Altmışlı yaşlarını yarılamış olan muhtar, yıllar önce emekli olmuş bir öğretmendi. Muhtar olmayı ne düşünmüş ne istemişti ama mahallelinin bitmek bilmez ısrarları sonucu emekli koltuğundan kalkmış, muhtarlık koltuğuna oturmuştu. Üstelik iki seferdir mahallenin muhtarlığını yapıyordu Tahsin öğretmen.
Büyük park içindeki muhtarlık kulübesinin kapısını tam kilitleyeceği sırada akşam akşam birkaç mahalle sakini çıkıp geldi.
“Dur! Dur! Kilitleme kapıyı, konuşacaklarımız var!” dedi malulen emekli uzman çavuş Bekir Bey. Bir ricadan ziyade buyruk vardı sesinde.
“Hayırdır! Bu saatte ne ziyareti bu?” dedi kapı eşiğindeki muhtar.
“Hiç hayır değil muhtar! Haber vermeden baskın yapar gibi geldik ama… İşin yoksa içeri geçelim… Şu başımızdaki musibeti birlikte konuşalım kirvem!” dedi “bir milyoncu” Salih. Büyük parkın yokuşu onu tıkadığından kurduğu uzun cümleyi zor tamamladı.
Hep birlikte kulübeye geçtiler. Martın soğuğu içeride de hissediliyordu. Muhtar hemen küçük ısıtıcıyı açıp ortaya doğru çekip yaktı. Herkese yetecek sandalye olmadığından, yazları dışarıda kullandığı tabureleri kaldırıldığı yerden çıkarıp buyur etti.
“Artık kusura bakmayacaksınız, uygun şekilde paylaşın” deyip kendisi de koltuğuna geçti. “Ee? Buyrun dinliyorum, nedir mesele?” dedi.
Biraz da kibarlık icabı ilk sözü birbirlerine bırakmak ister gibi bakıştılar. Ama böyle bir nezaketle pek ilgisi olmayan İsmet, bu kısa sessizliği fırsat bilip konuşmak için boğazını temizledi, olmayan elinin üşüdüğünü hissedip ceketini kenarından diğer kolunun altına soktu ve canlı, yüksek tonda konuşmaya başladı. Oysa tam o sırada malulen emekli uzman çavuş Bekir Bey de konuşmaya hazırlanmıştı. Bunu fark etmeyen İsmet, ilk aklına gelenleri söyledi:
“Dert belli muhtar! Çocuklar okuyacak, karınlar doyacak, ev ısınacak diye it gibi kar kış demeden didinirken bir de bu…” küfredecekti, muhtarla göz göze gelince dilini ısırdı: “Bu… Bu hırsızları besliyoruz. Tamam yeni karşılaşmıyoruz bu belayla… Ama ne çare… şimdi mi çoğaldı… arsızlaştılar diyek… Kamburumuz çoğaldı, bu da ağır geliyor, zul geliyor mu diyeyim… Ne dersek diyelim!… Belli ki polis yetmiyor… Biz de artık bir hal çare düşünelim…Akıl akıldan üstündür dedik… Muhtarın aklı çoktur, akıl alalım dedik… Çare bula…”
İsmet kendinden hoşnut daha da devam edecekken malulen emekli Bekir Bey, öyle öfkeli, sert bir şekilde araya girdi ki İsmet cümlesini tamamlayamadığı gibi bundan kendine pay biçti. Yoksa ilk söz hakkını ona yakıştıramamış mıydı Bekir Bey? Yine de üzerinde durmadı.
“Bunlar haddini hududunu bilmeyen insanlar! Hatta ve hatta vatanına, milletine düşman, çökkün, çürümüş insanlar! Bunların haddini bildirmeyi ben gayet iyi bilirim ya… Hele birini… Hepsi de olur. Birini! Birini yakalayayım hele! Bu protezimle döveceğim… Hem de ne dövmek! Bir daha iflah olmamacasına…” diye öfkeyle yapacaklarını anlatmaya başladı malulen emekli uzman çavuş Bekir Bey.
Kaç yılın sonunda ancak yenileyebildiği canım protezinin hayrını göremeden çalınmasına çok bilenmişti. Bir operasyona giderken zırhlı aracın devrilmesi sonucu kopmuştu dizinden bacağı. O zaman takılan proteze pek alışamasa da artık bir parçası olmuştu. Yenisinden ise çok memnun, herkese gösteriyordu. “Şükür, çok şükür, çok rahatım. İstesem koşarım bile” derken şimdi ondan olmakla kalmamış, ikinci el hantal, beter mi beter bir proteze kalmış, üstelik kendi cebinden para ödemek çok da zoruna gitmişti. O yüzden bunu milli bir onur meselesi olarak görüyor, öfkesini hiç dindiremiyordu. Karakola da bu sebeple gidip hususi olarak komiserle görüşmüştü. Bu bir hırsız değil, bir haindi ve mutlaka yakalanıp en ağır cezayı almalıydı. Bu hain yakalanır ama protezi bulunmazsa komiser onu kendine vermeliydi, konuşturmayı iyi bilirdi…
Malulen emekli, yeni protezini çaldıran Bekir Bey’in sözlerinden, öfkesinden etkilenenler, geliş nedenlerini unutup hırsız yakalamaya, bilhassa kendi elleriyle denk gelirse cezalandırma hevesine kendilerini kaptırmış konuşuyorlardı. Her biri bir yerden “asıl ben elime geçirirsem” yarışı içindeydi. Muhtarsa şaşkın onları dinliyor, sakinleşmelerini bekliyordu.
Bu şiddet fantezisi sürerken “bir milyoncu” Salih’in dikkatini çeken başka bir şey oldu. Akşam karanlığına bakan pencerenin önünde biri duruyordu. Kesinlikle bir insandı ve gizli gizli içeri bakıyordu. Salih o anda bu karaltıyı hatırladı. Geçen gece dükkânına giren baştan aşağı simsiyah giyinmiş hırsızın kamera görüntüsüyle aynıydı işte! Belki burayı da soymayı ummuştu ama faka basmıştı işte! Onu bulmuş olmanın yüksek adrenalini ile çarpan kalbini ağzında hissetti ve kaçırma korkusuyla bağırdı oradakilere:
“İşte! İşte hırsız orada! Aha da pencereden bize bakıyor! Kirve koş! Ayağıyla gelmiş buraya, kaçırmayalım, koş!” diye kapının dibindeki lokantacı Orhan’a işaret etti.
Muhtar dışında herkes, başta lokantacı Orhan olmak üzere hücum emri almışçasına fırladılar dışarıya ve neye uğradığını anlamayan karaltının tepesine bindiler.
Aldığı ani darbeler altında çaresizce yalvaran hırsızı muhtar kurtarıp kulübeye soktu ve o zaman kim olduğunu anladı; anlamasıyla da çıkıştı onlara:
“Ne hırsızı be! Delirdiniz mi siz?” dedi. “Herkes sakinleşip otursun! Geç oğlum sen de benim yerime masaya…”
Lokantacı Orhan, attığı sert yumruklardan sızlayan elini sallayıp:
“Polisi arıyorum. Şimdi görürsün sen!” dedi, bütün iş bitiriciliğini takınmış halde.
“Ara, ara! Gelsinler de hepiniz hakkında adam dövmekten tutanak tutsunlar” deyince hepsi afalladı.
“Hadi ara! Ambulansı da ara! İki dakikada ne hale getirmişsiniz! Dua edin sadece göründüğü kadar olsun” derken küçük ecza dolabından pamuk, tentürdiyot çıkardı.
Bekir Bey, hangi ara çıkardığı belli olmayan protezi elinde oturmuş, oturduğu yerden muhtara çıkıştı:
“Muhtar! Muhtar! Tamam, sen başımızın tacısın ama nasıl bu deyyusun…”
“Sus Bekir! Sus! Ne yaptığınızın farkında değilsiniz! Hırsızmış! Nereden belli?!”
“Ya kirvem valla hırsıza benzettim. Yemin olsun geçen gece kameralardaki karaltının tıpatıp aynısıydı gördüğüm…”
“Salih! Gözünü seveyim, karaltıya benzettim ne kardeşim?! Kameradaki karaltı, penceredeki karaltı mı tüm delilin? Böyle şey mi olur? Oğlum kalk hastaneye gidelim, elin yüzün kan içinde kaldı… Şikayetçi olursan da merak etme ben sana şahitlik yaparım.” dedi muhtar.
Bu şaşkınlıktan ilk çıkan yol işçisi Rıza oldu. Muhtarı herkesten daha iyi tanıdığından içindeki ses “Eyvah! Koca bir hata yaptık!” diyordu.
“N’oluyor Tahsin hocam?” dedi, sonuçta muhtar onun öncelikle öğretmeniydi, üzerinde çok emeği vardı. “Hocam, sen bu arkadaşı tanıyorsun kanımızca… Bu sebepten de…”
“Tanıyorum tabii! Ne hırsızı! Eşini, çoluğunu çocuğunu da tanıyorum, sandığınız kişi olmadığına da kefilim!” Orhan’a döndü, gözlerinin üstünden sertçe baktı “Ne yaptın aradın mı polisi, ambulansı?” dedi.
Lokantacı Orhan, önce “Hırsız!” sonra “Hırsız değil” ikilemi arasında kalıp karman çorman olmuş kafasında, muhtara bir yanıt arıyordu.
“Şey… Aradım mı? Yok aramadım! Geri kapadım, sen öyle diyorsan bilemedim… Arayım mı yani… Ne diyorsunuz ben anlayamadım ki?”
“Ya ben sizi aklı başında insanlar bilirdim… Nasıl bilip bilmeden… Tövbe tövbe…”
“İyi de muhtar, kapı dururken öyle sinsi sinsi içeriye bakmak ne? Hırsız değilse bile onda da kabahat var işte!” diyerek ısrarcı oldu malulen emekli Bekir Bey, protezini daha yeni takmış olmanın rahatlığıyla…
“Aklım almıyor! Ya siz esnafsınız!.. Salih? Orhan? Nasıl böyle rahatça suçlar, suçlamakla kalmayıp bir insanı bu hale getirirsiniz? Peki Bekir Bey, sana ne demeli!.. Kendi kendinizi doldurdunuz, sonra ilk çığırtkanlıkta… Huraa! Ya sen Rıza? Sen benim öğrencimdin! ‘Bu adam benim elimden geçti’ derdim… Yazık! Yazık! İsmet?!…”
Ona baktı ve sustu. İsmet çoktan köşede gözlerini yere dikmiş, dayak atan değil de dayak yiyen gibiydi. Yine içine kapanmıştı. Birkaç yıl olmuştu çalıştığı fabrikada elini makineye kaptıralı… O gün makine hemen durdurulamasaydı belki bütün kolu, hayatı da gidecekti. Kolu kendinde kaldı ama artık hiçbir şey eski yerinde kalmadı. Muhtar, şimdi sıra ona gelince sözüne devam etmemişse bu acıdığından değildi, şu an ne söylese duyup duymayacağına emin olmamasındandı…
Lince uğrayan adam sonunda suskunluğunu bozdu:
“Tahsin hocam, benim yüzümden ne canını sık ne kimseye gönül koy… Haklı sayılırlar… Keşke içeri girseydim… ya da… ya da geçip gitseydim. Belli, herkesin canı burnunda… Şikayette bulunmayacağım… hem kanamıyor artık, kalkayım…” dedi. Sesi oldukça sakindi ve her sözünü seçerek kullanmıştı.
“Gel, beni dinle hastaneye gidelim bir baksınlar” dedi muhtar.
“Sağ olasın… Hiç lüzumu yok… kanamıyor bile artık… iyiyim… Ev yakın, biliyorsun benim kız hemşirelik okuyor liseyi, ona baktırırım ben…”
“Böyle de olmadı… Ne yapsak? İyiysen, kal bizimle. Senin de bildiğin şeyler için gelmişti arkadaşlar, bu hırsızlık olayları… Kal, mutlaka diyeceklerin olur… Arkadaşlar da mahcup zaten, özür diliyorlar değil mi?” dedi muhtar onlara dönerek.
Rıza ile Salih hemen “Tabii! Tabii!” dediler aynı anda. Yol işçisi Rıza, Salih’in kolunu dürtüp laf atmayı da ihmal etmedi:
“Kirve Salih!” dedi kinayeyle, “Allah da seni bildiği gibi yapsın! Nasıl ateşledin hepimizi! Asfalt gibi sıvandık adama! Bana da tüh olsun! Ayıp ettim affet!”
“Ya inan olsun kirvem, benzettim, o anda aklım başımdan gitti” diyen Salih, hırsız sandığı adama bir açıklama yapma niyetiyle mahcup baktı:
“Elbet anladım… Sen başkasısın… Ama kardeş, o şerefsiz mahvetti beni… İnan olsun mahvolmuş bir adamım! Dükkana yeni getirttiğim malların daha paketini açmamıştım, hepsini almış gitmiş! Tahsin muhtarım sana kefilse başka sözüm olmaz… Beni de bilir muhtar! Kötü bir adam belleme sakın…”
Eski işçi, yeni işportacı İsmet, muhtarın yerinde oturan adama doğrudan doğruya gözlerini çevirip ilk kez baktı. Silinse bile izleri duran kurumuş kanın yüzde çizdiği yolu izledi. Lince uğrayan adamla göz göze gelince kaçırdı bakışlarını, olmayan elini daha bir koynuna soktu ve;
“Benim muhtara itimadım tam. Kusura bakma, en iyi ben anlarım seni” dedi ama aslında bunları o kadar kısık bir sesle söylemişti ki neredeyse duyan olmamıştı, kendisinden ve lince uğrayan adamdan başka…
“Tamam arkadaşlar, hepinizi anlıyorum. Şimdi müsaade… Doğrusu benim kalkmamdı. İşten geliyorum, yorgunum. Hocam hiç engellemeyin, kefilliğiniz hastanede atılacak birkaç dikişten çok daha iyi edici benim için… Ne zamandır kimse bu kadar canı gönülden inanmamış, savunmamıştı. Bunu asla unutmayacağım. Hadi herkese iyi akşamlar, umarım tez elden kurtuluruz, bu bela defolur başımızdan…” dedi ve baştan bu yana hiç bozmadığı sükunetiyle çıkıp gitti.
O çıkar çıkmaz lokantacı Orhan:
“Bak böyle ayakta görünce hatırladım bunu!” dedi. “Bir iki benim oraya ailecek geldiler. Karısı, iki çocuğu; kızı büyük, oğlan küçük dimi? Evet, evet, hatırladım, efendi bir adamdı. Vay be Salih. Ne iş açtın başımıza?!”
Kendinden beklenmeyen bir kızgınlıkla lafa girdi Salih:
“Hadi ordan! Şimdi mi hatırladın? Tek kabahatli ben mi oldum yani? Adama tutalım, kaçırmayalım dedim. Seninle Bekir Beyin maşallahı var! Bilemedim bir cinayete teşebbüs edeceğinizi!” dedi.
“Ya tamam! Olan oldu” dedi Bekir Bey.
Daha önce hırsızı yakalarlarsa nasıl cezalandıracaklarını anlatan bu adamlar birbirleriyle münakaşayı kesip bu kez kendi masumiyetlerini, karıncayı bile incitmekten korkan bir adaleti nasıl benimsediklerini anlatmaya başladılar. Her şey canlarını yakan bu hırsızlık musibetindendi, masumla günahkarı seçenlerin gözlerinin ayarı onlar yüzünden bozulmuştu. Yoksa böyle davranacak insan mıydılar…
Bu sırada suskun kalan muhtar ve İsmet’ti yalnız… Ancak bu birbirini aklayan konuşmalardan sıkılan muhtar, onları daha affetmediğini gösterircesine:
“Tamam, yeter! Niye geldiniz, ne yaptınız, ne tartışıyorsunuz! Hadi! Hadi evli evine! Gidin artık.” dedi.
Ama kimse yerinden kımıldamadı. Bugüne dek hiç onlara gönül koymamış “Hadi gidin” dememişti muhtar. Çok hatalarını, kabalıklarını, yanlışlarını da görmüş ama “gidin” dememişti… Kimdi bu adam? Nereden, nasıl bu kadar emin olabiliyordu? Bu devirde kim kime böyle kefil olur, safında dururdu? Ama adama yaptıkları her şeyin üstüne bir de “kimdir, muhabbetiniz nereden geliyor” diyemiyorlardı. Muhtar da kendiliğinden bir şey demiyordu işte…
“Kirvem” dedi Salih, o bas bariton sesten yumuşak bir tını çıkarmaya çalışarak, “kirvem, kusura bakma… bunca yıldır tanışırız… kusur insana aittir… Haklısın, ettiklerimizi etmeyeydik iyiydi. Sana da ayıp ettik farkındayım… Ama gönül koyduğunu bile bile nasıl gidelim?”
“Peki ne dememi bekliyorsunuz Salih? Ya tanımasaydım? Yahut tanıyıp kefil olacak kadar bilmeseydim? Belki, kemiklerini kırıp karakolun önüne atacak, bundan da kendinize kahramanlık çıkaracaktınız öyle mi? Geldiğinizden bu yana sizi dinliyor, izliyorum, hayret ediyorum! Neye hayret ediyorum biliyor musunuz? Şu ya da bu biçimde, düzenin kurbanı olanların kendisinden birini kolayca, öfkesinin, acısının gerçek sebebini tartmadan, sırf tatmin için kurban edebiliyor olmasına…”
“Elbette hırsızlığı aklayacak halim yok… Elbette bir ceza kesilmeli… Ama yüzeydeki yaralarla uğraşarak derinlerde açılmış yaraları sağaltmayı ummak bir akıl işi değildir…
Bana kalırsa iki türlü hırsızlık vardır… iki türlü… Biri sizin aldıklarınızı çalıyor… Diğeri almadıklarınızı da… Siz ilkine karşı pek cevval… İkincisine karşı ziyadesiyle müsamahakar…”
Sustu muhtar. Deminden beridir sözlerinin arasına dua okur gibi karışan mırıltılar iyice dikkatini dağıtmıştı. Mırıltıların geldiği yere doğru baktı.
Eski işçi, yeni işportacı İsmet’ti mırıltının kaynağı. Elini kaybettiği o zamandan sonra bir de bu huyu edinmişti; kendi kendine konuşmak… Dıştan uyarılar nafileydi, adeta başka bir mekanda ve zamanda yaşıyordu sanki ve orada kendiyle, canını yakanlarla tekrar tekrar dövüşüyordu. Bazen durmaksızın küfür savurmaya başlar, bazen de neleri neleri harmanlamış, biriktirmişse artık, dilinin ucuna gelenleri arızalanmış bir makine homurtusu misali dökerdi… Mırıltılar giderek berraklaşıyor, en sade halini alıyor sonra tepeden hızla yuvarlanan taşlar misali sözcükler çarpışa çarpışa, birbirinin üzerinden atlaya atlaya düşüyor, düşüyordu… Kulübedekiler hiç ses etmeden, kendiliğinden susmasını, geri dönmesini beklediler.
İsmet’in konuşmasından anlaşılabilenler kabaca şöyleydi:
“Hırsız kim? Kim? Ben biliyorum kim! O patron beyefendi! Şerefsizi! Elimi çaldı… tazminatımı, işimi çaldı!… O beyefendi ya… Ben kim?! Köpek! Kim alır işe? Ama o? ‘Büyük iş adamı!’ ‘Büyük adam…’ Vergi vermez, diyet vermez… Kanun o! hayırsever ya… Gelsin vekiller, gitsin bakanlar… Ödül vermişler bir de!
Ben? Köşe bucak kovalanan köpek!… Ne ihtiyacım var yemeye, içmeye, işe… Zabıta, polis, esnaf… Hepsi beni görüyor… alın elimden tezgahı, malı… Benim ne ihtiyacım var? Ben kim? Köpek! Her gün eşekler gibi çalıştırır, çıkışta donumuza kadar aratırdı. Ama ben çalmadım… Hiç çalmadım! O çaldı, o!
Lanet olsun bana! Sana sadık köpek gibi kaldığım günlere lanet! Ben sattım onları! Yoksa getireceklerdi sendikayı… Görecektin gününü… Sana inandım, onları sattım… Sen? Sen elimi çaldın! Bilerek yapmışım… Ben bilerek elimi ha? Şerefsiz! Ben sattım arkadaşları… Kafama s—yım… Sana lanet olsun!
Bu adamın da günahını alalım durduk yere. Dur! Ona bir hediye yapayım… Çocuğuna oyuncak falan… Çocuğu varmış… Biri küçük, kızı büyük… Kinlenmesin! Haksızlığa uğrayan mutlaka kinlenir… Hırsızmış! Hırsız kim, bir tek ben biliyorum! Fabrikaları kadar büyük, banka cüzdanları kadar büyük beyefendi şerefsizlerini ters çevir… Çevir çuvalı… dışından göremezsin çevir… İşte, ben görüyorum, elim orda! Polis görmez… hakim de görmez… onlar beni görür… Ben kim? Köpek!
Adama ayıp oldu. Muhtara da ayıp mı oldu? Muhtar iyi adam! Ben vurmadım ki… Hiç vurmadım!… Vurdum mu ki?!…
Çocuğa oyuncak bakayım… kinlenmesin!.. oyuncak iyi…”
İsmet, gittiği yerden döndü. Herkesin ona baktığını gördü. Uyandığı sessizlikten ve bakışlardan hiç hoşlanmadı. Yoksa yine denildiği gibi sesli mi konuşmuştu? Kendine kızıp onlara çıkıştı:
“Ne duruyorsunuz be! Konuşsanıza! Ne yapacağız?” dedi, konunun nerede kaldığını hatırlamaya, anlamaya çalışarak.
“İsmet, çık biraz dolaş istersen ha? Ya da hepimiz kalkalım… Nahoş şeyler yaşadık, hepimiz daraldık… Hadi!” dedi muhtar, içinde hiçbirine karşı bir kızgınlık, kırgınlık kalmadığını hissettirircesine…
“Yok, yok! Siz söyleyeceksiniz hocam, kimdir bu arkadaş! Madem bir yanlışımız oldu, ben bunun altında kalmam…” dedi İsmet. Böylece herkesin aklında olan soruyu sormuş oldu.
“Ne anlatayım? Sizin, benim gibi bir adem işte!.. Yukarılardaki depoda paketleme işinde çalışıyor. Bir yıldır bu mahallede ikamet eder. Dünya küçük işte! Meğer karısı benim öğrencilerimdenmiş. Kendi hallerinde mazbut insanlar işte…
Evvelsi gün aynı dertle o gelmişti. ‘N’olacak Tahsin hocam! Ben bu hikayeyi biliyorum. Hep aynı şeyi yaşamak mı var kaderde’ demişti.
Ben de kader, yalnız ve öğrenemeyen, öğrendiğine de cesaret edemeyenler için hep aynı tekrardır, demiştim.”
İsmet bununla yetinmedi: “Yani? Kim, nasıl biridir? N’olmuş? Ne hikayesi yaşamış?” dedi.
Muhtar hepsine tek tek baktı. Ciddi bakışlarında saklayamadıkları bir merak, kıpır kıpır gözbebeklerinde oynaşıyordu. Merakın göz hapsinde, anlatmadan buradan kalkamayacağını anlaması uzun sürmedi.
“Hadi muhtar! Sanki birbirimizi hiç tanımıyoruz! Ben bile merak ettim düşün yani!” dedi malulen emekli Bekir Bey. Aslında içinde insan hikayelerine en meraklı olandı ama daima ilgisizmiş gibi görünmeyi tercih ederdi. Bu sefer yekten merakını açık etmişti.
Fakat muhtarın içi rahat değildi. Bir hikayeyi anlatmak öncelikle onu yaşayanın hakkıdır, diye düşündü. Hele başkasının hayatını, düşüncesini ondan habersizce açığa vurmak?… Peki, hiçbir şey anlatmayarak, geçiştirerek zaten haksız bir ithama uğramış birini kendi elleriyle daha beter etmiş olmayacak mıydı?
Biraz zaman kazanmış olmak için Rıza’dan çay için su kaynatmasını istedi ve gözü saate takıldı. Yedi olmuştu. Aklına sabahki bir mesele geldi. “Acaba en son ne karar verdiler” diye düşündü. Sonra, “Benim kararımı biliyorlar, her şey onlara bağlı. Nasıl olsa yolları buradan geçecektir” diye bunu aklından çıkardı. “Bir yerden başlamalı… Bir yerden…” diye tekrarladı içinden. Rıza, sıcak su içine attığı poşet çaylı fincan bardakları dağıttı.
“Demek dinlemeden kalkmayacaksınız! Madem burada olan burada kalır… Peki…”
Onları memleketlerinden buraya getiren rüzgar da bir hırsızlık hikayesi esasında. Yeni taşındıkları bir gün davet ettiler, gittim. Buraya taşınmadan evvel başlarına geleni o zaman ayrıntılarıyla dinledim.
Hediyelik biblo yapan küçük bir atölyesi varmış eskiden, kendi yağlarında kavrulur giderlermiş. Önce ekonomik kriz çalmış kapılarını… Mecbur, bir iki çalışanı çıkarıp yerlerine aile fertleri geçmiş. Herkes gibi o da, devlet büyüktür, bir çaresi bulunur, bulana kadar ayakta kalmalı, demiş. Bankadan biraz da kredi çekmişler.
Ama sonra hiç beklenmeyen bir şey olmuş. Tüm ilçede birden bir hırsızlık baş göstermiş. O güne kadar görülen ufak tefek hırsızlıklar gibi değil… Hani sanırsınız koca memleketin hırsızları birleşmiş, sözleşmiş oraya çöreklenmiş… Çöreklenmiş de niye?…
Mahalle bir altın madeninin üzerine kurulu olsa, ona geldiler, diyecekler. Yahut yastık altında külçe külçe altınlar var, kokusunu aldılar deseler… O da yok… Hepsi bizim gibi… Dükkanlar bankalardan kredi almazlarsa dönmüyor, aldıklarında ise bankaların faizine çalışıyorlar… Dükkanı olan da yakınıyor olmayan da… İşçinin aldığı üç kuruş kendini doyurmuyor… Hırsızlar bu evlerde, dükkanlarda ne bulacak ki çöreklenecek diyor insan değil mi? Ama öyle değil işte… İster buna hırsızın marifeti deyin, ister insanın aklını yayan bırakan bir esrar… Döne döne soyulmaya başlamışlar…
Hırsızların hırsızlıkları da öyle bilinen türden değilmiş. Girdikleri ev, dükkan… ne varsa öyle her şeyi bir defada yüklenip götürmüyorlar… ama her seferinde öncekinden daha fazlasını da almayı ihmal etmiyorlarmış… Kameralar takılmış, alarmlar kurulmuş, devriyeler atılmış, şikayetler… tutanaklar… Yok… Ne fayda!
Aksine yakalanan hırsızlar da olmuş. Ancak… hırsız yakalandı müjdesinin akşamına sabahına varmadan bir hırsızlık, bir hırsızlık daha… Nasıl oluyor da her seferinde hırsız yakalanmışken soyulmaya devam ediyorlar… Nasıl oluyor da yakalanan hırsızdan sonra çalınanlar yerine gelmiyor da eksiliyor… Hatta hırsızın biri yemin etmiş: “Ben girdiğimde alacak bir şey bulamadım da çıktım.”
Sonra akıllarına bir şey gelmiş.
Acep yakalandı denilen hırsız hiç yakalanmıyor, kendilerine mi öyle deniliyor? Yoksa o hırsız, gerçek hırsız, kendilerinin hırsızı mı değil… Olur mu, olur!
Bunun üzerine “hırsız yakalandı” haberi geldiği anda soluğu karakolda almaya başlamışlar. Toplanıp toplanıp karakola, hırsız görmeye gitmişler. Gerçekten yakalanmış mı, yakalanmamış mı? Yakalanan kendi hırsızları mı, değil mi?
Nasıl anlayacaklarsa işte…
İlk başlarda ahalinin bu güvensiz tavrına kimse ses çıkarmamış; “Hadi gözünüz aydın” diyerek kollarından bağlanan hırsızları seyre çıkarmış. Hırsızların hırpalanmış, zavallı görünüşlerine bakmışlar… bakmışlar… ama ne intikam duygusunu tatmine yaramış ne de kurtulduklarına dair bir barış filizi yeşertmiş içlerinde…
“Bunlar mı yani?! Bizi canımızdan bezdiren, soyan, soğana çeviren bunlar mı?!” “Evet! Bunlar!” “Ama öncekiler için de ‘Bunlar’ demiştiniz!” yanıtına karşılık komiser, “Hadi! İşinize bakın, oyalamayın devletin memurunu! Bir de hırsız beğendiremiyoruz! Size hesap verecek değilim” deyip defetmiş gelenleri.
“Bundan sonra hırsız görmeye geleni içeri atarım!” demiş.
Komiser, itibar ve asayiş için daha sert, katı uygulamaları devreye sokmuş. Çünkü ahalinin alaycılığı ve öfkesini dizginlemek lüzumu sübut etmiş. Böylece buna uymayanlar kolluğun nezaketsiz kollarında; nezaretin bir köşesinde soyulanlar, diğerinde kendilerinin olduğuna şüphe ettikleri hırsızlar, birlikte sabahlar olmuşlar bir süre…
Yakalanıp yakalanıp yakalanamayan hırsız vakası kaymakamın da önüne gelince, kaymakam özel bir emirle imamları göreve çağırmış. Soyanda da soyulanda da bir itikat eksikliği olduğuna kanaat getirmiş.
Göreve çağrılan imamlar, her zamankinden daha bir şevkle, ahalinin kimini camilerde toplamış, kimini evinde, dükkanında, tarlasında bulup bir tekini bile atlamadan itikat aşılama görevini ifa etmişler. Kaderin önüne geçilmezlikten dünya mallarına bu kadar tamah etmenin, kıymet vermenin ayıp sayılacağını söylemişler. İsyan etmenin günahların en büyüğü olduğundan sabrın ve şükretmenin bolluk, bereket getirecek kerametine… kıssalar, hisseler, ayetler… Tüm bilgi ve hünerlerini seferber ederken günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Yakalanıp yakalanıp yakalanamayan hırsızlık vakasının hırsızları, bu seferberlikten pek etkilenmemiş olacak ki, vergi memuru titizliğinde onlar da işlerini yürütmüşler…
Yine de öfkenin, alaycılığın yerini bir sükut aldığını kanaat getiren komiser, ahaliyle birlikte imamları dinlemeye gitmiş. Aynı gün Hikmet de imamları dinlemeye gitmenin artık bir anlamı kalmadığına inanarak komiserin umudunu kıracağından habersiz, imamdan evvel söz almış:
“Hoca efendi! Bugün ben konuşacağım.” demiş. “Haftalar aylar oldu derde bir akıl, çare dedik ama bize bildiğimiz dini; din, devlet, millet sevgisini, saygısını anlatıp durdunuz. Allah razı olsun! Ancak bu işte bir tuhaflık var. Bize yönelik sevgi, saygı nerede? Yoksul bırakılmamızda, soyulmamızda nasıl bir sevgi, saygı vardır? İtikadımız gereği halimize dayanmamızı, şükretmemizi istiyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, şükretmemizin kerameti ve bolluğunu bu bizim dışımızdakiler yaşıyor.
Bizim hayatımızınsa tam ense köküne yapışmış bir kanamalı kırım-kongo kenesi var. Onu çıkarmak gerek ama siz kötü yola saparsınız diyorsunuz… Oysa bundan daha kötü ne var? Çünkü artık yaşama imkanımız yok. Ateşli, ağrılı bir ölüm gözlüyor bizi… Ne zamandır bu haldeyiz. Hani diyorum, biri ölürken eve hoca çağrılır… Yoksa siz bize çağrılan o hoca mısınız?
Daha bir şey demiyorum… Hadi selametle…” deyip orayı terk etmiş Hikmet.
“Keneyi nasıl çıkaracağımızı diyen yok, fatiha okumaya çağrılan çok” homurtularıyla başkaları da onu takip etmiş.
İşte o zaman komiser, çıbanın başı diye mimlemiş Hikmet’i. Ondan mütevellit takibe aldırmış ama Hikmet’in çıbanlıkla çıbanbaşılıkla işi yok.
Bu kez de kolluktan, imamlardan bulamadığı şefaati kapılarda aramaya başlamış Hikmet. Nerede sözü geçeceğini, yardımı dokunacağını umduğu bir yetkili, bir baş varsa, o kapıyı çalmış. Nerede ne kadar parti varsa; en büyüğünden küçüğüne, milliyetçisinden muhafazakarına, başkanından vekillerine, odalardan derneklere kadar… çalmadığı kapı, yazmadığı dilekçe, “efendim” demediği adam kalmamış. Her biri için araya bir tanıdık bulup sokmak, randevu koparmak, makamında bulunmak, görüşmek kolay iş mi?!..
Muhalif olanlar meseleyi iktidarın iş bilmezliğine; iktidarda olanlar muhaliflerin kendini bilmezliğine, dış güçlerin oyununa atmış… Muhalifler, oy sözü almanın hevesinde; “yakında biz gelince bu dertler kalmayacak” demiş, “sandığa gidince bunu unutmayın aman sabır.” Hükümet olanlar, “eee, senin kaydın yokmuş, hemen sana bir kayıt açalım. Biz bu işin peşindeyiz, bunlar önemsiz, geçici dertler… Evvelallah devletimiz büyük, sıkıntıya mahal yok” demişler.
Gittiği her yerde yalan yok, hoş karşılanmış, çayı çorbası gelmiş, elleri sıkılmış, sırtları sıvazlanmış, sözler verilmiş, vaatler sıralanmış, “bize güvenin” “sabır” deyip gönderilmiş.
Bu işi çözecek hep daha büyük bir kapı vardır, düsturuyla yola çıkan Hikmet’in gösterdiği derviş sabrı; bir gün gençlerin alaycılığına çarpınca eğilip büzülmüş, utanarak hırkasının yeninden aşağı süzülüp onu terk etmiş. Artık kendini durduramayan Hikmet, ağlamaktan ağzı dolaşık;
“Görmüyor muyum ben, hiçbirinin umuru değil hırsız, onlara uğramamış bile… Ama ne edeyim, bize başka yol öğretmediler. Her yolun da başını tutmuşlar… Gittiğim, gideceğim yerin de, benim de…” diyerek dövünürken başkaları da toplanmış başına. Teselli etmeye, çöküp kaldığı yerden doğrultmaya çalışmışlar.
“Ya bırakın! Teselli olacak hal mi var? Bu partiler de imamlar gibi… Takatimiz kalmadı diyorsun; sabır, şükür diyorlar…
Yahu, herkes bankaların kıskacında, tepemize çöktü çökecekler… Kiralar, vergiler, borçlar… Hangi birini sayayım, hangisini hangisiyle kapatayım? Bizi geçtim, çocukların boğazından kesecek ne kaldı?
Bana üye ol dediler hepsine üye oldum. Belki devlet-i aliyenin aliyenlerinden birine ulaşırım diye… Belki yukarının yukarısından biri kalmıştır çözecek diye… Dert yalnız benim mi ki alay ediyorsunuz… Varsa bir yol, siz deyin ben yapayım…”
Dökmüş de dökmüş içindekileri…
Gençlerden biri: “Hikmet abi” demiş, “Yani sen buradaki herkes, bakanlara ulaşılırsa çözülür mü sanıyorsunuz? Buraya gelip görürlerse mi diyorsunuz? Eğer inandığınız buysa o iş bizde!” demiş.
Hala alay edildiğini sanan Hikmet, “Yeter! Bizim tanımayıp sizin tanıdığınız kim olabilir? Bari bu kadar uzatmayın alayı…” demiş.
“Yoo, bizim ne tanıdığımız olacak! Ama madem inancınız bu, görün, bakan değilse de adamları gelecek…” sözünü duyanları almış bir telaş, gençler fena şeyler yapacak diye… “Aman siz karışmayın bir de bizi hapishane yollarına düşürmeyin…”
“Peki” demiş gençler birbirine bakıp “Kavga gürültü, yürüyüş mürüyüş yok…”
Peki ama ne olacak? Nasıl olacak?
O günün akşamı Hikmet’in evine gelmişler.
“Biz bir yol daha düşündük” demişler, “Şu sosyal medya gücünü bir de biz kullanalım. Herkese duyurup yanımızda olup çağıralım… devamına sonra bakarız…”
Hikmet önce “Ee, ben de kapıları bu yüzden çaldım ya, olmadı ya…” diye itiraz edecek olmuş, sonra, “Peki” deyip boyun eğmiş.
Birkaç gün sonra mahallede, birbirinden çeşit görünüşleriyle tuhaf kılıklı insanlar, sağda solda ellerinde telefonları, selfie çubuklarıyla dolaşır olmuş. Kimdir, nedir, niye gelmişler derken bir fenomen akınıyla karşılaştıklarını anlamışlar. Fenomenlerin kimileri adeta macera peşinde ve en çok merak ettikleri şey de “Bu gece soygun olur mu, olursa neresi olur?”
Hikmet de ahali de bunların kendilerine nasıl bir yardımı dokunacağını pek kestiremeseler de “akışa bırakmışlar”… Sonunda Hikmet kararını vermiş, bunların kafa başka kafa… Kimi beş yaşındaki çocuğun sorabileceği sorudan ötesine geçmiyor; kimi kendinin hiç cesaret edemeyeceği sorgulamayı yapıyor; kimi hırsızın hırsızlığını canlı canlı takipçilerine seyrettirme heyecanıyla pusu yeri arıyor, yardım istiyor; kimi karakolu, belediyeyi, kaymakamı hashtagliyor; kimi domatesi, biberi kokluyor, organik ürün peşinde, şehir dışına paket servis var mı diye soruyor; kimi sinemacılığa soyunuyor, esnafı oynatıyor… Hepsi kendince, meşrebince konuyla ilgileniyor, kendi yöntemiyle kasabanın gizemini piyasaya çıkarırlarken bu gözde ilçenin devletçe sahipsiz bırakıldığı noktasında ortaklaşıyorlar.
İçlerinden biri Hikmet’in kapı kapı dolanma hikayesini mizahlaştırıp, bütün o etkili ve yetkilileri alaya alan videoları sosyal medyada yayınca, başlamış bir sahiplenme modası… Sosyal medya kısa zamanda benzer videolarla dolup ortalık kasabanın esrarıyla çalkalanmış ve bir istifa talebi yükselmiş…
Hikmet’i mimleyen komiser, hemen bu yaygaranın baş sorumlusu olarak Hikmet’i karakola çekmiş. Tesadüf, o gün savcı ve hatta kaymakam bile karakolu ziyaret ediyormuş; hazır baş şüpheli de oradayken “biz de bir nasihat edelim” demişler. Uzun nasihatlerin ardından kolunun altında biraz dava dosyasıyla bırakılmış Hikmet.
Yakalanıp yakalanıp yakalanamayan hırsızlık vakası dört bir yana yayılınca bala üşüşen arılar, sinekler, ayılar, bilcümle mahlukat gibi bu esrarın peşine başka başka fenomenler, maceracılar, gazeteciler, kanallar, öncesinde yüz vermemiş, şimdi sahnede boy gösterme fırsatını kaçırmak istemeyen kendinden menkul vatanseverciler, sağcılar, sosyal demokratlar, solculuğu bir moda gibi üstüne giyinen sağcı devşirmeler gelip gelip yerlerini almışlar.
Analizciler, tarihçiler, araştırma uzmanları da bu yarıştan geri kalmayıp yakalanıp yakalanıp yakalanamayan hırsızlık vakasını; psikolojik, sosyolojik ve de stratejik yanlarıyla mangalda kül bırakmadan masaya yatırmışlar…
Yani “güzide şehrin gözde ilçesi”ne yolu düşmeyen, oturduğu yerden ses vermeyen kalmayınca hükümet sonunda en marifetli müfettişini özel yetkiyle görevlendirdiğini açıklamış. Ortalık bu kadar kalabalıklaşmış, kalabalık bu kadar çalkalanmışken hırsızların en iyisi de bir telaşa düşer elbet!
Müfettişler görevlerine başlar başlamaz gelen ilk haber, birçok kamu görevlisinin yerinin değiştirilmesi olmuş. İkinci haber, bu iş sona erene kadar operasyonun derinleşerek süreceğinin ilanı olmuş.
Karakollar, savcılar, hapishaneler aynı anda iş başı yaparken Hikmet’in içindeki kurtlar da rahat vermemecesine kımıl kımıl kımıldanmış:
“Bunlar geldiğinden beri hiç bizimle görüşmediler. O kadar dilekçe yazdık, hiç aramadılar. Yarın, hırsızlar yakalandı, sonra bitti deyip tası tarağı toplar giderlerse her şey boşa düşer… İnşallah biz görüşene kadar hırsızlar yakalanmaz! Aman yakalanmasınlar!” demeye başlamış.
Ama üçüncü haber hemen gelmiş: “Operasyon sonuç veriyor, çeteyi büyük oranda çökerttik.”
“Eyvah!” demiş Hikmet, “vakit kalmadı, kapıya dayanmalı en iyisi…”
Aynı caddede yan yana olan karakolla kaymakamlığın yolunu tutmuş. Oraya vardığında ne görsün, kasabanın bütün soygun mağdurları da karınca gibi yığılmamış mı! Kalabalığı omuzlaya ite kaka en öne geçmiş. “Hırsızları isteriz” diye bağıranlardan bulduğu boşlukta:
“Müfettişler bizimle görüşsün artık! Başmüfettişi görmek istiyoruz” diye bağırmış.
“Biz hırsız yakalandı sözünü çok duyduk, çok gördük yakalanan hırsız! Ama kimse yoksulluğumuzu görmedi, kimse halimize çare üretmedi, dinlemedi!”
“Müfettişleri buraya istiyoruz!”
Hikmet’i haklı bulan kitle, “Hırsızı istiyoruz!” yerine “Başmüfettişi istiyoruz” demeye başlamış.
“İsteriz de isteriz, başmüfettişi isteriz!”
“İsteriz de isteriz, yoksulluğa çare isteriz!”
Asayişin elden kaçacağını anlayan başmüfettiş, polis barikatının arkasından zar zor ilan etmiş. Önce herkesi sükunete çağırmış. Sükunet olmadan kim kimi anlayabilirmiş… Devletin Kapısında bu taşkınlık olacak işmiymiş… Operasyonu tehlikeye atıklarını görmezler miymiş…
Başmüfettişin güçlü hitabeti kalabalığı tam kıvama getiriyorken; Hikmet yine aradan sıyrılmış:
“Sayın Başmüfettiş, bize hırsız yakalandı dediklerinizin her defasında inandık ama inancımız boşa çıktı. Üstelik zararlarımız bir afet hali gibi çok büyük. Biz artık ortada kalmak istemiyoruz. Bizimle görüşmenizi istirham ediyoruz.” demesiyle kalabalık yine coşmuş:
“İsteriz de isteriz!…”
Başmüfettişin eline bir mikrofon bulup tutuşturmuş çiçeği burnunda komiser. Yeniden sükunet demiş… Huzurla evlerine dönmelerini istemiş… Zararlar için ayrıca çalışma başlatılacağını söylemiş… gerekli görülürse herkesle teker teker görüşeceği sözünü araya sıkıştırmış… Amma… sadece kuru sözlere karnı doyan kalabalık, “Şimdi! Şimdi!” diye tutturmuşlar… O gece başka başka karakolların nezarethanelerini; hırsızlar, müptelalar değil, bu sükunetten anlamayan “düzen bozucular” doldurmuş.
Hikmet de dahil çoğu tutuklanmış ama uzun sürmemiş, bir kaç haftaya bırakılmışlar. Ne tuhaftır ki, bu zaman zarfında bir çöp dahi eksilmemiş kasabadan… Müfettişleri de gören eden olmamış…”
Muhtarın bu uzun anlatımını bir hafiye edasıyla dinleyen malulen emekli uzman çavuş Bekir Bey, aradığı ipucunu yakaladığını düşünerek:
“Yani muhtar, şimdi bu ne iş? Hikmet de Hikmet dedin, tuhaf bir yerde sustun… Yoksa Hikmet’in hırsızlarla bir ortaklığı mı çıkmış? Hikayelerde olduğu gibi hayatta da hep ters köşe oluyor insan! Neler neler gördük biz!”
“İlahi Bekir Bey!” dedi muhtar, “Neler geliyor aklına! Peki sonunu da dinle o zaman…”
“Düzen bozucular” düzene döndüğünde, müfettişlerin kimseyi görmeden, zararlarla ilgili bir şey yapmadan gittiklerini, hiç ummadıkları kimselerin de hırsızlık şüphelisi olarak gösterildiğini kalanlardan dinlemişler.
Ben de o zaman merakla sormuştum: “Yani bunca kargaşa, çaresizlik, hırsızlık sona erdi mi?” “Hayır! Asıl vurgun sonra gelmiş. Bankalar ardı ardına hacze çıkmışlar. Evler, dükkanlar tam takır kuru bakır… İpotekli evler, dükkanlar da gitmiş elden. Yana yakıla ipoteği nerden, nasıl kaldırırız derdine düşmüşler… Ama yetmezmiş gibi bir sabah, ellerinde tebliğ kağıdı, arkalarında iş makinaları, polisi, zabıtası kapıya dayanmış… Bu sefer gelen devlet… Devlet el koyma kararı almış, sokak boyu, tüm mahalle… Karşılık? Karşılık yok!
“Kendimizi yırttık, yerden yere vurduk, ayaklarına yapıştık, makinaların önüne yattık… Bir yanlışlık vardır, itiraz hakkımız vardır, durun dedik… Yokmuş… Yok oğlu yok… Yani anladık, bir devletimiz varmış da bizim değilmiş… Kız istersen ama benim bu işten anladığım bu kadar oldu… Orada artık yaşayamazdık… Gurbete geldik, iş buldum, çalışıyorum ama hala soyuluyorum muhtar, hala aynı şeyler…” deyip bu tuhaf hikayeyi bitirdi Hikmet. Şimdi hepiniz biliyorsunuz. Oldu mu Bekir Bey? Bu ters köşe yeterli mi?” dedi muhtar.
Yalnız, sonun başka bir evveli ve sonu vardı ve muhtar bunu bildiği halde anlatmamıştı… Ama Bekir Bey, daha sonra hafiyeliği sayesinde öğrenmekle kalmayacak, Hikmet’e de anlattıracaktı.
Sonun evvelinde “düzen bozucu” olarak tutuklanan Hikmet, “Yıkıcılar”a komşu olur içeride. Hikmet’in nasıl “düzen bozucu” duruma geldiğini dinleyen “yıkıcılar”:
“Eski bir söz vardır: Efendinin araçları efendinin evini asla yıkamaz. O yüzden ‘hırsızlıktan’ böyle kurtulmayı ummanız boşuna. ‘Keşke böyle olsa. Niye şöyle olmuyor’ derken siz aslında başka bir alemi tarif etmiş oluyorsunuz. İstediğinizle yaşadığınız dünya birbirinin karşıtıdır. Ama yine de sıkmayın canınızı çok kalmaz çıkarsınız fakat ‘efendinin’ sizinle işi bitmedi. O mülksüzleştirmeden duramaz.” derler.
Hikmet, “yıkıcıların” sözünü kehanetini heybesine koymayacak kadar milli şuura sahip çıktığından, o gün kulak asmaz. Ama “kehanet” onlar için hemen gerçekleşir, muhtarın aktardığı gibi ne var ne yok kaybederler. O günlerde Belediye, bu açıkta kalan insancıklara hayırseverlerle sahip çıkıp birer çadır bağışlar. Ancak çevre düzeni ve güvenliği hayırseverlikten ağır bastığından, bir süre sonra boşaltma talimatını gönderir. İşte o günlerde Hikmet, bir kez daha tutuklanır ve “yıkıcılarla” yeniden komşu olur.
“Yine mi düzeni bozalım?”
“Kehanetiniz hemen tuttu! Ama yok, bu kez hırsızlıktan aldılar. Oysa çalmamıştım, ‘şimdi ödeyemiyorum’ diye kağıt bırakmıştım. Kaderde bu da varmış!”
“Demek ‘kehanet’ tuttu diyorsun, oysa kehanet değildi. Ama madem seviyorsun kehanetleri, işte sana asıl kehanet: Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilecektir, mülksüzleştirilenler tarafından. Bu kader birlikte çizilecek ve tüm insanlığın kaderi o zaman tamamen değişecektir.”
Hikmet, bir kağıda bu “kehaneti” tane tane yazar ve çıkacağı güne kadar arada bir seslenip sözün mealini sorar. Neyse ki Hikmet’in şansı yaver gider, hırsızlık şikayeti geri çekilir, yanlış anlaşılma denilir ve salınır. Çıktığında artık orada yaşam imkanı kalmadığından cebinde kehanet, şehri ailesiyle birlikte tamamen terk eder.
Bekir Bey de muhtar gibi Hikmet’in hikayesinin bu kısımlarını kendine saklayacaktır, kurulan dostluğun gereği olarak… fakat “Efendinin araçları efendinin evini asla yıkamaz” sözünü diline dolayacak, anlamı üzerine de Rıza ile sık sık münakaşa edecekti.
Ama şimdi kulübenin içinde mülksüzleştirmeyle biten hikayenin yarattığı memnuniyetsizlik havası esiyordu. Lokantacı Orhan canı sıkkın şekilde; “Vay anasını… Her şey ha?…” dedi.
“İyi de muhtar, ne diyorsun şimdi, hırsızla geçinip gidelim, beterin beteri vardır mı?” dedi Orhan.
“Muhtar böyle der mi?” diye kızdı ona Salih.
“Madem çok biliyorsun, sen söyle ne olduğunu?” diye diklendi Orhan.
“Söylerim n’olacak! Aynıyız Hikmet’le… Sorun bir hırsızlıktan daha fazlası… Öyle değil mi kirve? Neye elimizi atsak, elde kalanı neye umut bağlasak boşa gidiyor…”
Malulen emekli Bekir Bey, cıkcıkladı. Onun da hoşuna gitmeyen bir nokta vardı.
“Bu Hikmet’te bir tuhaflık olduğunu anlamıştım. Gördünüz mü, adam komünist ağzıyla konuşmuş… Şu değerlendirmeye bak!” dedi.
Rıza, Bekir Bey’in bu tutumunu alaya aldı.
“Nasıl yakaladın ama hemen!! Ya, şu musluk biraz bana aksın diye kimler neler neler oldu… Müslüman oldu, hacı oldu, sağcı oldu… Mağdur oldu ya, mağdurlar şaştı kaldı… Hakkını arayansa hain, kafir, düzen bozan oldu… İşçinin zincirlerinden başka kaybedecek neyi var… Bir komünist olmadık. Kim bilir Bekir Bey, belki komünist olmanın vakti gelmiştir…” dedi geri adım atmayarak. Komünist olduğundan söylemedi bunu; inadından ve yeni sendika başkanına, ki kendisi de beğeniyordu onu, kimilerinin “komünist başkan” demesinden…
“Muhtar, müdahale et şu laflara! Asıl ben her şeyimi kaybetmişim de hiç sapmış mıyım?! Maşallah burada zaten herkes komünist olmaya meraklıymış! Ama…!” diye hışımla ayağa kalktı Bekir Bey.
İsmet, onu sakinleştirmek isteyerek “Otur patron! Kızacak bir şey yok…” dediği anda Bekir Bey’in gözleri adeta alev aldı. İsmet’in ona “patron” demesinden zaten hoşlanmazdı, herkesin ortasında “patron” demesi, “komünist ağzıyla” konuşulmasından daha çok kızdırmıştı. Çünkü İsmet’in zihnindeki patronun tüm manalarını gayet iyi biliyordu. Öte yandan İsmet’in işportaya çıkardığı malları gümrükten çok ucuza temin eden Bekir Bey idi. Bunu “iyilik olsun” diye yaptığını iddia etse de “iyiliğin” asıl kazancı Bekir Bey’in olurdu.
İsmet ile Bekir Bey’in gözlerinin buluştuğu noktada sessiz bir kavga İsmet’in geri adımıyla sonuçlandı: “Yani komutanım… Şey… Bekir Bey, kimsenin kötü niyeti yok…” dedi.
“Tamam, oturun artık… Kimse celallenmesin… Koca adamlarsınız… Salih’in dediği doğru… Sorun büyük… Ortak paydalarımız da büyük… Hiddetlenmek yerine birbirimizi, sorunu anlamaya çalışalım.” dedi muhtar arayı bulmayı umarak.
Ama çok konuşmalarına gerek kalmadan kulübenin kapısı pat diyerek açıldı. Nefes nefese kalmıştı Hikmet.
“Hayırdır! Ne bu halin? Birinden mi kaçıyorsun?” dedi muhtar telaşla.
“Haberiniz yok mu?” dedi, nefesi hala düzelmemişti.
“Eyvah!” dedi Salih, elini göğsüne koyup “Yoksa bizim mahalle de mi elden gitti?”
Bundan bir şey anlamayan Hikmet soruya soruyla karşılık verdi:
“Ne elden gitmesi? Başka bir konu mu var?”
“Ne bileyim kardeşim, sen söyleyeceksin.” dedi Salih.
“Bırak kafasını karıştırma konuşsun… Bakma öyle Hikmet, ne diyeceksen de!” dedi muhtar.
“Gelin de bakın! Herkes sokaklara döküldü! Bir ucu görünüyor işte!…”
Büyük parkın içindeki muhtarlık kulübesinden çıktılar, yokuşun başından aşağıya bir sel gibi inen kalabalığa bir süre bakakaldılar. Tencere tavaların çın çın ötüşleri arasında çoğunlukla kadınların sesi geliyordu.
Hükümet İstifa, Halk İktidara!” haykırışları durmaksızın yükseliyor ve yaklaşıyordu. Sokak lambalarının ışığı altında tanıdık yüzleri seçmeye başladılar.
Rıza gülümseyerek:
“Bekir Bey! Bekir Bey! Şu öndekilere bak hele! Tanıdın mı? Seninkilere ne de benziyor! Aa! Yoksa onlar mı?” dedi.
Bekir Bey, “Sen kendininkilere bak!” dedi sertçe.
“Bakıyorum, bakıyorum! Maşallah bir ben yokum! Haydi ben kaçtım, kambersiz düğün olmaz!” dedi. Biraz yürümüştü ki döndü, Bekir Bey’e baktı. “Hadi! Hadi! İşte sana fırsat! Gir koluma! Çorbada senin de tuzun bulunsun!” dedi. Ondan bir karşılık gelmesini beklemeden gidip koluna girdi. Bundan kaçamayacağını anlayan Bekir Bey, ondan destek alarak küçük yokuşu ağır ağır indi.
İsmet, Salih, Orhan… Üçü de kendi eşleri, çocukları, tanıdıkları var mı diye görmeye çalıştı. Orhan: “Benimkiler de var sanmıştım ama… neyse ki yoklar.” dedi.
Salih, “Onlar yoksa sen varsın kirvem!” dedi. Onun isteksizliğini anlayıp “Bugün kaçmak yok!” dedi.
İsmet’se daha orada sloganlara dahil oldu. Kim gelmiş, kim gelmemiş diye hiç ilgilenmeden, uzun zamandır beklediği buluşma gerçekleşmiş gibi hafiflemiş halde hızlıca indi yokuşu.
En son kalan muhtar ile Hikmet’ti.
“Herkes seni sormuş Tahsin hocam. Hatta sen olmadan yürümek istemeyenler çıkmış. Ama kadınlar kızmış; ‘Biz yürüyeceğiz! Gelen gelir’ demiş.” diye anlattı Hikmet.
“Toplantıya mı katıldın?”
“Yo, o sırada ben dikiş attırıyordum. Sevgi! Eşim anlattı.”
“Görüyor musun kadınları! Erkekler de burada öyle mi böyle mi diye oyalansınlar! Neyse… Ateş yakmasalar da yakılmış ateşe nasıl gidiyorlar bak!” dedi muhtar, her şeye rağmen hayattan, insandan memnun, umutlu…
“Hayatın kendisi bir tuhaf hikaye, kurguya ne hacet!” dedi içinden kalabalığa karışırken…
Önsöz Dergisi 59. Sayı

