksiniz. Şimdi Aynur’un haftalığını ver bakalım!”

“Nilgüncüğüm neden kızıyorsun hemen” dedi sesi titreyerek. “Aynur’un parasını ustabaşı bana bırakmıştı. Kendisi gelseydi verecektim. İşçisinin parasını yemiş dedirtmem. Benim de bir itibarım…” “Tamam tamam! İtibarın yerin dibine batsın ver şu parayı. Senin ne pisliklere bulaştığını biliyoruz yeterince.” Aynur hiç ses çıkarmadan Filiz’in yanında duruyordu. Nilgün’ün sert çıkışı, patronu kelimeleriyle ezmesi çok hoşuna gitmişti. Orada kendine, onun gibi cesur bir kadın olacağına söz verdi.

Nilgün parayı aldıktan sonra; “Arkadaşımıza yaptığın her şeyi biliyoruz. Şimdi sen bunu sağda solda yılışıkça anlatacaksındır. Üzerine bin koyar anlatırsın. Ama sakın aklından böyle bir şey geçirme. Aynur’a yapılan her şey bize yapılmıştır!” dedi bağırarak. Aynur kendisini böyle savunan birisi olduğu için çok mutlu olmuştu. Kendisini onlardan birisi olarak görmüştü.

Odadan çıktılar, merdivenlerden inerken işçiler onlara bakıyordu. Onlara selam verdikten sonra binanın dışına çıktılar. O an yanlarından, yüzleri atkılarla örtülü bir grup binanın içine girdi. Son gidenin elindeki sopa Aynur’un dikkatini çekmişti. Üç kadın birlikte yolun karşısına geçtiler. “Biraz burada bekleyelim” dedi Nilgün. İş yerinin olduğu binaya bakıyorlardı. Çok geçmeden içeriye giren kalabalık grup patronu sürükleyerek dışarı çıkardı. Kalabalığın içinden bir kadın etrafta toplananlara konuşma yapmaya başladı; “İşçi arkadaşlar! Bu adam yanında çalışan kadın işçileri taciz ediyor! Bu kadın işçilerden biri siz olabilirsiniz, kardeşiniz, akrabanız, komşunuz, tanıdığınız birileri olabilir. Biz devrimci işçiler olarak buna asla müsaade etmedik, etmeyeceğiz!” Çevrede toplananlar alkışlarıyla destek verdi. Patron orada dövülürken çevrede toplananlar da vurdular. Dövüldükten sonra orada bırakıldı. Kalabalık kısa sürede dağıldı. Aynur yaşananları şaşkın bakışlarla izledikten sonra Nilgün’e sıkıca sarıldı. Hayatında yalnız olmadığını anlamıştı.

“O alçağa gereken dersi verdik. Bugün sana yaptığını yarın başkasına da yapacaktı, artık böyle bir şey yapamaz. Böyle bir bir bunları temizleyemeyiz. Bunu biliyoruz elbette. Bunların düzenini yok etmeliyiz ki hepsinden kurtulalım. Yoksa daha çok patrona ders vermek zorunda kalırız.” Aynur “evet” der gibi başını aşağı yukarı salladı. Oradan uzaklaşmışlardı.

“Yoldaşlar yarın sabah yedide burada olursanız çok iyi olur. Sekizde çıkmış olacağız” dedi Filiz. Yarın yapılacak işçi mitingi için hazırlık yapıyorlardı. Derneğin içerisi kalabalıktı. Aynur olayından sonra çok sayıda işçi, derneği merak ederek gelmiş, çoğu da aralarına katılmıştı. “Bir işim yoksa ben de çıkıyorum o zaman yoldaş. Eve gidip hazırlıklara başlayayım. Geçe kalma sakın, ufaklık kıyameti koparır” diyerek çantasını aldı. Kapıya yöneldi.

Filiz onun arkasından baktı. 7-8 ay önce derneğe geldiği haliyle şimdiki hali arasında uçurum vardı. Aklına bir şey gelince kapıya doğru koştu “Anneyi hiç yorma, ben gelince birlikte hazırlarız yemekleri. Malzemede eksik yok değil mi?” “Yok yoldaş, tüm malzemeleri almıştım.” “Tamam bir iki saate görüşürüz” diyerek tekrar derneğe girdi Filiz.

O da yürümeye başladı. Kaldırımda oturan küçük çocuğu görünce gülümsedi. Elindeki çikolatayı kemiriyordu, yüzünün her yerine bulaştırmıştı. Gülümseyerek yürümeye devam etti. 7-8 ay önce iş yerine yetişme telaşıyla bu sokaklarda koşturuyordu. Şimdi bir yandan iş yerine yetişmek, diğer yandan mücadelesi için koşturuyordu. Yaşadığı olaydan sonra anlamıştı ki hayat tek başına mücadeleyle olmuyor. Birlik olduklarında ne kadar güçlü olunduğunu görmüştü. Artık sesi daha gür çıkıyordu.

Annesine, sessizliğine kızıyordu ancak onu şimdi daha iyi anlıyordu. O aslında çok güçlü bir kadındı, babasının yaptığı zulme tek başına direnmişti. Sessizliği, tek başına olmasındandı. “Kızım dergi mi getirdin” dedi girdiği bakkalın sahibi. Araları o kadar iyiydi ki adam onu kızlarından ayırt etmiyordu. “Yok Halil baba, yarın miting var, Ayşe anne ile gideceğiz haberin vardır. Ben de eve gidiyordum, bizim ufaklıklara hem çikolata alayım, hem de seni göreyim dedim.” “Ben de geleyim desem de Ayşe annen ‘biz kızlarla takılacağız, sen yaşlısın bize ayak uyduramazsın, dükkanda bekle’ dedi.” Aynur gülümseyerek “Ayşe anne genç ama sen daha gençsin baba. Bir dahakine onu dükkanda bırakır seninle takılırız.”

Halil poşetin içerisine çocukların sevdiği şeker, çikolata ve bisküvilerden koymaya başlamıştı. “Benim küçük torunum ne yapıyor” diye sordu. “Ne yapacak baba, bizleri güldürüyor işte. Geçen Ayşe annenin kucağında uykuya dalmış, altını ıslatmış. Ayşe anne de ıslanmış, haberin var mı?” Halil gülerek “Olmaz mı kızım, aynısını benim torunum da yaptı” dedi. Aynur poşeti aldı. Cüzdanından parasını çıkartıp masanın üzerine bırakarak “Baba görüşürüz” diyerek çıktı. Böyle yapmasa Halil ondan para almak istemeyecekti. O da böyle bir çözüm bulmuştu.

Evin kapısını çaldı. Bir ses işitti kapıda beklerken. Gelenin kim olduğunu hemen anladı. Kapı açıldığında burnu akmış, ağzının kenarında yediği bir şeyin lekesiyle Neşe’yi gördü. “Abba!” diye bağırdı. Aynur kapıdan içeri girerken “Abba bana çikolat aldın mı?” diye sordu. Aynur elindeki poşeti gösterirken cebinden bir peçete çıkartarak onun burnunu sildi. “Buyur buyur” diye bağırdıktan sonra poşeti alarak içini açtı. “Anne çikolat, abi çikolat baa şuna, bi sürü!” diye salona koştu.

Önsöz Dergisi 59. Sayı