“Marksizm pozitivizmdir” ithamı, aslında Marksizme yöneltilen bir dizi başka iddiayı da anlamlandıran, besleyen ve nihayetinde onlardan da beslenen bir ithamdır. Bir hediye paketinin albenili ambalajı gibidir. Lakin bu paketin içinde yer alanlar çarpıtma, iftira ve yalanlardan ibarettir. Marksizmin toplumlar tarihini düz, çizgisel, ilerlemeci bir anlayışla ele aldığı, Marksizmin toplumlar tarihine ilişkin görüşlerini Hegelci kategorilere dayanarak ileri sürdüğü, dolayısıyla metafiziğe saptığı, insanlık tarihini kesintili bir anlayışla ele aldığı gibi gerçekle ilgisi olmayan birçok ithamı içerir bu paket.
Madem pozitivizm suçlaması, bu paketi pazarlamadaki en önemli argüman, biz de önce onunla başlayalım. Diğer uydurmaları ve daha başkalarını, daha kapsamlı bir çalışmanın konusu yapalım.
Pozitivizm bir felsefe akımı olarak 1830-40’larda ortaya çıkmıştır. Kurucusu Fransız filozof A. Comte’dur. 1832-47 yıllarında kaleme aldığı 6 ciltlik “Pozitif Felsefe Dersleri” ve 1851-54 yıllarında kaleme aldığı “Pozitif Siyaset Sistemi” adlı iki çalışmayla görüşlerini açıklar.
Comte (1789-1857), Cumhuriyetçi bir burjuva düşünürüdür. 1789 burjuva devrimini, insanlığın ilerlemesi için alınması gereken bir viraj, kaçınılmaz ve yaşanması gereken bir aşama olarak görür. Bir burjuva aydını olarak düşüncelerini / pozitivizmi şekillendiren 1789-1850 yılları arasında devrimle yatıp devrimle kalkan Fransa’nın, genel olarak Avrupa’nın politik toplumsal ortamı olur.
Comte, burjuvazinin siyasal egemenliğinin bir türlü istikrarlı hale getirilemediği bu dönemi toplumsal kargaşa dönemi olarak tanımlayacaktır. Ve bu durumun Avrupa’yı “hasta” ettiği tespitinde bulunacaktır. Hastalık olarak tanımladığı şey, komünizmdir. Komünizmi, Avrupa’ya musallat olmuş bir hastalık olarak görür. Çünkü kendisi, özel mülkiyetin tutkulu bir savunucusudur. Ve komünizm tam da bunu tehdit etmektedir. Anlaşılacağı üzere, pozitivizmin toplumsal kaynağı;
“Burjuvazinin ekonomik-politik egemenliğini kazanmasından sonra maddeci ve aydınlanmacı fikirleri ve eylemi yadsıması olur.” (Malinin)
Pozitivizmin bu toplumsal kaynağı, onun tarihsel konumunu belirler ve 1850’den sonra aldığı her yenilginin ardından büründüğü her yeni biçim (19. yüzyıl sonunda Mahçılık, 20. yüzyılda yeni pozitivizm ve mantıksal pozitivizm vb.) altında bu tarihsel konumunun sürmesine neden olur.
Comte bu tarihsel konumunu haklı göstermek için ise insanlık tarihinin sürekliliği / kesintisizliği prensibini ileri sürecektir. İnsanlığın temel niteliği olarak gördüğü süreklilik prensibini ileri sürerek, özel mülkiyetin devamından, dolayısıyla burjuvaziden yana konum alır. Anlaşılacağı üzere Comte, komünizm karşıtı konumunu siyasal olarak savunabilmek için, insanlık tarihinin sürekliliği ilkesinin mekanik yorumunun arkasına saklanır. Mekanik yöntemin, hareketi bir tekrardan ibaret gören anlayışına dayanarak, özel mülkiyetin insanlık tarihi boyunca var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini, dolayısıyla burjuvazinin ebediliğini savunabileceğini sanmıştır.
İşte, pozitivizmin bilimsellikle ilişkisi bu kadardır! Ve Marksizmle ilişkilendirilmeye çalışılan bu saçmalıktır. Marx, bilimsellik payesi yüklenen pozitivizmin saçmalıklarına öylesine sinirlenecektir ki, Engels’e 1866’da yazdığı mektupta şöyle diyecektir:
“Bu arada bir yandan Comte’u okuyorum, çünkü burada İngilizler ve Fransızlar bu herif hakkında epey şamata yapıyorlar. Onları büyüleyen şey ansiklopedik biçim, sentezler. Ama Hegel’le karşılaştırırsan zavallıca (hem de Comte mesleği bakımından matematikçi ve fizikçi olarak Hegel’den üstün, yani ayrıntılarda üstün, ama insan bütününü düşündüğü zaman Hegel sonsuz derece büyük) ve bu süprüntü Pozitivizm 1832’de ortaya çıktı.” (Seçme Yazışmalar C-1/211)
1867’de yayınlanacak olan Kapital 1’de Comte’un durumunu şu dipnotla betimleyecektir:
“… Bu nedenle A. Comte ile okulu, sermaye beyleri için yaptıkları gibi, aynı şekilde feodal beylerin de ebedi bir zorunluluk olduğunu gösterebilirlerdi…” (C-1/323)
Marx, pozitivizme “süprüntü” demekle fazlasıyla haklıydı. Bilimin arkasına saklanarak siyasal amacı ve son tahlilde ekonomik çıkarları neyi gerektiriyorsa onu ebedi ilan edebilecek bu “yüksek zihinsel gücün” bu “yüksek teorisi”, süprüntü olarak nitelenmeyi hak etmiyorsa bu dünyada ne hak ediyor olabilir ki!
Durumu daha ilginç kılan ise, Marksizmi revize etmek, külliyen reddetmek isteyen düşünce ve siyaset insanlarının bir kısmında, insanlık tarihinin kesintisizliğine dair bu mekanik yoruma tutunmasıdır. Bu durumu ilginç kılan, bu insanların bir yandan Marksizmi pozitivizmle kodlamaya çalışırken, diğer yandan Comte’un sarıldığı ipe (insanlık tarihinin kesintisizliği ilkesinin mekanik yorumuna) sarılmalarıdır. Comte bu yorumuyla toplumların gelişim tarihini reddederek, özel mülkiyeti ebedi zorunluluk ilan etmişti. Bu baylar da “Dünya Sistemi”, “Topyekün Tarih” vb. adlar altında kapitalizmi ezeli ilan ediyorlar ve aslında yaptıklarının, ebedi ilan etmenin yolunu açmak için olduğunun farkına bile varamıyorlar. Bu konuya dair detayları, tarihin kesintili olup olmadığını ele alacağımız daha geniş kapsamlı çalışmaya bırakıp devam edelim.
Yeniden Comte’a dönersek, tarihsel konumunu özel mülkiyetten yana belirleyen Comte, bir türlü sonlanmayan devrimci süreç nedeniyle burjuvazinin siyasal ekonomik egemenliğinin sürekli tehdit altında olduğunu düşünür. Avrupa’nın, kendi ifadesiyle, “bayağı bir dayanışma” veya “gerçek özgürlüğün… aldatıcı bir eşitlik altında bozulduğu… vahşi komünizme” doğru kaymasından endişe ve korkuya kapılmıştır. Ve pozitivizme dayanarak, özel mülkiyeti ve onun yeni koruyucusunu savunmaya geçmiştir.
20. yüzyılda da kapitalist topluma ne zaman “kargaşa” hakim olmaya başlasa benzer refleksleri gösteren düşünürler/siyasetçiler ortaya çıkmış; emekçilerin sosyalizme olan sempati ve yönelimlerinin giderek güçleneceğine dair bir korku ve endişeye kapılmışlardır. Burjuva dünyadaki bu refleks anlaşılırdır. Ama ne yazık ki, böylesi dönemlerde, Marksizmin geçici yol arkadaşları arasında da bu kervana katılanlar çıkmıştır hep. Küçük burjuva sosyalizmini aşamamış bu kişiler ve çevreler, toplumsal “kargaşadan” kurtuluşu, burjuva devletle bütünleşmekte bulmuşlardır. Ve bunu da “Demokratik Sosyalizm”, “Müzakereci Demokrasi”, “Radikal Demokrasi” gibi teorik-felsefik kılıflarla süslemeye çalışmışlardır. 20. yüzyıldan sonra bu yola girenlerin neredeyse hepsi kendini 3. yol ilan etmiş ve teori dedikleri bir yığın safsata ile Marksizme ve sosyalizmin tek yanlı örneği olan SSCB’ye saldırmaya kalkmışlardır.
Marksizmi revizyondan geçirme yarışına giren 20. yüzyıl sosyalistlerinin yaptığı gibi Comte da, bilimde ve felsefede 3. yol olduğunu iddia edecektir. 3. yol olduğunu iddia ettiği pozitivizmi, siyasal amacına ulaşmak için kurgular. Comte’un pozitivizmi ve sosyal-bilimi kurgulamasının gayesinin bundan başka bir şey olmadığının kanıtını ise, yine kendisi vermiştir bize. Oluşturduğu 3. yolu, kısa bir zaman zarfı içinde “İnsanlık Dini” olarak sunacaktır. Pozitivizmi, metafizikten kurtulmak için geliştirdiğini iddia eden Comte’un -ona göre materyalizm de metafiziktir- günün sonunda “İnsanlık Dini”ni savunarak metafizikle açıkça bütünleşmiş olması, gayesini oldukça anlaşılır kılmıştır. O, pozitivizmiyle metafiziği dışlamak değil, materyalizmi dışlayarak burjuvazinin tarihsel konumunu benimsemiş ve böylece burjuvaziyle bütünleşmesinin önündeki engelleri kaldırmak istemiştir.
Yani pozitivizmin doğum nedeni, burjuvaziye, komünizme, materyalizme, diyalektiğe karşı bir savaş aracı daha kazandırmaktır. Dolayısıyla, kim Marksizmi pozitivizm olarak kodlamaya kalkıyorsa, bunu olumlama ya da olumsuzlama için yapması önemli değil, ya cahil cesaretiyle teori yapmaya kalkışıyor ya da burjuvaziyi korumak için, işçi sınıfını ve ezilenleri düşünsel silahlarından yoksun bırakmak amacıyla bilinçli bir çarpıtma içine giriyor demektir.
Şüphesiz kimileri, “biz, ‘aynı değil ama benzeridir’, ‘Pozitivizmin Marksizme etkileri olmuştur’, ‘sol versiyonudur’ diyoruz” diyebilir. Siyaset ve teori yaparken bazı biçimsel benzerlikler, anımsatmalar üzerinden Marksizme şu ya da bu yaftayı yapıştırmaya kalkanlar -Comte’un materyalizmi metafizik ilan etmesi gibi- hep olmuştur, olacaktır. Onlara sormak gerekiyor: Her sakallıyı dedeniz sanıyor musunuz? Denizde yüzen her şeyi balık mı sanıyorsunuz? Anlamlı kelimeler söyleyebilen her canlıyı insan mı sanıyorsunuz? Biraz tarih, biraz siyaset, biraz da felsefeden konuşan herkesi teorisyen mi sanıyorsunuz? Eğer bu sorulara cevabınız hayır ise Marksizmle anolojik bir bağ kurduğunuz bu saçmalığı, neden Marksizme yamamaya çalışıyorsunuz? Hadi bilginiz yok, bilimsel tartışmaya hürmetiniz de yok, peki Marksizme saygınız da mı yok!..
Yeniden Comte’a dönelim. Toplumsal değişimlerin başlıca nedeninin siyaset olduğunu söyleyen Comte, toplumsal değişime engel olmak, yani özel mülkiyeti muhafaza etmek için izlenmesi gereken doğru siyasetin belirlenmesinde şu yoldan ilerlenmesi gerektiğini söyler: “Önce insanlığın bilgisinin gelişimi için tarih gözlenmelidir. Bu gözlemin sonucu olarak, kapitalizmin değişmez ve sonsuz bir nitelik taşıdığı kanıtlanmalıdır.”
Bu bakıştan hareketle, tarihe dair şu gözlemlerde bulunur. 1789 Fransız Devrimi, maddeci ve aydınlanmacı yönüyle Kilisenin/Dinin otoritesini yıkarak toplumun harcını ortadan kaldırmıştır. Ama yerine yeni bir şey koymamıştır. Bu durumun maddi düzlemde yarattığı kargaşa ve bunalım -ve sonucunda doğan “hastalık”- ancak kilisenin otoritesinin yok edilmesiyle doğan boşluğun giderilmesiyle sonlandırılabilir. Ancak yeni bir “inanç”la komünizmle baş etmek mümkündür. Toplumu kaynaştıracak, birleştirecek bir fikir inanç gereklidir. Bu fikri ortaya koyması gerekenler ise aydınlardır. Ama onlar da entelektüel bir karmaşa içindedir. Alman spekülatif felsefesi çökmüş, başta materyalizm ile idealizm karşıtlığı üzerinden olmak üzere daha birçok konuda bitmek bilmeyen bir tartışmaya, kavgaya tutuşmuşlardır.
Comte, düşünürlerin, mevcut halleriyle toplumsal kargaşayı çözecek bir düşünce üretmek bir yana toplumsal kargaşanın daha da derinleşmesinin nedeni haline geldiklerini tespit eder. İdealizm de materyalizm de deneyin ötesine giderek metafizik alana geçtikleri içindir ki yıkıcılık ve olumsuzluk kaynağı olmuşlardır ve toplumsal kargaşa yaratmışlardır.
Comte, toplumsal alanda yaşanan bunalımın nedeni olarak düşünce alanında yaşanan bu bunalımı görür. Ama bu bunalımın üstesinden gelebilecek bir sosyal bilim göremez. İş yine başa düşmüştür! Cahillik içinde kıvranan insanlığın acılarına son verecek ve tabii bu arada onları komünizm hastalığından da koruyacak yüce fikri ortaya çıkarmaya adar kendini. Pozitif bir yöntemle bu zorlu görevin üstesinden gelmeye yetenekli bir sosyal bilim kurgular. Bu bilim pozitif yani yapıcı olacaktır. Sonradan sosyoloji diyeceği sosyal-fiziktir bu bilim.
Comte, toplumsal olayları anlamak ve çözmek için bu pozitif bilimi inşa etmeye girişir. Bu bilim, sadece gözle görülebilen, gözlenebilen olgularla ilgilenecek, gözleme dayanacaktır. Bu bilim tıpkı matematik ve fen bilimleri gibi kesin kanunlara dayalı çözümleme yöntemlerine sahip olacaktır. Bu sayede Fransız devriminin gündeme getirdiği özgürlük sorununun yarattığı kargaşayı sona erdirecek siyaset de belirlenebilecektir. Bu bilim ampirik ve olaycı bir temele dayandığı için, olguları açıklamaya hatta açıklanabilirliğini iddia etmeye dahi girişmeyecektir. Sadece olguları betimleyecektir. Çünkü pozitivizme göre ne madde ne ruh bilinebilir. Öyleyse onları incelemek anlamsızdır. Bilimin gerçekten bilim olabilmesi için görgül alanın dışındaki olgulardan arındırılması gerekir.
Yani Comte, bilimi sadece gözleme indirgeyerek aslında bilimi de yasaklamış ve bilinemezci bir tavır almıştır. Pozitivizm, bilinemezciliğiyle bilim dışı bir öğreti olmasına rağmen, bilimci bir öğreti sanılması gerçekten akıl almaz bir durumdur. Bu öğretinin Marksizmle ilişkilendirilmesi ise tam bir akıl tutulmasıdır.
Comte’a göre bilgi ve yasalar, görmek ve aynı yönde tekrarın sonucudur. Eğer bilgi ve yasalar bugüne dek görülemediyse bu sadece bakışın yetersizliğindendir. Eğer yeteri kadar gelişmiş bir zihne, zihinsel güce sahipseniz, göremeyeceğiniz bir şey olmaz.
Ne mutludur ki biz sıradan insanlara, böylesine yüksek zihin gücüne sahip insanlar tarihte hiç eksik olmamıştır. Kendilerini mesih ilan etmezler, en azından işin başında, ne de olsa idealist değillerdir! Ama bir mesihten de farkları yoktur. Çünkü onlar, cahil insan toplumu aydınlatacak kişilerdir. Farkları olmadığı içindir ki, kendilerini mesih ilan etmelerine gerek kalmaz. Apotrları (taraftarları) onların yerine bunu yapar zaten. Ne de olsa her varlığa adıyla seslenmek, insanların meşrebinde vardır. Tabii akla bugüne kadar bu iddiada bulunan onlarca insan olmasına rağmen insanların neden zihinsel karanlık içinde yaşadıkları sorusu gelmiyor değil! Engels, Anti-Dühring’te ütopik sosyalistleri eleştirirken bu konuya bir yönüyle de olsa değinir:
“… Eğer şimdiye değin gerçek us ve adalet dünyada egemen olamamışsa, bunun nedeni henüz tastamam bilinmemiş olmasıdır. Eksik olan şey şimdi gelmiş ve gerçeği görmüş bulunan deha sahibi bireyin ta kendisiydi; onun şimdi gelmiş, gerçeğin tam da şimdi görülmüş olması, tarihsel gelişim zincirinin kaçınılmaz bir olayı olarak, zorunlu sonucu değil, basit bir şans eseridir. Deha sahibi birey, pekala 500 yıl önce de doğabilirdi ve insanlığı 500 yıllık yanılgı, sarsıntı ve acıdan esirgeyebilirdi.
“Bu görüş biçimi, özsel olarak bütün İngiliz ve Fransız sosyalistleri ile Weitling dahil, ilk Alman sosyalistlerinin görüş biçimidir. Sosyalizm mutlak doğruluk, mutlak us ve mutlak adaletin dışavurumudur ve kendi öz gücü aracılığıyla dünyayı fethetmesi için bulunması yeter; mutlak doğruluk olarak zamandan, uzaydan ve insan tarihinin gelişmesinden bağımsızdır; bulgulanmasının tarihi ve yeri yalnızca rastlantıya bağlıdır. Böyle olduğu için mutlak doğruluk, mutlak us, mutlak adalet her okul kurucusu ile birlikte değişir ve her okul kurucusuna özgü mutlak doğruluk, mutlak us ve mutlak adalet türü, onun öznel anlığına, yaşam koşullarına, bilgi ve düşüncesinin oluşma derecesine bağlı olduğundan, bu mutlak doğruluklar çatışmasının tek olanaklı çözümü, bunların birbirini yıpratmasıdır. Bundan, bugün bile, gerçekte Fransa ve İngiltere sosyalist işçilerinden çoğunun kafasında egemen olan sosyalizm gibi ortalama bir seçmeci sosyalizm türünden başka bir şey çıkamazdı: İçine çeşitli mezhep kurucularının eleştirel gözlemlerinin, ekonomik savlarının ve gelecekteki toplum konusundaki betimlemelerinin girdiği çok büyük bir ayırtılar (nüanslar) çeşitliliğini kabul eden bir karışım; ve her birleştiren öge içinde, belginliğin sivri köşeleri, tartışmalar boyunca, dere içindeki çakıllar gibi ne denli çok yassılaşırsa, bu karışım o denli kolay oluşur. Sosyalizmi bir bilim durumuna getirmek için, önce onu GERÇEK BİR ALAN üzerine yerleştirmek gerekiyordu.” (sf. 157)
Comte kendisini mesih ilan etmez ama Papa olarak görür ve biliminin, insan düşüncesinin evriminin doruğu olduğunu söylemekten geri durmaz. Ve tüm 3. yolcu cahillerin yaptığını yaparak bu bilimi bilimlerin en üstüne yerleştirmekten geri duramaz. Böylesine üstün bir bilimde, toplumsal kaosu sonlandıracak, insanlığın aradığı mutlak adaleti ona verecektir kuşkusuz!
Bu narsizmin, 19. yüzyıldan bu yana komünizmle, Marksizmle kavgaya tutuşan neredeyse tüm düşünce ve siyaset insanlarının ortak özelliği olması da çok ilginç bir tesadüftür doğrusu. Bu tesadüfü açıklamak için, Marksizmi aşmakla övünenlerin başvurmaya pek meraklı olduğu psiko-analiz yöntemine başvursaydık, şu yanıtı alırdık: Marksizm karşısında yaşanan yetersizliğin ortaya çıkardığı kompleksin bir sonucu! Comte’dan başka kim var derseniz, mesela Dühring. Listeyi uzatmaya gerek yok. Eminiz ki hafızasını biraz yoklayan herkesin aklına en az bir isim daha gelecektir.
Evet, felsefe alanındaki tüm 3. yolcular gibi Comte’un yaptığı da, materyalizmi reddedip idealizme sarılmaktan başka bir şey olmamıştır aslında. Toplumsal alandaki kaosun düşünce alanında yaşanan kaosun sonucu olduğunu söyleyerek baştan aşağı idealist kampta yer aldığını göstermiştir. Comte, yaşamının ilerleyen yıllarında, bu örtülü idealizm savunuculuğunu da bir kenara bırakarak ve geliştirdiği sosyal-fiziği (sosyolojiyi) bir din olarak sunmaya yönelecektir. İnsanı yüce varlık ilan ederek pozitif ve evrensel bir din olarak “İnsanlık Dini”ni kuracaktır.
“Bu din, tanrı bilimsel ya da metafizik değildir. Pozitiftir, çünkü olgulara dayanmaktadır. Bu tapım bir tanrıya değil, topluma tapmadır. Bu dinin tanrısı insanlık, ilkesi sevgidir. Sevgi, ‘başkaları için yaşamak’ formülüyle dile getirilir. Başkaları için yaşamak başkalarını sevmek demektir. Kolektif bilinç, birey üstü bir varlıktır… Comte… katolikliği örnek alır. Katolikliğin papasına karşı insanlık dininin papası A. Comte’dur. Katolikliğin koruyucu melekleri insanlık dininde kadınlardır. Kadın, erkeğe göre daha özgecil, sevmeye daha yatkın bir yapıdadır. Bencil erkekler, özgecil kadınları beslemekle görevlidir. Toplum sevgisine ‘insanlığı bir insanı sevdiğiniz gibi sevin’ formülü gereğince kadın sevgisi yoluyla varılacaktır… Kadın günde üç kez kutsanacaktır.” (O. Hançerlioğlu)
Bu son da tarihte pek az rastlanan bir durum değildir. Bir tanesini biz hatırlatalım Feuerbach’ın “insan ve sevgi” dini!
Anlaşılacağı üzere, Comte ve onun gibiler için “insan aklı, fenomenlerin tabi olduğu yasaların yani fenomenlerin dayanıklılığı ile benzerliği arasındaki değişmez ilişkilerin keşfedilmesiyle uğraşmak için… gerek dünyanın kökeni ve amacını araştırma fikrinden gerekse fenomenlerin iç nedenlerine ilişkin bilgiden vazgeçer.” (Comte)
Malinin’in dediği gibi, “spekülatif bir ‘bilimler bilimi’ olarak felsefenin olanaklarına ilişkin hayal kırıklığı, pozitivizmin teorik temeli olacaktır.” Bunun sonucu olarak Comte, “tutucularımızın gerilikleri bana basit devrimcilerimizden daha yakındır” diyebilecek ve bilime duyulan görünüşteki saygı ile bilgi edinmeye kasıtlı sınırlar koyan bir bilgi teorisini pozitivizmde birleştirecektir.
Bu nedenle pozitivizm (olguculuk), eski ve yeni bütün anlayışlarında bilimcilik savına rağmen bilime karşı olmuştur. Metafiziği yadsımasına rağmen metafizikçidir. Tarafsızlık iddiasına rağmen taraftır. 3. yol olma iddiasına rağmen idealist bir anlayıştır.
Bu nedenledir ki; Marx-Engels kaleme aldıkları eserlerinde, dönemlerinin pozitivizm anlayışıyla aralarına net çizgi koyacak; Lenin 19. yüzyıl sonu büründüğü yeni biçim olan Mahçılığı mahkûm etmek için, kapsamlı bir kitap (Materyalizm ve Ampiryokritisizm) kaleme alacak; 20. yüzyıl ortalarından sonra büründüğü yeni biçimler alan yeni-pozitivizme, mantıksal-pozitivizme karşı da Sovyet felsefecileri başta olmak üzere komünist hareket, Marksizmin eleştirilerini güncelleyecektir.
İşte, tüm bu kısa özete dayanarak diyoruz ki, Marksizmi pozitivizmle ilişkilendirmeye çalışan, kötü niyetli bir çaba içindedir.
Leninist Teori
8.Sayı
