“Göğsümüz Ahlar Siperi” 

 

Şiire dair yazmak her daim zor olmuştur benim için. Bu satırlar kaleme alınırken, radyolarda Edip Cansever’in doğum günü üzerine konuşuluyor; bir şair doğdu… dünya için ne gam! Oysa kaç şair eyler dünyayı ? 

Bir başka halk şairi Karacaoğlan da bu sorunun izini sürer, bir avuç kar gibi sıcak ve soğuktur dizelerinde;

“sual eylen bizden evvel gelene

  kim var imiş biz burada yoğ iken…”

İşte bu soru ile başlıyor şair Erdoğan Akdoğdu’nun “ göğsümüz ahlar siperi” isimli şiir kitabı. Kitap Düşünce Yayınları tarafından basıldı. Bu kitapta baskıya hazırlanan şiirlerin bir kısmı daha önce Önsöz Dergisinde yayınlandı, bir kısmı ilk defa bu kitapta yer buldu. 

Kitap kendi içinde üç bölümden oluşuyor. Karacaoğlanın yukarıdaki dizeleri ile başlayan “temerküz” kitabın ilk bölümü. Bir yerde toplanma manasına geliyor. Oluş, varoluş diye de yorumlayabilirsiniz.

Bu bölümde toplanan şiirler bir albatrosun kanat çırpışları ile başlayıp yolunuzun Beyrut’a düştüğü cılgalara varıyor. Dizelerde ; bireyin sevdası da vardır , gerillanın tutulduğu işkence de… Zira hayat tek bir renge nasıl indirgenebilir. Şiir sevdasız ve kavgasız yapamaz. Belki o yüzden olacak “inandığımız tüm kırmızılar” kanatılmıştır diyor şair;

“durmanın intihar sayıldığı çağım

nedir bu sıtma ikliminde

kalbimizi dişleyişin…”

Şairin kitabının ikinci bölümü “nümayiş”; temerküz edenin görünmesidir. Olanın, oluşun  göz önüne düşmesi, seyran eylemesi, yani gösteri, hareket, eylemdir. 

Yaşça sesine yetişemediğimiz ozanımız Ruhi Su karşılayacak bu bölümde sizi ve şöyle seslenecek;

“aldı zeybek:

elde mavzer kafanı ezer

zordan da haberin olsun..”

“Nümayiş” bölümü artık sokağa düşenlerin sesi, yankısıdır. Kimler yoktur ki orada; kediler, ayrılanlar, köylü isyancılar, toplumsal eşkiyalar, devrimciler, kadınlar, tüccarlar, sinema biletleri…

Hayata yazılmış bir şakayıktır kitabın bu kısmı. O yüzden belki her okuru tutmayacaktır lakin şöyle söylenebilir; her şiir yaşanılmış günlerin dizelenişidir yani bizimdir, bize dairdir. 

“sevgilim boynumdan öpüyor

bir akordeon kurşuna diziliyor her sabah- Kabil’de…”

Oysa insanlarımız bir tek kurşuna dizilmiyor; depremde, işçi cinayetlerinde, yasal mermilerle, işsizlikle yok ediliyor. İşte sesimize düşmanlıkları bundandır ve mavzeri hatırlamanın dimağıdır kitabın bu bölümü;

“adım cemâl

babam der

memleket uzunluk birimi

yaşamak can telaşı

kürdistan anlayıp konuşamadığım ülke

tarihçiler

teşkilatçılar

rüyalarım içre

evde bir yabancı

bura mı ora mı

belki bir çocukluk anışması…”

Hayatın o kuşkusuz döngüsü bizi kitabın son bölümünde bulur. Son bölüm “ağıtlar” ismini taşımakta. Çağdaş şiirimizin en yalın yüreği Ahmet Erhan olmadan o kapıdan geçemezdik;

“ölüm ki bir saka kuşudur

 zamanı gelince öter… “

Kitabın bu bölümü karanfil geçididir, yakamıza ilişmiş ömürlük suretlerin ki tutan toplu iğne değil, hafıza-i beşerdir. Bir gün dönüp coşkumuza katılacaklarına kuşku yoktur. Zira gözyaşının içinde “güle barut sermeye”de sesleniş vardır dizelerde. Kayıplarımızın birer suretidir her bir şiir.

“kar yağar şehre

bir çift filinta vurulur

sirenler

anonslar

trafik lambaları

kış gülleri serpilir caddelere…” diyen şair dövüşenin yankısını kentte tutmanın telaşındadır.

Denizlerden başlayan ırmağın akışını da unutmamaktadır elbette;

“niksarda tarla ortasında

çatık kaşlarında akşam yıldızıyla

kerpiçten bir evin çatısında doğdu mahir

öyle can kırmızısı… “ 

Kitaba dair anlatılacak çok şey var, lakin Pablo Neruda ve postacı arasındaki hikayeyi anlatan Il Postino (Postacı) filmindeki aşağıdaki diyaloglar kitabın özüdür kanımca;

Neruda: Benim şiirlerimle kızı başta çıkarmışsın.

Postacı: Senin yazdığın şiirle kızı baştan çıkardığım doğru. Ama o şiir sana ait değil.

Neruda: Benim yazdığım şiirin bana ait olmadığını mı söylüyorsun?

Postacı: Evet. Şiir yazana değil ihtiyacı olana aittir.

Bitirirken sevgili okur; bu kitaptaki sesleniş sizedir. Yankısını bulması dileği ile…