İran Savaşının Dalgaları

Beklenen ama istenmeyen, “kaçınılmaz savaş” 28 Şubat itibariyle başladı. Ve Siyonist İsrail-ABD ikilisinin ilk nokta saldırılarında Hamaney, üst düzey komutanlar, Ahmedi Necat gibi “simge isimler” öldürüldü.

Önce düşmanını tanımak üzerine birkaç söz. Diplomasiye, diplomasinin gerekliliğine vs inanan varsa eğer, Umman arabulucuğundaki Cenevre görüşmelerini gözden geçirsin tekrar. Kimileri “diplomasiye şans” görüntüsünün, “savaş öncesi son çıkış” çabaları olduğunu söylüyor. Kimileri bunun, Trump açısından “diplomasiyle halletmeye çalıştım, olmadı, o yüzden saldırmak zorunda kaldım” görüntüsünü oluşturmak istemesine yoruyor. Oysa Cenevre görüşmelerinin tek gerçek amacı, İran liderliğine topyekûn saldırı için ortam hazırlamaktı. Anlatalım.

Görüşmelerin son turu 26 Şubat Perşembe günü yapıldı. Umman görüşmeler hakkında olumlu konuştu. İran Dışişleri Bakanı Arakçi de aynı şekilde “çok mesafe katettik, olumlu gelişmeler var” dedi. Oluşturulan hava işin diplomasi ile çözüleceği şeklindeydi. Her ne kadar ABD tarafından yansıyan haberler “el yükseltme” doğrultusundaysa da, kamuoyunda iyimser bir atmosfer oluştu. Ama Cenevre’deki asıl gizli mesaj, tarafların, son teklifleri kendi yönetimleri ile görüşeceği idi. Bu açıklama, Cenevre’deki “diplomasi masasının” asıl gerekçesidir, özüdür. ABD, görüşmeleri tam da bu noktaya getirmek istedi ve getirdi.

Hatırlanacaktır, geçen Haziran’da “diplomasi masası” kuruluyken, İsrail ani saldırı düzenlemiş ve 12 Gün savaşını başlatmıştı. O zaman da bir oyalamaydı bu görüşmeler. Şimdi de bir oyalama. Ama dahası var. Bu görüşmelerde oluşan “son teklifler”, tarafların yöneticilerine iletilecek ve görüşülecek. Hem ABD, hem İran tarafında. Haliyle İran yönetimi, teklifleri değerlendirmek üzere, Hamaney’in çalışma ofisinde bir araya geliyor. İran tarafı bir saldırı beklemiyor. Demek ki Haziran’dan gerekli dersi almamışlar. Anlaşmaya yakın olduklarını düşünüyorlar ve ABD’nin son tekliflerini görüşüyorlar. Bir yanıt oluşturacaklar. ABD’nin amacı tam da bu durumun oluşması. Saldırı olmayacağına inanmaları ve yönetimin en üst düzeyde toplantı yapması hedefleniyor. Sonuçta Hamaney’in ofisinde toplantı halindeyken ABD-İsrail ortak saldırısı başlıyor. Hamaney ve üst düzey yöneticiler, komutanlar bu saldırıda öldürülüyor. Tam bir “kafa koparma operasyonu”!

Hiçbir kural, hukuk, kaide, değer yok! Sözüm ona bir “diplomasi masası” var. Ama asgarinin asgarisi düzeyde bile olsa, o masanın gereğine uymak yok. Tersine o masanın, askeri hile için oluşturulması söz konusu. Kullanılması değil, oluşturulması! Düşmanını tanımak gerek. Karşıdaki düşman, hiçbir değer yargısına sahip olmayan, tamamen çürümüş bir çete. Mafyatik çetelere taş çıkartacak bir çete. Epstein lağımından gördüğümüz bir tanımlanamaz güruh.

İran yönetimi, ki kendisi de saldırganlıkta, baskıda, katliamlar düzenlemede, gericilikte çoğuna taş çıkartır, düşmanını tanıyamamanın bedelini ilk nokta saldırısı ile ödedi. Moral açıdan büyük kayıplar yaşadı.

Buna rağmen İran, ABD-Siyonist İsrail saldırısının ilk anlarından itibaren askeri olarak sert karşılık vermeye başladı. Kayıplar verdi ve veriyor. Ama tüm ABD üslerine ve İsrail’e gerçekten ciddi saldırılar düzenliyor. Bu açıdan emperyalist-Siyonist ikilinin “kafa kopartma operasyonu”, arzulanan sonucu vermedi. Şimdi bundan sonrasını tarafların kararlılığı, o kararlılığın arka planındaki askeri güç ve yetenek, ülkelerin iç dengeleri vb belirleyecek.

Askeri güç, mühimmat vb açısından Siyonist varlık tamamen dışa bağımlı. Daha önce de dile getirildi. Haziran savaşından çok önce Siyonist İsrail’in ciddi bir savaşı en fazla 12 gün sürdürecek yeterlilikte mühimmat depolayabildiği dile getirildi. Altını çizelim. Bu, Haziran savaşından çok önce istihbarat raporlarına yansıyan bir durum. Nitekim Haziran’da patlak veren 12 Gün Savaşları, bu bilgiyi doğruladı. Savaştan önce ABD kargo uçakları ile tıka basa doldurulan Siyonist varlığın mühimmat depoları, kısa sürede tükendi, İran füzelerine karşı savunma düştü. Savaşı sonlandırması için yalvara yakar ABD’nin devreye girmesini istedi. Bu durum değişmiş değil.

İsrail, ama sadece o değil, aynı zamanda ABD, büyük bir güçle vurmak, hasmını saf dışı etmek, onu yıldırmak ve hızla sonuç almak üzerine kurulu askeri bir stratejiye sahip. Askeri sınai kompleksleri bunun ötesine hazır değil. Depoları da. Haliyle bu savaşın belirli bir süre daha uzaması durumunda ABD-İsrail ikilisinin vuruş yeteneklerinde ve savunma kapasitelerinde belirgin bir düşüş kaçınılmaz olacak. Emperyalist saldırganlar da, İran’da bunu biliyor. Zaman ABD-İsrail’in aleyhine işliyor. Bu nedenle Trump savaşı sonlandırmanın derdine düşmüş durumda. Hamaney ve üst düzey yöneticilerin öldürülmesi, “zafer ilanı” ve çıkış için bir yol. Ama bu iş ne ona bağlı, ne de siyonist İsrail’e.

ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail kazanıyor mu? Soruna sadece askeri açıdan bakan bu soruya “evet” yanıtı verir. Fakat salt askeri bakış açısı yanlıştır. Soruna, savaşa yol açan ya da savaşa başvuran gücün politik hedefi/hedefleri; savaşla varmak istediği amaçları açısından yaklaşılmalıdır. Savaşı ve savaşın gidişatını bu açıdan değerlendirdiğimizde, en azından şu iki-üç günlük süreçte saldırgan ikilinin amaçlarına varmadıklarını; aksine, amaçladıklarının tam tersi sonuçlarla karşılaştıklarını söylemek gerek. ABD ve siyonist İsrail’in, bu savaşa nükleer silahlanmayı önlemek için başvurmadıklarını; asıl olarak İran’daki iktidarı, rejimi değiştirmek istediklerini, hedeflerinin bu olduğunu söyledik. Bu olgu artık bütün dünyanın gözünde netleşmiş durumda. Soruna böyle yaklaştığımızda ABD-siyonist İsrail ikilisinin amaçlarına ulaşmadığını; ayaklanmalarını bekledikleri İran işçi sınıfı, emekçi, yoksul, ezilen halklarının, iktidara karşı ayaklanmak yerine emperyalist/siyonist saldırganlığa karşı sokaklara çıktığını görüyoruz.

Dahası, dünya emekçi halkları, emperyalizme ve siyonist saldırganlığa karşı harekete geçtiler. Şiiler, Hindistan, Pakistan, Lübnan, Irak gibi sayısız yerde emperyalist/siyonist saldırganlığa karşı şiddetli kitle eylemlerine, gösterilere başladılar. Şu leninist belirlemenin bir kez daha pratikte kanıtlandığını görüyoruz: Ulusal baskı (buna emperyalist baskıyı da ekleyebiliriz) her zaman ulusal başkaldırıya yol açar. İran’da işçilerin, emekçilerin kendilerine büyük acılar çektiren gerici-dinci iktidar yerine emperyalist-siyonist saldırganlığa karşı sokağa çıkmaları, gösteriler yapmaları budur.

İran iktidarının başı Hamaney’in öldürülmesi, emperyalist-siyonist ikiliye “moral” verse de geçicidir ve hiçbir pratik değeri yoktur. Aksine, gördüğümüz gibi, kitleleri bu saldırgan ikiliyi protesto için sokağa dökmekten başka işe yaramaz. Netanyahu’nun İran halkına “ayaklanma” çağrıları yapması, bu gerici-faşist güruhun ne kadar ahmak, ne kadar dar kafalı ve cahil olduğunu gösterir başka bir şeyi değil. İran işçi sınıfı ve emekçi halkları dün bu sırtlanların çağrısına uymadı, yarın da uymayacak.

İşin bu noktasında nükleer silah kullanımı riskinin zamana bağlı olarak artacağı bir denklem oluşuyor. İsrail, askeri açıdan stratejik derinlikten yoksun. Avuç içi kadar bir bölge. İran ise 1.65 milyon kilometrekare. Uzayıp giden bir savaşta İsrail’in büyük yıkımlara uğrayacağı, toptan bir çöküş ve imha olasılığının zamana bağlı olarak artacağı beklenmelidir. Bu türden bir “varoluşsal tehdit”, Siyonist rejimin nükleer silahları kullanımını gündeme getirebilir.

Karşı taraf açısından “stratejik derinlik”, en ağır saldırılar altında bile konumunu korumaya imkan sunar. (Ama sadece imkan. Zira iç çelişkiler, sınıfsal kompozisyon, ulusal sorun vb bir dizi mesele rejimin çözülmesini getirebilir.) Olayların askeri gelişimi, emperyalist-siyonist saldırganlığı “ateşkes ve barış müzakereleri”ne zorlarken, İran’ı daha avantajlı konum kazanmak için belirli bir süre daha savaşı sürdürmeye zorlayacaktır.

Bu satırları yazarken, Trump’ın “İran görüşmek istiyor, ben de görüşmeye karar verdim. Daha önce gelmeleri gerekirdi” türünden açıklamaları düştü medyaya. Başka kanallarda ise ABD’nin İtalya aracılığıyla görüşme ve ateşkes talep ettiği, İran’ın reddettiği açıklamaları var. Olayların olağan mantığı bu ikinci haberin daha doğru olduğunu gösteriyor. Yine sosyal medyaya yansıyan kimi görüntülerde İsrail’in taktik nükleer silah kullanmış olabileceği anlaşılıyor. Zira kimi görüntüler olağan füze saldırısı ile örtüşmeyen nitelikte.

İç dinamikler devreye girip İran’da bir “rejim değişikliği” ve parçalanma yaşanmazsa, her nasıl biterse bitsin, savaşın sonunda ABD emperyalizminin çöküş dinamiklerinin hızlanmasına tanık olacağız. Yok İran rejimi kısa sürede çökecek olursa, ABD saldırganlığının ve “caydırıcılığının” belirli bir süre daha yoğunlaştığı bir döneme adım atacağız.

Diğer bir nokta. Savaşın olası uzamasına bağlı olarak Doğu Asya’da Tayvan (ve belki Kore?) çatışmalarının başlaması, Ukrayna’da neo-Nazi rejimin hızlı bir çöküşü söz konusu olabilir. Bu, ancak ve ancak bugünkü savaşın uzaması durumunda gündeme gelebilir. Altınbaşlı kartalın gagasını burun deliklerine kadar avına gömdüğü koşullarda yani. Sonuçta dün başlayan savaş, pek çok bölgeye doğru büyüme potansiyeli gösteriyor.

ABD-Siyonist İsrail ikilisinin sık sık İran halklarına çağrı yapması, bir iki yüzlülükten başka bir şey değil. Emperyalizm hiçbir yerde hiçbir zaman özgürlük getirmedi, getirmeyecek. Emperyalizm daima egemenlik peşindedir. Kendi geleceğini emperyalist sırtlan sürüsüne bağlayan bir hareket, kaçınılmaz olarak halklar arasında düşmanlaşmaya hizmet eder, özgürlüğe değil. Anti emperyalist olunmadan devrimci, demokrat, özgürlükçü olmak mümkün değildir. Uzak ve yakın geçmiş, hatta şu an içinde bulunduğumuz dönem, bunun örnekleriyle dolu.

Bize gelince… İran konusundaki görüşlerimiz açık, net. Yeni de değil. On yıllardır bu konuda yazıyoruz. İran’ın dinci gerici bir burjuva diktatörlük olarak nasıl bir yapıda olduğunu defalarca ele aldık. İran’daki işçi grev ve direnişlerinden kadınların eylemlerine, gençliğin mücadelesine, Kürt halkının devrimci mücadelesine dair sayısız olgu ve gelişmeyi ayrıntılı işledik. Bu açıdan Siyonist İsrail-ABD ikilisinin emperyalist gözü dönmüş saldırganlığına karşı çıkar ve görüşlerimizi açıklarken, “Mollalar’ın safına düşmek” türünden zerre kaygımız yok.

Biz Marksist-Leninist bakış açısını savunuruz, jeopolitik denen burjuva düşünce yapısını değil. Sınıf mücadelesi ve dünya devriminin çıkarlarıdır belirleyici olan. Proletaryanın uluslararası çıkarlarıdır. İran proletaryasının her türlü burjuva sınıf çıkarından bağımsız sınıf çıkarlarını temel alması; kendi bağımsız sınıf çıkarları için her koşulda savaşması vazgeçilmez bir çizgidir. Bu nedenle çoklarının tersine, dün de bugün de İran’ın gerici rejimini “konjonktürel olarak” da olsa desteklemedik, desteklemeyiz. Bu noktada uluslararası sosyalist harekette de sık sık yalnız kalırız.

Öte yandan emperyalist saldırganlık söz konusu olduğunda hiç tereddütsüz emperyalistlerin, siyonizmin kaybetmesini ister, bunun propagandasını yaparız. Orada da “konjonktürel” bakmayız. Dünya devriminin çıkarları, emperyalistlerin kaybetmesini gerektirir. Emperyalizm gerilediği oranda devrimler güç kazanır, ilerler. Ve tersten, devrimler geliştiği oranda emperyalizm geriler, güçten düşer.

Sözün özü, ABD-Siyonist İsrail’in başlattığı bu emperyalist savaşa karşı İran işçi ve emekçi halklarının yanında olmak, emperyalist-siyonist saldırganlığa cepheden karşı çıkmak, bugün burada devrimci olmanın ilk koşuludur.

 

01 Mart ‘26

Leninist Teori
8.Sayı