Kuşkonmazları Parçala, Pencerelere Özgürlük

Kargalar dün gece daha önce duymadığım bir gürültü çıkarıyorlardı. Tüm şehir uyanmış olmalı. Pencereden baktım. Gagalarında küçük dal parçalarıyla hep birlikte nehir yönüne doğru uçtular. Yuva yapmak için mi? Yoksa bir şeylerin üstünü örtmek için mi? Bilemedim. Sonra bir sessizlik oldu. Yolcusunu uğurlayan cenaze sahiplerinin son hizmetini andırıyordu. Sesi kısıldı şehrin. Gün aydınlanmak üzereydi. Yeniden başladı çığlıkları, hep birlikte aynı türküyü söyleyerek. En kötü ses kendilerine ait değilmişçesine. Merakımdan sormuştum “bu kadar karga ne arar bir memlekette” diye. Pisliğe gelirlermiş. Börtü böcek için çeltik tarlalarına, çöplüğe dadanırlarmış. Uzun yaşadıklarını duymuştum ama kin tuttuklarını yeni öğrendim. Yuvalarını dağıtan dükkan sahibine, her gördüklerinde bir olup saldırmışlar. Korkudan dükkanı taşımış sonunda.

Onlarca, yüzlerce karga bir olduklarında, hiçbir güç onları durduramayacak gibi geliyor insana. Cesur bir karga birkaç cesur kargayla peşlerine takılan binlerce kargayı savaş meydanına sürüklercesine, yalnız uçtuklarındaki hızlarının kat ve kat üstünde, İsrafil surunu yanlarına katarcasına, bütün evrene bu sesi duyururcasına kanatlanıyorlardı.

Yalnız kaldıklarında kimi vakit kapı önlerinden, çatılardan, pencere denizliklerinden, tarlalardan kovalanan çaresizler sürüsüydüler; kimi vakit de zalim avcıların kurbanlarıydılar. İzlenme korkusu içinde çarpıyordu yürekleri. Bir kafese konulmak da vardı yazgılarında, tüylerinden yolunmak da, kanatlarının parçalanması da. Yavrularından ayrılmak da zor gelir onlara. Ölüm elbette kolay değil. Şimdi göğü yırtarcasına kanat çırpan bu yenilmezler ordusu ne yalnız kalmaktan ne de av olmaktan korkmadan uçuyorlardı özgürlüğe doğru. İzlenenler şimdi izlerini sürüyordu onları izleyenlerin.

Türleri ne olursa olsun kuşların kaderinde kötülükle anılmak da vardı. Kimin yaptığı unutulur çoğu zaman. Hepsi neticede aynı hamurdan yoğrulmuştu. Binlerce yıl öncesinde Prometheus’u kayalara mıhladıklarında her gün ciğerinden bir parça koparan onlar değil miydi? Hikayeyi anlattılar yavrularına, onlar da kendi yavrularına, geldiler bu günlere. Utançtan da doğar cesaret. Yanlışlardan başlar doğruyu bulmak. Tesadüftür önceleri bir cevizin yukarıdan düşüşü, sonra bilgi olur aktarılır kuşaktan kuşağa. Boşuna zeki dememişler kargalara. Asfalt yollarda arabaların ezmesi için cevizleri gagalarından bırakıyorlar, sonra ezilen cevizleri başka bir kuşun almasına izin vermeden alıp kaçıyorlar.

Ergene havzası üzerine kurulu, dükkanlar ve kapalı çarşısında binlerce insanı giydirecek kadar kıyafetleri bol  kargası meşhur ilçeye, beyaz eşya mağazasının tadilatını yapmak için geldik. Birkaç güne mantolama ve boyasını bitirip gidecektik fakat aksilikler bir türlü yakamızı bırakmadı. Üç hafta oldu buradayız. Hep o müdürün yüzünden.

Mehmet Müdür pinpiriklinin biri. Bizim işimiz bitmeden fayansçının işini başlattı. Her şey karıştı tabii. Fayansçının döşeme yaptığı yerlerde çalışamıyoruz. Seramik kesim makinesinin ve spiralin çıkardığı toz yüzünden rötuş yaptığımız duvarlar kötü oluyor, tekrar boyamak zorunda kalıyoruz. Müdür; “Şurada iz kaldı, buradaki seramik oynuyor, haftaya dükkanın açılışı olacak, daha tadilat bitmedi, kurulumcu birkaç güne gelir. Nasıl yetişecek bu kadar iş?” diye dövünüp duruyor. Yanlış sipariş gelen seramikleri de yine Mehmet Müdür fark etti. Bir sıra döşenen seramikler tekrar söküldü. Yeni sipariş gelene kadar işlere ara verildi. Garibim kimi gördüyse tek tek akşam mesaisinde olan biteni anlattı. Kendisi olmasa fayansçılar fark etmezmiş. Müdür doğru da söylüyor. Görseniz mağazanın sahibi sanırsınız. Tek tek lambaların tozunu alıyor, paspasa koşturuyor, beyaz eşyaların taşınmasına yardım ediyor… Tabii kısa zamanda bu kadar işi aynı haftaya sığdırmasa iyiydi.

Yaşanan aksiliklerin üstüne, kurulum için getirilen mobilya dekorasyon malzemeleri de yanlış geldi. İş yine uzadı. Müdürün onca serzeniş arasında, dükkan ışığını görüp gelen şehrin meraklılar çetesiyle uğraşması da cabasıydı. Taksit ödemesi olanları diğer açık olan dükkana yönlendiriyor, tüm çabasına rağmen anlamayan tanıdıklarına ‘Pomakça’ konuşuyor ama çoğu kez nafile bir uğraştan öteye gitmiyor. Meraklılar çetesi de az değil. Fazladan birkaç saniye kazanıp etrafı iyice süzmek için gerekli olan zamanı kullanıyorlardı. Müdür yukarı kattaki tadilattan dolayı, dış cepheden birilerinin başına bir şeyler düşmesinden korkarak meraklılar çetesini uyarsa da dinleyen kim…

Buradaki insanlar da bir acayip. Bu kadar hakarete maruz kalacaklar, bizim orada kavga çıkar. Müdür çalışanlara bağırdığında aynı sertlikte cevabını alır. İki dakika önce kavga eden onlar değil sanırsınız. Hep beraber gülüşüyorlar; roman havası oynadıklarına bile şahit oldum. En ağız dolusu lafı Küfürbaz Bülent Dayı’dan dinlersiniz. İlk duyduğumda yadırgadım lakin zaman geçtikçe ‘Küfürbaz Dayı birkaç laf söylese de içimiz rahatlasa’ diye bekler oldum. Çaycı gelir bir şeyler anlatır, Küfürbaz Dayı arkasında hemen döktürmeye başlar. Meraklılar çetesine en güzel özlü sözleri o söyler. Müdür de nasibini alır, patron da, çalışanlar da.

Burada günler aynı geçer. Üst mağazadaki Muhammer abi bunun örneği. İlkokuldan sonra başladığı dükkan serüveni 40 yıl sürmüş. Dile kolay; 40 yıl… Başka yerde daha iyi iş bulsa bile gidemez artık. Dükkanın demirbaşı olmuş. Muhammer abinin oğlu da dükkanda işe başladı. Baba oğul mağazada beyaz eşya dışında motosiklet satışı yapacak. Bakalım babasının çay tabaklarında arta kalan şekerleri toplama işini bundan sonra devralacak mı? Her şeyi zaman gösterecek. İlçede kazancı bol iş bulmak da mesele. Fabrika desen o da yok. Ya çeltik ekecen ya da üstesinden gelecek marifet varsa ticaret yapacaksın. Şoför Şahin, mağaza dışında çeltik ekiyor. Sami de işten sonra eşya taşımaya gidiyor. Küfürbaz Dayı köydeki hayvanları ile uğraşıyor. Emekli olmasına rağmen Cemil usta beyaz eşya taşımaya devam ediyor. Yoksa geçim zor. Ebru ve Özlem iki dükkan arasında mekik dokuyorlar. Ev işleri, dükkan temizliği ve çocukların bitmeyen ödevleri tatsız bir yaşam olsa da gülüşleri her daim etrafa bahar saçıyor. Bir de Alim abi var. Solculuğu ile bilinir. Tam bir iş bitirici. Yeter ki yardımcı olmasını iste, anında çözüm üretir. Acil boya mı lazım? Nalburun getirmesini beklemez, kendi alıp getirir. Bir yere mi gideceksiniz? Alim abi hemen bir araç ayarlar.

Mağaza çalışanları öğlen yemeği karşılığında verilen paranın azlığından yakınsalar da bir olup zam istemiyorlar, ancak patronu çekiştirmekle yetiniyorlar. Yan dükkanda çoğu zaman ölenlerin hayrına lokma dağıtılıyor. Dağıtılan çoğu zaman tatlı veya çörek. Oradan nasipleniyorlar. İlçede selanın camiden verildiğini duymadım. Belediye aracı geziniyor, ilçenin belli yerlerine konulan megafonlardan duyuruluyor. Yaşamını yitirenin ikamet ettiği mahalle ya da köy anons ediliyor. Sonra adı, ailesi, eşi, çocuklarının isimleri okunuyor. Bu kulaklar yenge ve eniştenin adlarını ölüm ilanında duydu. İlginç olan bir durum daha var. Ölüm ilanında emekli öğretmen, doktor, bankacı, şehrin ileri gelen esnafı, müdürü, belediye görevlisi unvanlarını her gün neredeyse duydum. Emekli ya da çalışan bir işçiye ise hiç rastlamadım. Havası da pis bu memleketin. Isınmak için ne yakıyorlar bilmiyorum ama hava almak maksadıyla camı açsak zehirleneceğiz. Boşuna millet bastonsuz ölmüyor.

Sabah onlarca karga nezaretinde börekçiye gittim. Bir porsiyon kıymalı böreğe bir bardak sıcak süt güzel eşlik ediyordu. Adlarını haberde öğrendiğim Yıldız ve kızı Nehir’i dün lokantada gördüm. Küçük kız elinden düşürmediği oyuncak bez bebekle annesinin elinden çorba içiyordu. Küçük kız bez bebeğiyle konuşuyor, gülüyor, onu bebek diliyle beslemeye çalışıyordu. Annesi endişeli gözlerle arada giriş kapısına bakıyordu. Kirpiklerinde açlığın ve yorgunluğun ağırlığı asılıydı. Bir saniye bile sürmeyen göz göze gelişimizde bile gizlenen bir şey vardı. Bir çocuk oyunundan kaçarcasına, ebe olmak istememenin korkusuyla  saklanıyordu. Kızının açlığını doyurduğu zamanın arta kalan kısmında ise ekmeği yutarcasına çiğniyor, muhtemelen soğuyan çorbasını kaşıklıyordu.

Yıldız, bir ormanın içinden geçercesine yürüdü. İnce, kısa boylu vücudu rüzgara inat direniyordu. Kısa kesilmiş saçları rüzgar yönünde dalgalanıyordu. Kızının elini tutarak köprüye doğru ilerlediler. Benim için de dünyanın en uzun taş köprüsü olarak bilinen Uzunköprü’ye gitmenin vesilesi oldu. İlçe de adını bu köprüden almış.

Haberlerde küçük kızın elinde gördüğüm bez bebeğin görüntüsü vardı. Bir jandarmanın avuçları arasında özenle örülmüş kahverengi uzun saçlar, kocaman siyah düğmelerden bir çift göz, ipten örülmüş küçük bir tümseği andıran burun, dizlerine kadar dökülmüş mavi elbiseli bez bebekten kan damlıyordu. Sonra ekrana sayısız karganın gagalarında taşıdığı küçük dal parçaları yansıdı. 

Beyaz eşya dükkanındaki muhasebeci Meriç abla, adını aldığı nehrin küçük bir kız çocuğunu ve annesini koruyamadığına ağlıyordu. Ebru ve Özlem’in dilinde de aynı sitem; “Kadınların yüzü hiç gülmeyecek mi?” Alim abi “Hani köprü dediğin insanları kavuştururdu? Savaşmak, öldürmek içinmiş meğerse, böyle düzenin…” diyerek yumruklarını sıktı. Küfürbaz Dayı “şehirdeki bütün kargalar…” diye başladı ama sözün sonu bitmek bilmedi.

Müdür, köyünün yakınlarında olan hadiseyi babasından dinledi. Kadın ve kızı Uzunköprü’yü geçtikten sonra Meriç Nehri’nin kıyısında kurulan köylerinin yakınlarına gelmişler. İki el silah sesi duyulmuş.

Yıldız ve kızı Nehir peşlerine takılan bir çift gözden habersiz Meriç kıyısına vardılar.

Silah bir kere ateşlendi. Bu ses hiçbir aramaya takılmadan geçti. Kadın başına iş bulmuştu Yıldız. Yalnız kocası değildi ilk başta karşı çıkan. Kayınpederi, kaynanası, hatta anne babası; kervana katıldı onlarcası. Silah bir kez daha ateşlendi. Tetikteki el izleri çoğalıyordu. İşte ustabaşı, evde büyükoğlu başındaydı giyotinin. İlk yazmasını başından çıkardığında konu komşu başka türlü baktı Yıldız’a. Grevin ilk gününde kapı önüne koymakla tehdit etti işte patronu, evde kocası.

Dışarıda kıyamet kopacak bir gürültüyle ürperdik. Genel bir bahaneden de fazlasıydı kargaların kanatlanışı. Ne varsa üst üste birikmiş, beklemenin vakti çoktan geçmişti. Aniden saldırdılar. Kargalar ilçe meydanını işgal ettiler. Suçluları arıyorlardı. Failleri tanıyorlardı. Evde susup konuşmayanları, ağzından nefret saçanları, doğayı tahrip edenleri, insanı sömüreni, çaresizce boyun eğenleri uzun süre izlediler gökyüzünden. Bundan sonra hiçbir çocuk oyuncaksız kalmayacak, hiçbir oyuncak çocuksuz bir kenarda yalnız bırakılmayacaktı. Duyduk ki memlekette de her yeri işgal etmişler. Düşünmeden edemedim, bizim memlekette bu kadar karga var mıydı?

Meriç abla, Ebru ve Özlem en önde, arkasında tadilat nedeniyle gelen bütün ustalar, Alim abi, Müdür dahil çalışanların hepsi dükkandan çıktık, varsın iş bitmesin. Nerdeyse bütün ilçe sokakta, belediye binasının önü mahşer kalabalığı. İlçenin meydanına yürüdük.

Akşam olmak üzere. Güneş, ayın doğuşuna şahitlik ediyor. Kargalar şehirdeki bütün kuşkonmazları parçaladılar. Ülkenin bütün meydanlarında aynı slogan yükseliyor.

“Kuşkonmazları parçala, pencerelere özgürlük!”

Dursun Ali Durur
Önsöz Dergisi 59. Sayısı