Eyüp’te bir bankta üç kişi. Üçü de kot pantolonlu. Mavi tişörtlü olan “Ben neler hayal etmiştim, şimdi kös kös oturuyorum. Ne işim ne hayallerim var… En zoruma gideni de mühendislik diplomam, çok koyuyor bana. Ne bileyim, umutları toplasak deniz, öfkeyi toplasak volkan.”
“Doğru” dedi ikinci, sonra ekledi; “konuşmak da bir yere kadar.” “Şeytan diyor…” diyerek ağzından sözü aldı kırk yaşlarında, kararname ile işten atılan nüfus müdürü. “Bunların alayının köküne kibrit suyu…”
Sustular biraz, düşünceli oldukları belli oluyordu. Sabahtan beri açtıkları on beşinci konuydu. Diğer on dördü gibi bu da ‘alayının köküne kibrit suyu’ ile bitmişti. “Ne oluyor yahu” dedi ortada oturan otuzlu yaşlarında elektrik teknisyeni. “Niye bizim sohbetimiz hep bu kibrit suyuna geliyor? İçim karardı biraz çiçeklerden, ağaçlardan konuşalım…”
“Tamam konuşalım” dedi mühendis. “Şöyle kuzeye pikniğe, mangala gidelim mi?”
“Mangal…” dedi eski nüfus müdürü “Yahu para nerde, o eskidendi. Zaten ormanları da kestiler yol, köprü, havaalanı diye. Lan var ya iki laf ettirmiyorlar. Şeytan diyor alayının köküne…”
Önce birkaç düzine insanın diline dolanmış, birkaç gün içinde tüm şehre yayılmış, tüm sohbetler onunla biter olmuştu. Durumu anlayan istihbaratçılar başkente acil haber geçiyor, kırmızı mürekkeple çok acil yazan raporlar yolluyorlardı. “Tüm hikayeler aynı sonla bitiyor. Gene oluyor. Acilen tüm şehir karantinaya alınmalı. Giriş ve çıkış yasaklanmalı.” Ama sadece başkenti karantinaya alamazdı. Çünkü tüm şehirlerden aynı raporlar geliyordu. Hatta ilçe kaymakam ve muhtarlarından… Zaten bu şaşırtıcı değildi. Son dönemlerde tüm yalaka ve ispiyoncular muhtar ya da kaymakam yapılmıştı.
Durum gitgide içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Anne babalar çocuk masallarına Pinokyo’nun uzayan burnu ile başlıyor ve avaz avaz “alayının köküne kibrit suyu” diye bitiriyordu. Çocuklar dehşet içinde kalmıyor, sevinçle bağırıyorlardı, “bir masal daha”.
Üç gün önce emekliler kahvesinde olanlarsa tam bir ibretlik. PTT’den emekli, semtin güler yüzlü Mümtaz dayısı her zamanki gibi özenle seçtiği kelimelerle başlamış, emekli maaşının azlığından hayat pahalılığından konuya girmişti. Sonra bir baktı ki hepimiz masaların üstünde bağırıyoruz “alayının köküne kibrit suyu”.
Kahveci Tevfik abi tam kopanlardandı. Elinde askılı tepsi bir masadan ötekine atlayarak bağırıyordu; “Bir bardak çayın maliyeti ile satışı arasındaki fark… Var ya hepsinin köküne kibrit suyu! Yaktılar bizi, ezdiler…Derken içeri kalkanlı coplu polisler doluştu. Onlar bize biz onlara bir daldık; kalkanlar coplar havalarda uçuştu. Bizi sille tokat dağıtamayacağını anlayınca verdiler gazı. Zor bela kendimizi dışarı attık. Kimimizi yaka paça tutup attılar otobüslere, kimimiz kaçıp kurtuldu. Yakaladıklarından bazılarını mahkemeye çıkardılar. Kimine on, kimine beş sene vermişler. Mümtaz dayı ise ‘isyana teşvik, bölücülük ve vatana ihanetten’ elli sene almış. İnsanın gerçekten tepesi atıyor. Alayının köküne kibrit suyu…”
Tutuklamalar hiçbir işe yaramadı. Taş üstünde yatan evsizler bağırıyordu. Yoksullar, açlar, işsizler, dayalı döşeli evlerinde yaşayanlar, berberler, gece vardiyasından dönen işçiler, anaokulu öğrencileri, şoförler, kapıcılar, komşu kapısını dinleyenler, dedikoducu teyzeler uyumadan önce ve uyanır uyanmaz ilk iş bağırıyordu: “Alayının köküne kibrit suyu!”
Ertesi gün öğlene doğru acil bir kararname ile kibrit suyunun satışının yasaklandığı duyuruldu. İkindiye doğru ise bir doğumhanede meydana gelen bir olayla ülke sarsıldı. Yenidoğan bir bebeğin kıçına şaplak vurulunca ağlamak yerine “alayının köküne kibrit suyu” diye bağırdığı görüldü. Bebeğin Uzun’nun üçüncü göbekten akrabasının kirvesinin oğlu olduğu anlaşıldı. Olay resmi tutanaklara geçince, Sulh Ceza Hâkimi derhal “Bu vatan haini bebeğin altı ay içinde sütten kesilmesine, yedinci ayda ergin sayılmasına ve sekizinci ayda müebbet hapis cezasının başlamasına” karar verdi. Medya, bu bağımsız hukuk insanını ve kararını gözyaşları içinde ayakta alkışladı. Bu duygu seline kapılanlardan biri de bendim, balkona çıktım avazım çıktığı kadar bağırdım; “Alayınızın köküne kibrit suyu.”
Aslında ötekiler gibi balkonda bayrak sallayacaktım, nasıl oldu anlamadım. Bayrağı bırakıp sopayı almışım. Yaşa diyecekken de ağzımdan o kelimeler çıkmış. Sopayı karşı komşunun camından içeri nasıl soktuğumu da hala hatırlamıyorum.
Akşam haberlerinde tüm kanallar on gün önceden yazılmış haberleri veriyordu. Uzun yine bağırıyor, üç gün sonra dinci faşistlerin Taksim’de bomba patlatacağını müjdeliyordu; “Bakın şimdiden söylüyorum, yarın kalkıp da kimse istihbarat eksiği var demesin.” Tabii peşinden şunu eklemeyi de unutmuyordu; “Kim kalkıp bu bilgiden dolayı bizi bu teröristlerle ilişkilendirirse bu en büyük alçaklık olacaktır.”
On bir sularında Ağır Ceza Mahkemeleri, alçaklığın suç kapsamında olduğunu ve gece yarısından itibaren, kolluğun kapıları kırmak suretiyle her haneden bir kişinin alçaklık suçlamasıyla tutuklanmasına karar verdi. Sabaha kadar bir dünya insanı tutukladılar. Ne diyelim, alayının köküne…
Mahkemelerin ardından Bakanlar Kurulu da durmadı. Bir güzide karar da onlar aldı. Uzun bundan böyle “milli değer” olacakmış. Alın size “köküne”… Üç dakika sonra meclis bu kararı yasalaştırdı ve Anayasa Mahkemesi bunu otuz saniyede onayladı. Alın size “kibrit”…
Henüz daha öğlen olmadan düzinelerce hain yakalandı. Bu hainler uzun uzun cümleler kurmuşlar ama bir kere bile Uzun’un adını anmamışlardı. Artık beş sözcüğü geçen her cümlede “pek zeki, çok kıymetli, sevgili liderimiz” kelimelerinin geçmesi zorunlu kılınmıştı. Muhteşem bir karardı. Alın size “suyu”…
Dost düşman, iyi kötü, savaş ve barış tanımlamaları yeniden yapılıyordu, öfkeyse artık karneye bağlanmıştı. Bundan böyle artık kimse kafasına göre öfkelenmeyecekti. Kaç kontör almışsa o kadar… Öfke kontrolü satışı, yandaş medya, yandaş mafya ve yandaş yargıçlar aracılığı ile yapılacaktı. Ücreti makul dakikası üç yüz lira. Uzun “hizmette sınır yok, dünyada bunu yapan ilk ve tek ülkeyiz” diye duyurdu.
Bu habere herkes öyle çok sevindi ki kendini zapt edemeyenler televizyonlarını balkonlarından aşağıya attı. Hızını alamayanlardan koltuk takımını atanlar bile oldu. Ben az daha oturduğum daireyi yakacaktım da eşim bırakmadı. Ülkemle gurur duyuyorum. ”Köküne kibrit suyu…”
Artık bir televizyonumuz olmadığı için komşudan duyduğum bir başka haber de ezop dilinin yasaklanması ve duyarlı vatandaş yasasının çıkartılmasıydı. Duyarlı vatandaşlıktan kasıtları duyduğu her lafı polise yetiştirmekmiş. Ayrıca Uzun herkesin hakkını bir tamam savunduğu için avukatlık da yasaklanmış.
Bu kararlardan en tuhafı da “kibrit suyu” demenin yasaklanmasıydı. Artık bunun cezası vardı. Onun yerine ‘sürtünce alev alan çöp suyu’ denilebilirdi. Yine sevinçten evdeki bütün eşyaları camlardan aşağı attık. Zabıta ve polis geldi. “Siz bu eşyaları sinirlendiniz de mi attınız?” diye sordular. “Hayır” dedik, “sevinçten attık. Çünkü öfke kontörümüz yok.” Anlamsız anlamsız bir süre baktıktan sonra basıp gittiler. Arkalarından hep bir ağızdan bağırdık “Alayınızın köküne sürtünce alev alan çöp suyu…”
Son bir kararname daha yayımlandı. Kimsenin evinde televizyon kalmadığı için bundan böyle haberler minarelerden okunacaktı. Sonra da kibrit suyunun ne olduğunu sormak ve “sürtünce alev alan çöp suyu” demek de yasaklandı. En çok buna sevinmiştik. Alayımız sokağa çıktı. Önce gidecek ve muhbir muhtarı demir sopalarla sevecektik. Sonra sıra belediye başkanına gelecekti.
Artık ben de çıkıyorum, yolumuz uzun.
Alayının köküne sürtünce alev alan çöp suyu…
Önsöz Dergisi 56. Sayı

