Dışarıda Çözülme İçeride Yıkım

Tarihin hızlandığı dönemlerde bilinç, pratiğin peşinden koşar. Tabiri caizse, pratik bilinci toza dumana boğar. Böyle zamanlarda bilinci belirsizlik sisine bulayan pratiğin, insanın tüm enerjisini emen günlük koşturması içinde, sürecin anahtarı niteliğindeki bazı küçük ayrıntılar fazla dikkat çekmez. Şimdi, büyük ve tantanalı gelişmelerin ortasında kalan, ama anahtar niteliğinde olan iki gelişmeyi masaya yatıracağız. Onlar, sınıflar mücadelesinin konjonktürel dengelerinin özetini sunacak simgeselliğe sahipler.

İlki, sene başında yaşandı. Rojava devriminin çok zor anlar geçirdiği o birkaç haftada dinci faşist iktidar, kendisinden beklenmeyecek bir atalet sergiledi. Hazır SDG bölünmüş, YPG iki ayrı toprak parçasına sıkışmışken, TC’nin geleneksel reflekslerini bilenler için, ordunun sahaya inmemiş olması yeterince şaşırtıcıydı. Daha şaşırtıcı hamle, Gire Spi ve Serekaniye’nin boşaltıldığına dair haberlerle geldi. En sıkışık anında Rojava, rahat bir nefes aldı.

İkinci olay yine yılın başlamasıyla start aldı, ama duyanı şaşkınlıktan donduran sonucu Mart’ta açıklandı. Mevcut iktidar bu iki ayda, tüm yıl boyunca planladığı trafik cezalarının toplamından üç kat fazla ceza kesmişti. Ve, ümüğüne çökülen küçük vergi mükelleflerinden toplanan paranın haddi hesabı yoktu.

Bu duygulardan ilki, dinci faşist iktidarı Rojava’dan çok daha fazla tedirgin eden bir beklentinin işaretiydi. İkincisi, belli ki felaket boyutunda yaşanacak bu beklentiyi tersine çevirecek parayı alelacele toplama telaşına işaret ediyordu. İnsanın aklına hemen ABD-İsrail’in İran’a saldırısı geliyor. Doğruluk payı var, fakat bu gelişmeler savaştan önce yaşandı. Savaş, olsa olsa, felaket boyutlu beklentiye gidişi hızlandırmış ve derinleştirmiştir. Dinci faşist iktidarı, burnuna kan kokusu geldiği halde yaralı ceylanı uzaktan izlemeye koyulan bir vahşi kurdun tedirginliğine sokan, yolları kesip haraç salan Deli Dumrul gibi davranmaya iten beklentinin ne olduğunu tahmin etmek zor değil: Ekonomik buhran hem sanayiyi, hem bankaları hem de kitleleri tüketti. Fakat savaş, tükenişi gerçek bir halk ayaklanmasının koşullarını olgunlaştıracak bir mecraya taşımakta.

Dinci faşizm siyasi geleceğini Trump’a bağlamıştı. Oysa Trump’ın dünyaya G-0’ı yerleştirmekten başka bir şey yapamayacağı biliniyordu (Not: Emperyalist kapitalist dünyayı yöneten G-7’nin yerine G-0, sistemin artık yönetilemez oluşunun simgesidir). Öyle de oldu. Trump, aynı fırtınaya karşı kendisine sığınmak için, kapısında birbirini çiğneyen her iktidarı, şimdi kendisiyle birlikte uçuruma sürüklüyor. Bunun anlamı açık: Emperyalist kapitalist sistem, kendi 89-91 anına doğru hızla ilerliyor, İran’a karşı açılan savaş, sistemin son dayanma duvarını yıkıyor.

Gerçekte, Trump Amerikasını bugünkü ahmaklığa sürükleyen perde, Davos’ta açılmıştı. Zirveye katılanlar, önce sistemin çöküşten geri dönemeyeceğine dair karamsar bir raporu dinlediler. Sonra, kürsüye çıkanlar sırayla, bu çaresiz durumdan ABD ve Trump’ı suçladılar. ABD, müttefiklerine nasıl yenilmez bir güç olduğunu alelacele kanıtlamak zorundaydı. Ocak ayı başında şiddetli bir halk ayaklanmasıyla sarsılan Molla rejimi, gözlerine kolay bir lokma olarak göründü. Hesaba katmadıkları iki noktadan birincisi, Mollaların ölümüne bir direnç göstereceğiydi; ikincisi, emperyalist saldırı karşısında İran emekçi halklarının ulusal direnişiydi. Kendi halkına karşı sayısız suç işlemiş bir gerici iktidar olarak Mollalar, kaybetme lüksüne sahip değildi, bu varlık-yokluk savaşına ellerindeki tüm kozları kullanarak girdiler. ABD-İsrail’in her saldırısı, etkili bir karşı saldırı ile cevap buldu. Savaş, emperyalist kibrin taşlarını söktü, şişinmelerini söndürdü. İran emekçi halkları ise, ABD ve siyonist İsrail’in “ayaklanma” çağrılarına bu emperyalist-siyonist ittifaka meydan okuyarak yanıt verdiler.

Bu esnada, Davos’ta Trump’a veryansın edenler, şimdi bir kenara çekilip, Trump’ın yediği tekmelerle yaptığı sersemce konuşmaları keyifle dinlediler. Hiçbiri, hatta en sağlam sayılan İngiltere, Avustralya gibi müttefikler dahi, Trump’ın yardım çağrısına cevap vermedi, en fazla ellerini açmayı kabul ettiler. Sonunda işler, Trump’ın NATO’yu kağıttan kaplan, müttefiklerini korkak ilan etmeye kadar vardı. Neticede emperyalist kapitalist sistemin üst yapısı çatırdadı, politik yanma baş gösterdi, politik kriz açığa çıktı. Peki ya alt yapı?

Herkesin bildiği üzere, dünyada kapitalist üretim ve ticarete yön veren finansal mimari, ABD’nin “son güvenli liman” oluşuna gelir dayanır. Bu inanç ve güven yoksa finansal mimari işlemez, çarklar aksar. Nitekim, ayak sesleri bir süredir duyulan 2008 benzeri bir çöküşün, savaş sayesinde eli kulağında olduğu, pek çok emareyle görülmeye başladı. Sorun yalnızca petrol fiyatları ve petrole bağımlı üretim öğelerinin kıtlığı değil. Savaş para ve kredi akışının bütün parametrelerini altüst etti.

Her biri devasa borç dağının gölgesinde yaşayan şirketler, bankalar ve ülke hazineleri, şimdi o dağın şiddetli bir erozyonla üzerlerine doğru geldiğini görüyorlar. Savaş sadece ilk birkaç haftada, emperyalist kapitalist dünyayı, benzeri görülmemiş bir ekonomik-politik krizle karşı karşıya bıraktı. Durulup bakıldığında bu, dünyanın devrimci bir durum ve devrimci krizin derinleşmesinden başka bir şey olmadığı görülecek.

Yukarıdakiler cenaze marşı çalmaya başladıysa, aşağıdakiler kefenlere bürünürler.

Türkiye ekonomisi, emperyalist finans merkezlerinde, kimi zaman kriz patlamalarını canını vererek haber eden bir “kafesteki kanarya”dır, kimi zaman ise, üzerine bahisler açılan “ilk düşecek domino taşı”dır. Bu güvensizlik yüzünden emperyalist mali sermaye Türkiye’de sadece sıcak para bulundurur ki, bu hızlıca voliyi vurup çıkma imkanı sağlayan yatırım biçimidir. Ve savaş, büyük voliler vurma fırsatları yaratır.

Tek dert sıcak paranın voliyi vurup çıkması olsa, yine iyi. Bunun ötesi var. Sanayi çöküyor ve boşalıyor, ihracat daralıyor, Merkez Bankası dövizi TL üzerindeki baskısını bastırmak için kürekle rezerv yakıyor. Ceplerinde taşıdıkları banka kartları sayesinde ekonominin makro parametrelerine aşina olan her emekçi için, bu gidişatın anlamı ve olası sonuçları apaçık bellidir. Savaş, izlenen bu parametreleri darmadağınık hale getirdi. Ekonomi gazeteleri “Enflasyon Tsunamisi” manşetleriyle çıkmaya başladı, dışarıdan gelen servet akışı-kaçışı hızlandı. Ve borçlarını ödeyecek gelirleri olmadığı için öteden beri kendilerine “zombi” sıfatı yakıştırılan devasa işletmeler, kapılarına kilit vurdular.

İşte, trafik polisinin eline tutuşturulan koçanlara, akıl almaz cezalar yazdıran akıl, gelişmelerin bu yönde olduğunu biliyordu. İki ayda ödenen 1 trilyon TL trafik cezası (her bir araç başına 40 bin TL). Hazine tamtakır olduğundan değil, sırada bekleyen bankaları kurtarma hazırlığı için. Hazine, aslında teknik iflasın kıyısında gezinen bankalara bir “güvence duvarı” hazırlamak amacıyla, Deli Dumrul’a rahmet okutuyor.

Dışarıda kendi 89-91’ini yaşamaya doğru koşan, derin ekonomik ve politik kriz içinde dağılmaya yüz tutan bir emperyalist dünyayı içeriye çeken sınaî üretim, sırada bankaların bulunduğu zombi iflasları… Yani birleşerek mükemmel fırtınayı oluşturan ölümcül kokteyl. Hic Rhodus Hic Salta ya da zurnanın zırt dediği yer.

Ufukta beliren mükemmel fırtına, içeride sınıflar mücadelesinin tüm dengelerini emekçiler lehine çevirecek koşulları sağlıyor. Her şeyden önce, bu toprakların burjuvaları çok iyi bilirler ki, bugüne dek devrimin kahredici darbeleri karşısında, ancak emperyalizmin lojistik desteği sayesinde ucu ucuna ayakta kalabildiler. Bu yüzden, emperyalist dünyanın kendi 89-91’ine gidişini en büyük korkuyla izleyen Türk tekelci sermayesidir, onun bütün özgüveni bu kritik desteğe bağlıdır.

Kuşkusuz, bu topraklar birçok kez ekonomik ve politik çöküş momenti yaşadı. Hepsinde emekçiler ya hazırlıksız yakalandılar ya da iktidar dışında her şeyi istemeyi maharet sayan öncülerin oportünizmine kapıldılar. Ancak bu kez durum farklı. Bu kez emekçiler ne hazırlıksız, ne de iktidar hedefine yabancı.

Mükemmel fırtınaya emekçilerin hangi bilinç, örgütlenme ve eylem kapasitesiyle girdiği bilmek önemli. İlk fırtınanın rüzgarında hepsinin sıçrama yapacağını bilmekten daha önemli. 19 Mart’tan bu yana emek hareketinin hangi eşiklerden atladığını, defalarca masaya yatırdık, şimdi sadece kısa bir toparlama ile yetinelim.

1) Bilinç yönünden: Karartma çabalarına rağmen anketlerin kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, kitleler sanki en büyük grubu “kararlı kararsızlar” oluşturuyor. Onlar, kanaatleriyle kararlılar, sandıktan çözüm çıkmayacağını biliyorlar ve bu kanaate temel olarak, burjuva partilerin laklakhane politikalarına mesafeliler. Kriz, bilince yön veriyor, derinleşen ve acil yaşamsal sorun haline gelen koşulların, barışçıl yoldan bir çözüm umudu bırakmadığı kolayca kavranıyor. Bu kesim, küçük bir azınlığın azgın sefahatini, kendi sefaletinin gerçek nedeni olarak görme eğilimindedir. Ağızdan dökülen öfke dolu her söz, bir avuç zengine duyulan derin nefretin izlerini taşıyor. Ama bu, henüz kendi ideolojik yoğunluğuna ve berraklığına ulaşmamış bir sınıf bilincidir. Yine de şiddet yüklü duygular, en az sınıf bilinci kadar derin izler bırakır. Sınıf bilincinin berrak literatürüne aşina olan dar-öncüler, bu derin duygulardan fışkıran sınıf bilincini tanımlamakta zorlanırlar ve emek hareketini “bilinçten yoksun” etiketiyle yaftalamaktan geri durmazlar; bu dar bakış, çok daha önemli bir kitle bilincini ıskalamalarına neden olur. O bilinç, iktidar odaklı bir hareket içinde olmaktan geçer. Son üç yıl içindeki tüm eylemlerde dinci faşist iktidarı bitirmeyi isteyen sloganlar bir istisna mıdır? Ne olursa olsun, harekete geçen emekçilerin çözümü hazırdır: Hükümet İstifa!

2) Örgütlenme yönünden: Ana dalgada yerini alan milyonlar, rutine binen eylemlere donuk örgütlenme düzeyindeler. Yaşamın zorluğunu paylaşan her eylem alanlarında inatçı, en zorlu iklim koşullarına sabırla göğüs geren kararlı kitleler halini alıyorlar. Aynı amaç uğruna en zorlu koşullarda yan yana gelmek, örgütlülükte, bazen kaçınılmayacak bir düzeyi işaret ediyor. Bu, eylemci kitle örgütlülüğü düzeyidir. Henüz bu aşamayı geçemedilerse, “Hükümet İstifa!” sesiyle dile getirdikleri yıkıcı iradelerini, “Halk İktidarı” sloganıyla tamamlayacak bir kurucu iradeye dönüştürememiş olmalarındandır.

3) Eylem kapasitesi: Çözümü sokakta arayan, iktidar odaklı bilinçleriyle ana dalgayı oluşturan milyonlar, iktidarı alaşağı edecek nitelikte ve nicelikte bir eylem arayışındalar. Bir yıldır rutinleşen buluşmalarda, aynı yaygın konuşmalara katılmalarının esas sebebi bu. Ne kadar ileri gidebileceklerinin işaretini, milyonların toplandığı Tandoğan’da şöyle biraz ucundan göstermişlerdi. Orada görüldü ki, nitelikli eylemin kapasitesi, amaçlarına ulaşmayı mümkün kılıyordu. Ama sorun, eylem kapasitesinin niteliğiydi. Zora dayalı araçlar ve buna uygun örgütlenmeler olmadan, hedefe ulaşılamayacağı açıktı. İşte mükemmel fırtınanın kitlelerin eylemine kazandıracağı nitelik, bu türden bir niteliktir.

Yıkım öyle kapsamlı bir hal almaya başladı ki, herkesin sokakta olacağı bir ortam sunuyor. Hatta, yıkımı önlemesi gereken dinci faşist iktidarın son dönemdeki uygulamaları, bu ortamın hazırlanmasına yardımcı oluyor. Trafik cezaları ve vergiler, en çok hangi kesimin canını acıtıyor? Tabii ki, halen daha küçük mülkünü ve küçük ticari işlerini kaybetmemiş kesimler. Bunlar, çoğunlukla iktidara güven duydukları için, arabalarına benzin koyabiliyor, dükkanlarını açık tutabiliyorlar. Daha düne kadar iktidarı her şeye rağmen savunanların canhıraş çığlıklarla bağırmalarının sonuçlarını, İran’daki silahlı ayaklanmayı irdeleyen ele almıştık. Düne kadar derin fay hatlarıyla birbirinden ayrılan emekçi kitleler, eğer bu kez sokaklarda buluşursa, zora dayalı devrim ve ona uygun tüm örgütlenme biçimleri, gelişmelerin “aşırı” değil, normal mantıksal sonucu olarak algılanmaya başlar.

Ana dalgayı inatla sürdüren emekçiler Türkiye Halk Hareketini meydana taşıyorlar. Bu manzaranın en önemli eksiği, Kürt Halk Hareketidir. Ana dalgada eksik ya da henüz olgunluğa ulaşmamış ne varsa, en başta örgütlenme ve eylem kapasitesi, Kürt Halk Hareketinde mevcuttur. Ve tersinden, Kürt Halk Hareketi’nde eksik olan ne varsa, Türkiye Halk Hareketinde mevcuttur. Özellikle “iktidarı yıkmaya” yönelik bilinç, Kürt Halk Hareketinin kendini körleştirdiği yöndür. Rojava Devrimini boğma fırsatını teperken, Türk tekelci sermaye egemenliğinin aklından bunlar geçiyordu.