Değişim Rüzgârı

“Bugün değil yalnızca Moskova,
değil yalnızca büyük yurdumuz, bugün,
tüm dünya nefesini tutup bizi izliyor”
-General İvan Panfilov-

89-91 karşı devrimleri sonucunda Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı dağılınca, emperyalist burjuvazinin vazifeşinas kalemşorları heyacanla “tarihin sonu”nu ilan ediyordu. Berlin Duvarı yıkılmış, Sovyetler Birliği dağılmış olduğuna göre, onlar açısından komünizm de yenilmiş, sınıf savaşımı sona ermiş ve böylece kapitalizmin ebediyeti kanıtlanmıştı.

En az onlar kadar vazifeşinas olan başkaları da vardı elbet. Mesela müzik dünyasında. Federal Almanya çıkışlı heavy metal grubu Scorpions, gelişmeleri romantik bir aşk şarkısı edasıyla anlattığı “Wind of Change”i sürmüştü piyasaya. Klibiyle ve sözleriyle komünizm düşmanlığını dile getiren bu şarkı, “has” demokratlar tarafından derin bir huşu içinde dinlenir. Sovyetler Birliği ve komünizm dendiğinde “bi’ kedi görmüş Tweety” gibi korkan bu “has” demokratlar, grubun yaratmaya çalıştığı romantizme öyle bir kaptırırlar ki kendilerini, Klaus Meine hiç zorluk çekmeden onları hipnoz edercesine -şarkıda söylediği şekliyle- “anın büyüsü”ne (ne büyü ama!) götürür.

Nasıl götürmesin ki? Şarkı, hissedilir derecede eko yaratarak çalınan bir ıslıkla açılıyor. Fondaki yumuşak gitar dokunuşları da ayrı bir unsur. Gitar dokunuşları hep belli bir tonda kalıyor, ıslık ise 20-25 saniye boyunca bir uzuyor, bir kısalıyor… Dinleyicinin tüm bu sesleri, şayet kendisi bir “has” demokrat ise, “uyusun da büyüsün ninni” mealinde algılaması kaçınılmazdır. Öyle de oluyor. Nitekim sözler de, tam da bu “romantik hipnoz seansı”nın hemen ardından geliyor. Artık “has” demokratımız için yapılacak hiçbir şey yok, çünkü o, tamamen Klaus Maine’nın tesiri altındadır. (Ama tüm bunlar, Scorpions’un üstün bir sanatsal beceriye sahip olduğunu değil, dinleyicinin bu duruma teşne olduğunu gösterir olsa olsa.) Söz konusu sözler şöyle:

“Moskova’yı izliyorum,
Gorki Parkı boyunca,
Kulak verirken
Değişim rüzgarına…”

Klaus Meine’nın bu sözlerle neyi kastettiği açık. Nakarat bölümünde, şarkı, “artık davul çalsan uyanmaz” dercesine (ki sertleşen vuruşlarla davullar da çalıyor) volümünü artırmaya başlayıp, “beni bu şanlı gecede anın büyüsüne götür,” sözleri eşliğinde ilerliyor. Sonra, volüm biraz daha düşerek, etkiyi enstrümanlardan “bırak balalaika söylesin gitarının istediği şarkıyı” sözlerine bırakıyor. Bu bölümün hemen ardından, 80’lerin pop rock ve heavy metal sanatçılarının ve müzik topluluklarının her şarkısında mutlaka yer alan (hatta daha hafif tonlarda ve biraz daha kısa olsa da pop, disco ve funk parçalarında da bazı bazı yer alan) uzun bir gitar solosuyla karşılaşıyoruz. Bu gitar solosu da şarkının geneline hakim olan alçalma-yükselme ve uzayıp-kısalma biçimine uygun olarak ayarlanmış. Dolayısıyla bu gitar solosuyla şarkı adeta bir ballad halini alıyor. Ya da mesela yalnızca enstrümantal olarak dinlense yaratacağı etki bakımından (veya Looper’ın “I Drove All Night”ından pek az farkı kalır. Bu özellikleri sayesinde de “has” demokratın gönlünü çabucak çeliyor.

“Wind of Change” o dönem için tam da emperyalist müzik tekellerinin aradığı güfte ve besteyi temsil ediyor. Her ne kadar heavy metalin sound özelliklerini taşısa da, “hür” dünyanın “has” demokratları evde, işte, sevgilisiyle dans ederken, yolda yürürken ya da duş alırken, vs… mırıldansınlar, mırıldandıkça coşsunlar diye tasarlanmış olan halis muhlis pop türünde bir şarkıdır “Wind of Change”. Bu unsurlar göz önünde tutulursa, onun ne “Self Control”dan, ne “Take My Breath Away”den ne de “Careless Whisper”dan farkı olduğu söylenebilir. Tüm bunlar aynı zamanda, heavy metalin diğer tarzlara nazaran her zaman dar bir dinleyici kitlesi olmasına karşın, Scorpions’ın Federal Almanya’dan günümüze dek Avrupa’nın en gözde ve popüler topluluklarından biri olmayı nasıl “başardığını” da anlatmaktadır.

Bu olgular, ‘89-91 karşı-devrimlerinin “sanat” alanındaki yansımalarından ufak bir “chapter” yalnızca. Biz ise, “Wind of Change”i, emperyalist-kapitalist dünyanın o dönem içinde bulunduğu “şuh” durumu somut olarak gösterdiği için örnek olarak kullandık. Fakat bu “şuh” durumun amansız bir histeriye dönüşmesi için çok uzun zaman geçmesi gerekmeyecekti. Öyle ki, toplumlar tarihinde epitopu A6 boy sayfa bile tutmayacak kadar kısa bir süre sonra, 90’ların sonunda dünyayı dört bir yandan, hem de emperyalist merkezlerde kuşatan ayaklanmalar silsilesi, 2000’lerin başında NATO’yu 21. yüzyılı “ayaklanmalar yüzyılı” olarak nitelemeye mecbur bırakacaktı.

Derken 11 Eylül 2001, ABD başta olmak üzere emperyalizmin çöküş evresine girişi ve çöküşü önlemek için başlatılan 3. Dünya Savaşı’nın, yahut bir başka deyişle küresel iç savaşın ilanı. O günden bugüne 24 yıl geçmiş olsa da ne tarihin sonu geldi, ne de “medeniyetler çatışması” türünden deli saçması şeyler yaşandı. Aksine, sınıf savaşımı gün gün şiddetleniyor, emperyalizm, buz dağına çarpıp batan Titanik misali çöküyor. İşte bu, işçi sınıfı ve emekçi halklar için ziyadesiyle romantik bir “sahne”dir.

Geçen yirmi dört yılda, emperyalizmin bu çöküşü önleme çabasındaki tek başarısı, FPS türü bir bilgisayar oyunu olan Call of Duty’nin Black Ops. Serisinde Fidel Castro’ya suikast yapmak oldu. Öte yandan, her geçen gün daha da şiddetlenen sınıf savaşımı, tarihin sonunun değil, ama kapitalizmin sonunun geldiğini ortaya çıkardı.

Klaus Meine, emperyalist-kapitailst sistemin geleceğini “havada” duyumsayabilir, ama gerçekte olan, dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarının emperyalist-kapitalist sisteme karşı yeryüzünde taarruza geçtiğidir.

Biz bunu şu an en çok Donbass/Novorossiya cephesinde görmekteyiz. 2014’te, emperyalistlerin Hitler artığı neo-nazi çeteler eliyle tertiplediği faşist darbeye karşı gelişen anti-faşist halk ayaklanmasının Donbass ve Novorossiya’yı hızla sarması ve Harkov ile Odessa gibi büyük oblastlar dahil pek çok oblastta Halk Sovyetleri’nin ilan edilmesi, emperyalizme kelimenin tam anlamıyla şok etkisi yaratmıştı. Donetsk ve Lugansk’ın dışındaki oblastlarda kurulan Halk Sovyetleri faşist saldırılara direnemediyse de macun tüpten çıkmıştı bir kere. Üstelik Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri tüm faşist saldırılara rağmen dimdik ayakta duruyordu. Bu halk cumhuriyetlerinde, ilan edildikleri günden bu yana her sokak başında ya orak-çekiçli kızıl bayrağın ya da Reichstag’a dikilen Zafer Sancağı’nın dalgalanması, devrimin liderlerinin ağzından çıkan “Geçmişte atalarımız nasıl Berlin’e dek gittiyse, biz de Kiev’e dek gideceğiz. (…) Sosyalist Novorusya’yı inşa edeceğiz.” (Aleksey Markov) gibi sözler, her adım başında Stalin’in afişleriyle dolu sokaklar, 2016 yılının Donbass ve Rusya’da “Stalin Yılı” olarak ilan edilmesi, vb. daha pek çok şey, neyin gelmekte olduğunu gayet net bir biçimde anlatıyordu. (2015 yılındaki operasyonla faşistlerden temizlenen Debaltsevo’da kızıl yıldız armalı LHC bayrağının da değil, ama orak çekiçli Sovyetler birliği bayrağının göndere çekilmesi, tüm bunların tuzu biberidir.) Bu olaylar yaşanırken, emperyalizmin korkudan tir tir titremesi kadar doğal bir şey olamaz. Sonuçta tam bitti dedikleri anda yeniden “Big Brother”ın kahreden bakışlarına maruz kalmak, onlar için kaldırılabilir bir korku değildir.

Buna bir de 2017 yılında ölüm yıldönümü vesilesiyle Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve faşizme karşı şanlı zaferin büyük önderi Josef Stalin’in mezarına bırakılan yüzlerce gülün olduğu fotoğrafla, emperyalizmin ayyaş lejyoneri Boris Yeltsin’in terkedilmiş ve harap haldeki mezarına ait olan fotoğrafın Rusya’daki sosyal medya kullanıcıları tarafından aynı anda ve yanyana servis edilmesini eklemek lazım. Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmde bahsini ettikleri “yeni” (proletarya) ile “eski” (burjuvazi) arasındaki savaşım ancak bu kadar güzel ve somut biçimde anlatılabilirdi. Ve sanatsal içeriği bu denli dolu olan, böylesine estetik bir “tablo” ancak işçi ve emekçilerin tasarımının ürünü olabilirdi.

Tabii emperyalizm, sadık uşakları Neonazi ve faşist çeteler eliyle, 2014’te iç savaşın başlamasından Rusya’nın operasyon başlattığı Şubat 2022’ye dek Donetsk ve Lugansk’ta sayısız katliama girişmekten, Donbass Devrimi’nin liderlerine suikast yapmaktan (Mcegovoy [2015], Motorola [2016], Givi [2017], Zakharchenko [2018] ve daha pek çok lidere) geri durmadı. Burada devrimci-komünist güçlerin direncini kırmak demek, halkı sosyalizme ve Sovyetler Birliği’ne hala derin bir bağlılık besleyen Rusya’yı da parçalayabilmek anlamına geliyordu. Tersi de doğrudur: Yani Donbass’taki devrimci-komünist güçlerin güçlenmesi demek, ABD/AB/NATO emperyalizmine büyük bir darbe ve dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarının büyük bir moral kaynağı anlamına gelmektedir. Nitekim Rusya’nın 2022’deki operasyonunun başlamasının ardından, Hudson Loistitüte’un, emperyalizmin hedefini “Sovyetler Birliği’nin nihai olarak tasfiye edilmesi” biçiminde koyması boşuna değildir.

Rusya, Şubat 2022’de Ukrayna’ya operasyon başlatınca, bütün emperyalist aygıta eşgüdümlü olarak rusofobik propagandalara ve icraatlara hız verdi; Ukraynalı faşistlere yüz milyonlarca dolar para yardımı ve silah desteği sağlandı; Rusya’ya, şu an sayısı dile bile zor olan yaptırımlar uygulandı; Tolstoy’un, çökmekte olan bir sistemin çaresi girişimlerinden başka bir şeyi ifade etmiyordu. Savaşı kazanmakta hiç acele etmeyen Rusya ise, Sovyetler Birliği’nin Büyük Anayurt savaşı esnasında uyguladığı savunma ve taarruz taktiğini uygulayarak, cephe hattında Ukrayna Ordusu’nu adeta kıyma makinesine sokup ağır ağır imha ediyor, inisiyatifi ve hamle üstünlüğünü hep elinde tutuyordu. Emperyalistler bunu elbette ki görüyorlardı ve yine aynı çaresizlik içerisinde, Ukrayna’yı bu sefer Kursk’a sürdüler. Buradaki hesaba göre, Rusya telaşa kapılacak, dolayısıyla Donbass’taki kuvvetlerinin hatırı sayılır bir kısmını Kursk’a kaydıracaktı. Böylece, Donbass’ta kalan Rus kuvvetleri imha olacak ve Rusya “işgal”i sonlandırmak zorunda kalacaktı. Nazilerin Stalingrad’da pek çok kez yürüttüğü mantığı yürüten Ukraynalı Neonazi faşistlerin, Albert Einstein; bir kez daha doğrularcasına, Nazilerin uğradığı akıbete uğraması, bu aşamada tarihsel bir zorunluluk haline gelmişti. Ayrıca, kimin telaşa kapıldığı da Putin o sıra çevre ülkelere alışıldık gezilerini düzenlerken, Zelenksy’nin emperyalistlerin eteğine yapışıp yalvar yakar yeni silah tedariki için çalışmalarına devam etmesinde bellidir.

Bütün bunlar, emperyalistlere ve Ukraynalı faşistlere yetmezdi tabii. Yetmedi de Rusya’nın Kursk saldırısını uhulet ve suhuletle karşıladığını, dahası hem Kursk’ta hem de Donbass’ta ilerlediğini gördüklerinde, karşılarında iki seçenek vardı: 1) Kursk’taki çatışmaları oluruna bırakmak ve oradaki Ukrayna Ordusu birliklerini imhaya terk etmek, 2) Savaşı bir üst seviyeye taşıyacak bir adım atmak (ki bu, sahadaki duruma bakıldığında, Kursk dahil pek çok bölgede Ukrayna Ordusu birliklerinin imhası riskini taşıyordu.) Nazi kafalı emperyalist ve faşist komuta kademeleri elbette ikincisini seçti ve Kursk’taki çatışmalar öyle bir seyir izledi ki, aynı zamanda oradaki Ukrayna Ordusu birlikleri de imhaya mahkûm oldu. Sonuç, faşist Ukrayna Ordusu birliklerinin yine Nazilerin akıbetine uğraması oldu.

Bu noktada devam etmeden önce şunu belirtmek gerekiyor. Rusya, savaşı şiddetlendirmesi için geçerli pek çok gerekçesi her zaman olmasına rağmen, şimdilik savaşı şiddetlendirmeye ihtiyaç duymadı. Uygulanmakta olan gücün şiddetiyle düşman paralize edilebiliyorsa, daha fazlasını uygulamaya da gerek yoktur zaten. Ya da şöyle de denilebilir; taarruzun şiddeti, taarruza maruz kalanın direncine bağlı olduğuna göre (kuvvet – direnç, basit fizik kanunu), Rusya’nın Ukrayna’ya yönelttiği taarruzun şiddetini de, faşist Ukrayna Ordusu’nun direnci belirliyordu, hala da öyle. Operasyonun başlamasından çok kısa bir zaman sonraki süreçten beri ortada bir direnç de kalmadığına göre, Rusya’nın acele etmesini, savaşı şiddetlendirmesini gerektirecek bir durum olduğu da söylenemez.

Ama emperyalist medya merkezlerinde servis edilen haberlere bakılırsa, Rusya, savaşın başlamasından bu yana hep “zorda”. Rusya ne zaman ki bir bölgeden çekildi, o zaman bastılar yaygarayı: “Rusya ardına bakmadan kaçtı.” Bu kara propagandayla gaza gelen trajikomik Ukrayna başkanı hindi gibi kabardı: “İşgalcileri tamamen kovana dek durmak yok!” Sonra bir ya da birkaç Rus roketi düşerdi Kiev’e, “cengâver” Zelensky korkudan 180 derece. “Rusya beni öldürmek istiyor.” Herhalde dünya tarihinde onun kadar duygu-durum bozukluğu yaşayan bir başka devlet başkanı daha bulmak çok zor olsa gerektir.

Her ne kadar kısmi geri çelimeler olduysa da (ki savaşta her zaman ilerlemek, savunmadaki tarafın tamamen ortadan kalkmasıyla mümkündür ancak), başlangıcından bu yana, hatta başlamadan önce de, savaş hep Rusya’nın inisiyatifindeydi. Bu inisiyatif o denli güçlüydü ki, 2024’te Moskova’daki bir AVM’de Ukrayna’da beslenip eğitilen dinci-faşist çetelerin yüzlerce insanı katletmesinden sonra bile, Rusya’dan cephe hattında geniş bir taarruz gelmedi. En çok da, Rusya’nın tüm provokasyonlara rağmen kendinden bu derece emin olması emperyalistleri çıldırtmış olsa gerek ki, envanterinde nükleer silah bulunan herhangi bir emperyalist ülkeye atılması halinde ortaklığın kıyamet alanına çevrileceğinden hiç kimsenin şüphe duymadığı ATCMS füzeleri, emperyalistleri icazetiyle Ukrayna’dan Rusya’ya atıldı.

Rusya’nın buna verdiği cevap, ismiyle ters orantılı bir etkiye sahip, o an için üzerinde patlayıcı bulundurmayan bir Qreshnik (Fındık) füzesi oldu. İçinde patlayıcı bile olmayan Qreshnik, yayınlanan görüntülerde atmosferi resmen yararak düşüyordu yeryüzüne. Ukrayna’da böylesine romantik “sahne”ler yaşanırken, Pentagon, “iyisi mi Rusya’yı kızdırmayalım,” minvalinde bir açıklama yaptı. Qreshnik’in yarattığı etkinin de sonucunda, bugün ABD’de Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte, Rusya-Ukrayna (ve ABD/AB/NATO) savaşında “barış” konusu gündemde. ABD’nin emperyalist beyleri, savaşın bunca uzamasında Ukrayna’yı suçluyor, Zelensky diktatör ilan ediliyor, “desteğin %4’e düştü, sen ne konuşuyorsun!” diye azarlanıyor, medyada kendisine “dead man walking” diye lakap takılıyor, G7’de Rusya’nın “saldırgan taraf” olarak belirtilmesine ABD tarafından karşı çıkılıyor, vs… NATO ve AB, Rusya ile girdikleri bu imha savaşında, kendilerinin dağılma eşiğine geldikleri üzerine yapılan konuşmaların ortasındalar. Bir nevi öldürücü darbe onunla geldiği için son süreci siyasi literatürde “Qreshnik Effect” (fındık etkisi) şeklinde adlandırmak, yerinde olacaktır.

Tüm bu yaşananlar, Scorpions’ın solisti Klaus Maine’yi “American Dream”den uyandırmış mıdır, bilinmez, ama gerçek olan şu ki, başta ABD olmak üzere tüm dünya emperyalizmi artık uyuyamıyor. Klaus Maine, “Wind of Change”de “bırak balalayka söylesin gitarımın istediği şarkıyı…” diyordu ama balalayka hala kendi ezgilerini söylüyor; üstelik içinde patlayıcı bile olmayan bir tek Qreshnik füzesinin atılması sonucunda gitarın akordu darmaduman olmuş durumda. Trump’ın Ukrayna üzerine söylediklerinin aslında Rusya’nın söyleyeceği şeyler olduğu göz önünde tutulursa, “gitar”ın balalaykanın ağzıyla konuşmaya başladığını belirtmek abartı olmayacaktır. Emperyalist-kapitalist sistem tüm tankı, topu, tüfeği, bankaları ve şirketleriyle dünyanın gözü önünde çöküyor. Dünyanın dört bir yanındaki meydanlarda “Enternasyonal”in çalınıp söyleneceği günler artık hiç olmadığı kadar yakın.

Önsöz Dergisi, 56. Sayı