Savaş. Yıkım. Karşılıklı misilleme. Geceleri aydınlatan füzeler. Gündüzleri sessizleşen şehirler.
Artık hiçbir şey olağan değil. Ama tam da bu yüzden her şey olağan. Dün istisna olan, bugün rutindir. Fevkalade olan, aleladeleşmiştir.
Kısa tarihtir yaşanan. Bu bir anomali değil, geçiş evresidir. Emperyalist sistemin çözülme ve çöküş, yeni olanın, sosyalizmin yükseliş dönemi. Tarih ne kadar “kısa” olursa olsun, tarihsel dönüşümler hemen bugünden yarına olmaz. Kendince alır belirli bir süre. Yine de geçmiş dönemlerle kıyaslandığında bir göz açıp kapayıncaya sığacak denli kısalan süre.
Bugünlerde üçüncü haftasını adımlayan İran’a yönelik ABD-Siyonist İsrail ikilisinin başlattığı emperyalist savaş, bu “kısa tarih” sürecinde bir kopuş, bir kırılma anı. Gelecekte tarihçiler, tıpkı 11 Eylül gibi, Ukrayna savaşı gibi, bu savaşı da özellikle mimleyecekler.
İran’a yönelen saldırı, basit bir “kaynakları ele geçirme” savaşı değil. Tek tek sayılabilecek çeşitli “jeopolitik nedenler” elbette bu savaşın şurasında burasında gerekçeler arasında yer alıyor ve belirli bir rol de oynuyor. Tüm hepsi bir araya geldiğinde alabildiğine önemli bir etki gücü yaratıyor. Ama bunun ötesine geçmek gerek. Emperyalizmin çöküş süreci, tam ilhak süreci, küresel isyanlar, dünya işçi ve emekçilerinin varolan sisteme karşı her yerde çeşitli biçimler altında harekete geçmesi, küresel devrimci durum ve iç savaş… Bunlar temele konmaksızın bu süreci anlamak ve anlamdırmak mümkün değil. İran’a yönelik emperyalist savaş, tıpkı Ukrayna gibi, Venezuela gibi, bugün sırada bekleyen Küba gibi ve Uzak Doğu’da sırasını bekleyen savaşlar gibi, emperyalist-kapitalist sistemin çöküş sürecinin doğrudan yansımasıdır. Bu süreci durdurma ve tersine çevirme projesinin bir uğrağıdır, ki projenin ilk temel adımı 11 Eylül İkiz Kuleler provokasyonudur.
Gelinen aşamada ABD-İsrail ve onların bölgesel uzantıları İran’a yöneliyor. Amaç açık: İran’ın direncini kırmak, onu parçalamak, teslim almak. Dünya halklarına korku salmak, Venezuela’daki “başarı” sonrası ABD emperyalizminin karşı konulmaz gücünü tescil etmek, bölgeyi İsrail’in güvenliği ekseninde dizayn etmek, Çin’e muazzam bir darbe indirmek, Hazar üzerinden Orta Asya’ya uzanarak Rusya-Çin arasına kamayı sokmak ve nihayetinde kendi egemenliğini yeniden tesis etmek! Bu öldürücü darbe, dünya devrimine dolaylı katkılar sağlayan temel ittifakın (Rusya-Çin-KDHC) parçalanması sayesinde küresel iç savaşı kendi lehine çevirme imkânı sunabilir ABD’ye. Hesaplar bu yönde.
Epstein dosyalarının elini kolunu bağladığı Beyaz Saray’daki zırdeli, sadece Siyonist İsrail’in dayatmasıyla değil, bu genel çerçeveye uygun olarak girdi İran’a karşı savaşa. Bu basit bir “Siyonist komplosu” değil. Var elbet bu türden etkenler. Ama asıl olarak çıkarların örtüşmesi söz konusu. Ve bu emperyalist savaş en az çeyrek asırdır hazırlanıyor. 11 Eylül sonrası Wesley Clark’ın eline tutuşturulan listenin son sırasındadır İran.
Çünkü İran, tüm çelişkilerine rağmen, emperyalizme teslim olmamıştır. Küresel sermayeye bütünüyle açılmamıştır. Tam ilhak sürecine direnmiştir. İşte sorun burada başlar. Emperyalizm için “sorun”, düşman olmak değildir. “Bağımsız davranabilmek”tir. Çünkü “emperyalizm özgürlük değil egemenlik ister”! Bu yüzden saldırı ideolojik değil. Ekonomiktir. Yapısaldır.
Reformcular Muhafazakârlar
Normalde kapitalist ülkelerin burjuva sınıfları açısından emperyalist zincire eklenmek, emperyalizm tarafından (ABD hegemonyasında) biçimlenen ödeme ve ticaret sistemine dahil olmak, serbest para ve mal dolaşımını savunmak olması gerekendir. Üretimden kaçan paranın toplandığı offshore hesaplar zinciri, dünya gayrimenkul piyasasına engelsiz giriş, artık tedarik zincirinin bir halkasından başka bir şey olmayan üretimin engelsiz devam edebilmesi… Her açıdan emperyalist egemenliğe gönüllü bağlılığı (dilerseniz kölece bağlılığı) gerektirir. Herhangi bir kapitalist ülke, geleneksel, siyasi, kültürel vb. herhangi bir gerekçeyle bu zincire gönüllü eklemlenmeye yanaşmazsa, ABD egemenliğindeki emperyalist efendilerden önce kendi burjuva sınıfından baskı ve direnç görür. Tercih, iktisadi yapının gerektirdiği/zorladığı bir tercihtir. Kişisel değil, sınıfsaldır.
Buna rağmen tarihsel, kültürel, iç iktisadi, toplumsal gerekçelerle tam ekonomik ilhak sürecine, tam teslimiyete direnen ülkeler var ve olmaya devam edecek. Bu kaçınılmaz. Her birinin değerlendirmesi kendi özelinde yapılmalı. Ortak yönler olduğu gibi, farklılıklar da barındırır.
İran’ın tam ekonomik ilhak sürecine direnmesi hem iktisadi hem tarihsel-kültürel yönler içeriyor. 1979 devrimiyle tarihsel bir kırılma yaşayan, ardından üzerine salınan Irak ile giriştiği 8 yıllık savaşta büyük bedeller ödeyen, emperyalist-kapitalist zincirin dışında kalan bir ülke. Köklü bir antiemperyalist damarı ve geleneği olan bir toplum. Devrim sonrası iktidarı ele geçiren mollalar, o dönem için, İran’ın geleneksel “bazaar (pazar) sınıfının” temsilcileri bir bakıma. Orta sınıfların temsilcisi yani. Haliyle devrim sonrası iktisadi toplumsal evrim, ki sonrasında sürekli yaptırımlar baskısı altındaydı, emperyalist sisteme eklemlenecek güçlü bir işbirlikçi tekelci sınıf yaratamadı. Bu kesim genel olarak güçsüz kaldı. Yine de ta Şah döneminde kökleri olan bu kesim, son yarım yüzyıl içinde gücünü belirli oranda artırdı ve ifadesini “reformcular ”da bulan bir siyasal eğilim olarak ortaya çıktı.
Bir ülke yönetimi içinde kişiler arası farklı görüşler normaldir. Ama bu ayrımlar siyasal bir eğilim haline gelmişse, orada kişisel görüşlerden değil, sınıfsal farklılıkların yansımasından bahsetmek gerekir. İran’daki reformcu-muhafazakâr ayrımı (hatta kimilerine göre reformcu-muhafazakâr-yeni muhafazakâr) özünde iki farklı ekonomik güç blokunun çatışmasıdır.
Reformcular, yukarıda bahsedilen kesim. Bunlar modern burjuva sınıftır ve çıkarları emperyalist sisteme eklenmekten geçer. İthalat-ihracat yapan, küresel pazarlara açılmak isteyen sermaye grupları yani. Bürokrasi arasında da hatırı sayılır bir desteği vardır bu kesimin. “Gerilimi düşürmek, yaptırımların kaldırılmasını sağlamak ve küresel ekonomiye entegrasyon” düşüncesinin savunucularıdır. Emperyalist mali sermaye ile daha sıkı bağ kurmaktan yanadırlar. Bu açıdan tam ekonomik ilhak sürecinin gönüllü destekleyicileri, hatta yürütücüleri onlardır. Ya da bu politik yaklaşımın maddi zemini, bu kesimdir. Reisi ve Ahmedi Nejat haricinde son dönem cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazananlar hep onlardı.
Muhafazakârlar denen kesim ise daha geleneksel ticaret burjuvazisine, yani bazaar (pazar) esnafına, dini vakıflara (bonyadlar), devlet aygıtı içindeki yerleşik ağlara dayanır. Bu kesimler hem petrol gelirleri hem de yarı-kamusal ekonomik yapılar üzerinden beslenir ve mevcut düzenin sürmesini ister. Bir bakıma “devlet kapitalizmi” savunuculuğudur. Dışa açılmaya karşı dururlar.
Sonuçta burjuva sınıfın siyasal egemenliğine dayanan iki burjuva hat, iki burjuva eğilim. Bu açıdan bakıldığında işçi ve emekçiler açısından değişen bir şey yok. Her ikisi de işçi ve emekçileri zapturapt altına almak için uğraşıyor.
İran 90 milyonluk bir ülke. Devasa bir emekçi kitle. Sınıf çıkarları bunlardan tamamen ayrı olan, siyasal özgürlüklerden, kadın özgürlüğünden yana olan, halkların ulusal haklarının güvence altına alınmasını isteyen… Tepedeki bu çekişmenin dışında, on yıllardır neredeyse aralıksız hareket halinde olan, dönem dönem büyük halk isyanlarını tetikleyen emekçi milyonlar…
Toplumsal kompozisyon böyle.
ABD-Siyonist İsrail saldırganlığı meydana geldiğinde iç çelişki ve çatışmalar hızla perde gerisine çekildi. Başka şartlarda bir “dış savaş” farklı tepkiler doğurabilirdi belki. Ama baş emperyalist güç ve onun bölgedeki kuduz köpeği Siyonist varlık ortak saldırıyı başlattığında, üstelik bunu her tür insani değer ve yargıyı alaya alırcasına bir gözü dönmüşlükle yaptığında, işin rengi değişti. İki Tomahawk füzesiyle katledilen ilkokul çocukları başlı başına bir ortak tepki yarattı. Molla yönetiminin en tepesini uçurduğunda yapının çözüleceğini, halkların ayaklanacağını düşünen emperyalist-Siyonist ittifak, tam tersi bir sonuçla karşılaştı.
Sadece bu da değil, emperyalizmle kafa kafaya gelme, ona direnme, emperyalist egemenlik sistemini sarsma, emperyalist-Siyonist çetenin gücünün sınırlarını ve güçsüzlüğünü gösterme açısından da sonuçlar yarattı, yaratıyor bu savaş. Dolaylı olarak dünya devrimine, işçi ve emekçilerin kurtuluş mücadelelerine etki ediyor. Emperyalist-Siyonist ittifak karşısında elde edilecek olası başarılar, dünya halklarına büyük bir moral güç kazandırıyor. Bu yüzdendir ki şimdi tüm kıtalarda emekçiler İran’ın sürdürdüğü direnişe sempati duyuyor, destek oluyor.
Klasik Cephesi Olmayan Savaş
Emperyalist-Siyonist saldırganlığın başlattığı bu savaşın klasik anlamda cepheleri yok. Haliyle cephe gerisi de yok. Bir ağ bu. Yayılan, derinleşen, sınır tanımayan.
Füzeler. Dronlar. Siber saldırılar. Vekil güçler. Hepsi aynı savaşın parçaları. Dahası, tüm coğrafya savaş alanı haline gelmiş durumda.
Askeri anlamda “başa çıkılmaz” devasa bir güç var bir tarafta: ABD emperyalizmi ve “dokunulmaz İsrail”! Savaş bütçeleri (askeri harcamaları) yaklaşık 1 trilyon dolar. Bu tarafta bir hava kuvveti bile olmayan, “tek darbe ile yıkılacak” olan bir İran. Askeri bütçesi 10 milyar dolar (kimi araştırmalar 20 milyar diyor). Arada korkunç bir uçurum var. Bu şartlarda İran’ın bu savaşı kabul etmesi, direnmesi akıl alır bir şey değil. Bu yüzdendir ki Wittkoff, daha savaş başlamadan ABD’nin yaptığı muazzam yığınak sonrası “Başkan Trump, İran’ın neden hala teslim olmadığını anlayamıyor” demişti.
Teslim olmadı İran. Kendine dayatılan, artık bir yazgı halinde önünde duran savaşı kabul etti. Daha ilk darbede muazzam kayıplar verdi. Ama teslim olmadı. Düşmanın askeri strateji ve taktiğini, teknik üstünlüğünü boşa çıkartacak bir strateji ve taktik izledi. Devasa bir askeri gücün bir savaşı nasıl kaybetmekte olduğuna tanık oluyoruz!
Stratejik derinliği olan bir ülkenin bundan yoksun bir Siyonist varlığa, lojistik sorunlarla boğuşan bir dünya devine nasıl başarıyla karşı koyabildiğini izlemek gerçekten öğretici. Güç zehirlenmesi yaşayan, kibirden burnunun ucunu göremeyen emperyalist-Siyonist ittifakın nasıl kırılgan olduğunu görmek, dünya halkları açısından mutluluk verici. Şu an tüm dünyada yükselen İran sempatisinden de bunu anlamak mümkün. Halkların başına bela olan bu kötülük odağının uğradığı her kayıp, halklarda ayrı bir sevinç doğuruyor!
İran, kimilerinin tanımlamasıyla “mozaik savunma” uyguladı. Amaç, askerî açıdan kendisinden kat kat üstün olan hasmını kendi hedeflediği savaş düzlemine çekmekti. Bu düzlemde zaman önemli bir faktör. Düşmanın gücünü hızla tüketmek, onu yormak önemli. Stratejik derinliğe güvenerek alacağı ağır darbeleri atlatabilecek bir yayılma gerçekleştirmiş kendi sahasında.
Emperyalist-Siyonist ittifak, beklendiği gibi savaşın ilk anında muazzam bir güçle vurdu. Onların temel askeri stratejileri bu. İlk vur, olanca gücünle vur, düşmanı dize getir. Bu yüzden bütün askeri imkân ve kabiliyetlerini savaşın hemen başında sonuç almak için kullanmaya dayalı bir strateji uyguluyor. Bunun için hiçbir katliamdan, soykırımdan çekinmedi. Sonuç?
Hamaney ve komuta ekibi savaşın ilk başında öldürüldü. İlkokul bombalanarak 168 kız çocuğu öldürüldü. Hava üsleri, havaalanları, belirlenen füze rampaları, Basra (veya Pers) Körfezi’ndeki İran gemileri hedef alındı. Hatta nükleer santral çevreleri vuruldu. Böylece daha ilk hamlede “zafer” çığlıkları yükseldi. Devasa bir propaganda gücü de devreye girince…
Ama daha bu saldırıların üstünden bir saat geçmeden İran sistemli bir şekilde karşılık vermeye başladı. İlk darbe Siyonist İsrail’e değildi. Körfez ülkelerindeki ABD üsleri hedef alındı. Katar, Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Ürdün, Irak… Radarlar, hava ve deniz üsleri, mühimmat depoları…
İran askeri taktiği basit, akılcı ve sonuç alıcıydı. Nitelik yerine nicelik! Çok sayıda düşük nitelikte saldırı aracı, az sayıda yüksek nitelikli araçtan daha etkili sonuçlar yaratabilir. Öyle de oldu. İlk gün yüzlerce füze, bini aşkın dron fırlatıldı bu hedeflere. Hava savunma sistemleri böylesine yoğun bir yüklenmeyi kaldıramadı. Ve Bahreyn’deki erken uyarı radarı ilk olmak üzere, bölgedeki radar ağı kısa sürede paramparça edildi.
Yoğun saldırıda amaç vurmak değildir. Düşman sistemlerini yorar. Tüm radar ve savunma ekipmanı böylesi yoğun bir saldırıda kendini açık eder. Yerler tespit edilir. Mühimmat tükenir. Radarlar aşırı çalışmaktan yorgun düşer. Savunma ağında gittikçe büyüyen gedikler oluşur.
Bir de işin ekonomik boyutu var. 20 bin dolarlık çok sayıda drone gönderilir, bunları karşılamak için düşman her biri birkaç milyon ile birkaç on milyon dolar arasında değişen savunma mühimmatı harcar. Üstelik her bir saldırı ekipmanına birden fazla savunma füzesi harcamak zorunda kalır. Sonuçta kısa sürede savunma giderleri astronomik bir artış gösterir. Kaybedilen her radar, her hava savunma bataryası ekstra milyarlar demektir.
Kısacası İran’ın yoğun ucuz dronlarını ve eski teknoloji füzelerini karşılamak için tüm Körfez ülkelerinin ve ABD-Siyonist İsrail’in savunma sistemleri çalıştı. Sürekli çalıştı. Radarlar açıldı. Yerleri tespit edildi. İlk aşama buydu: Kapıyı zorlamak.
Sonra ikinci adım zamanı geldi. Daha az füze. Daha seçici atışlar. Daha yüksek hassasiyet. Eski stoklar öne sürülmüş, tüketilmiş, işlevini görmüştü. Ardından daha gelişmiş sistemler devreye sokuldu.
Bu bir tercih miydi? Evet. Bu bir zorunluluk muydu? O da evet. Çünkü aynı anda: Fırlatıcılar (füze rampaları) vuruluyordu. Depolar hedef alınıyordu. Lojistik baskı altındaydı. Plan ile zorunluluk kesişimiydi bu plan. Doyurma tamamlanmıştı. Aşındırma gerçekleşmişti. Şimdi delme zamanıydı.
Hiçbir sistem sonsuz değildir. Demir Kubbe, Arrow, Patriot, Davut’un Sapanı… Hepsi güçlü. Ama hepsi sınırlı.
Çünkü matematik basit: Ucuz saldırı araçları. Pahalı savunma sistemleri. Uzayan savaşta denge bozulur. Bir süre sonra: Savunma “engellemez”. Sadece “hasarı azaltır”. İşte yeni gerçeklik budur.
Dokunulmazlıktan Kırılganlığa
İsrail “dokunulmazlık miti” üzerine kuruldu. Dokunulmazlık. Mutlak güvenlik. Kesintisiz üstünlük!
Oysa şimdi Tel Aviv alevler içinde. Hayfa hedef. Her yer hedef. Artık cephe gerisi yok. Sirenler günlük hayatın parçası. Sığınaklar yaşam alanı. Ve en önemlisi, gitme/kaçma isteği artıyor. Kalmak zorlaşıyor. Nüfus çözülürken, ekonomi daralıyor. Savaş uzadıkça maliyet büyüyor.
Bir devlet için en büyük tehdit nedir? Dış düşman mı? Hayır. İçten çözülme. İşte Siyonist varlık için en kritik, en zorlu an bu. Bakmayın “Laricani’yi öldürdük, İstihbarat bakanını öldürdük” çığlıklarına. Onları, daha fazlasını da öldürseler, şu an uçurumun kenarına gelen onlar. Bir adım. Yalnızca bir adım kaldı. Sonrasında uçurumun dibini boylayacaklar.
Netanyahu ve çevresindekilerin yaşayıp yaşamadığı başlı başına muamma. Şaibeli videolar şüpheleri gidermiyor. Öldü mü, kaçtı mı tartışmaları, savaşın sisi içinde kayboluyor. Kesin bilgi çoğu zaman yoktur. Ama esas mesele bu değil. Esas mesele şudur: Artık İsrail’de hiçbir yer güvenli değildir. Yeni gerçeklik budur. Ve bu gerçeklik, tüm propagandaların ötesinde, savaşın yönünü belirleyecektir.
Savaş tek hat üzerinden yürümüyor. İran’a yönelik çok ağır hava saldırıları; İsrail’e yönelik gittikçe daha etkili olan füze ve dron saldırıları; Güney Lübnan sınırında Hizbullah’la girişilen kara savaşı; Körfez’de ABD üslerinin aralıksız bombalanması, denizde enerji hatlarının kesilmesi… Beş cephe, tek savaş.
Bu yapı, klasik zafer fikrini ortadan kaldırır. Çünkü hiçbir cephe kapanmaz. Sadece yer değiştirir. Kırılganlık arttıkça risk büyür. Savaşın sürekli tırmanması neredeyse bir yazgı gibi.
ABD’nin sahada istediğini bulamadığı bir olgu. Uçak gemisi savaş grupları İran’dan bin kilometre uzağa çekildi. USS Ford savaşa hiç giremeden Girit’e geri dönecek. Körfez ülkelerindeki askeri üsler neredeyse haritadan silindi. Hürmüz’ün İran denetiminde “seçici geçirgen” bir tarzda kapatılması, Yuan ile ticaretin boğazdan geçiş için bir bilete dönüştürülmesi, ABD donanmasının boğazı açma yeteneğinin olmadığının ortaya çıkması, Trump’ın NATO’ya ve müttefiklerine “Hürmüz Boğazı’nı açmak için donanma gönderin” çağrısının reddedilmesi… Savaşın ABD-Siyonist İsrail aleyhine geliştiğinin, zaman geçtikçe bunun daha belirgin hale geldiğinin göstergeleri.
Durum bu hale gelince ABD-İsrail ikilisi İran’ın enerji altyapısına saldırıya geçti. Güney Pars bölgesindeki gaz tesisleri bombalandı. Daha önce Tahran’daki devasa yakıt depolarının İsrail tarafından bombalanması yüzünden Beyaz Saray rahatsız olmuştu. Zira petrol fiyatlarının hızlı tırmanmasından çekiniyordu. Ama artık bu çekinceleri düşünecek halde değil. Ölmüş eşek kurttan korkmaz!
İran, Tahran’daki tesisler vurulduğunda “bir daha enerji altyapımıza saldırırsanız tüm bölge ülkelerinin enerji tesislerini vuracağız” demişti. Güney Pars sahasına yapılan saldırının ardından İran Arabistan ve Katar’daki tesisleri vurdu. Petrol fiyatları bir ara 120 doların üstüne çıktı, sonra 110 dolara indi. İran’ın misillemeleri devam ederse 200 doları geçeceğine kesin gözüyle bakılıyor.
Şimdi savaşın bu aşamasındayız. Artık kimin daha uzun süre dayanacağına bağlı her şey. Ekonomik olarak, askeri olarak toplumsal ve siyasal olarak!..
Siyonist İsrail en büyük kırılmayı yaşadı, yaşıyor. Onulmaz bir yara aldı. Bir çözülme ve dağılma süreci başladı. Savaşın uzaması bu süreci daha da derinleştiriyor. Tehlike de işte burada büyüyor.
Siyonist varlık için “varoluşsal tehdit” her geçen gün güçleniyor. Elinde miktarı bilinmeyen nükleer cephanelik olan, soykırım ve vahşi saldırganlığı temel politik hat olarak belirlemiş, inanılmaz dinsel taassubun devletin en üst katına yükselmiş olduğu bir apartheid rejimi olarak Siyonist İsrail, nükleer silah kullanımına her geçen gün daha fazla yaklaşıyor.
Kim kazanacak? Bu haliyle soru yanlış. Çünkü bir taraf şimdiden büyük oranda kaybetmiş durumda. Emperyalizmin krizi derinleşiyor. ABD gücü aşınıyor. Bölgesel aktörler daha özerk davranıyor. Ve savaş uzuyor. Bunlar somut olgular. İran birdenbire tam anlamıyla teslim olmadığı sürece bu olgular değişmez, süreç tersine dönmez.
Tarihin ironisi en büyük oyunlarından birini oynuyor. İran, varoluşsal savaşında gösterdiği muazzam direnç ile iradesine rağmen dünya devrimi için çalışıyor! Büyük bedeller ödüyor ama teslim olmuyor. Dünya işçi sınıfının, emekçi ve ezilen halklarının, dünya devriminin en büyük düşmanı her geçen gün küresel bir hezimete bir adım daha yaklaşıyor.
Dünya halkları için muazzam bir zafer ufukta belirginleşiyor.
26 Mart ‘26
Leninist Teori
8.Sayı
