Fırtınanın Ortasında

Devler ve Cüceler

 

Burjuvazinin yıldırdığı, gözleriyle dünyaya sarı gözlüklerden bakan küçük burjuvalar, onların aydınları, siyasi partileri her dönem moda haline gelmiş ifadelerle birbirlerine seslenmeyi ve yılgınlıklarını herkese bulaştırmayı pek severler. Bu moda ifadeler bir duygudaşlığın ötesinde, çağdaş tarihin olayları karşısında sergilenen tutumun açığa vuruluşudur.

Son zamanların moda ifadesi Gramsci’den: “Eski dünya yıkılıyor, ama yenisi kurulamıyor; şimdi canavarlar zamanı”. Faşist Mussolini’nin “Bu beynin çalışması en az 20 yıl engellenmeli” diyerek hapiste tuttuğu komünist Gramsci’nin bu ifadesi, ortalıkta epey dolaştıktan sonra önce DB/IMF’nin yıllık raporlarında zikredildi ve nihayet anti komünist azgınlığı ile bilinen Belçika başbakanı De Wewer’ın Davos’taki konuşmasına meze oldu. Komünist Gramsci’nin 1930’larda faşizmin gemi azıya aldığı bir dönemin geçici güç dengesini vurgulayan sözleri, demek ki korkudan yılmış küçük burjuvaziyi ve korkudan azıtan emperyalist sermayeyi kuşatan sarı gözlüklülerin üzerine kazılı.

Uzlaşmacı sosyalist partilerin sahada faaliyet yürüten sözcüleri, öfkeden kabarıp taşan duygularına şahit oldukları emekliler arasındayken sarı gözlüklerini katlayıp gömlek ceplerine saklayabiliyorlar. Ama bu partilerin teorisyenleri ya üniversite kürsülerinden sesleniyorlar ya da yaş ortalaması 60’ı geçmiş dinleyicilere hitap ettikleri masalarda… İşte bunlar daha dobra konuşuyorlar, konuştukları gazetelerine manşet oluyor. Bunlardan birisi, katil çetelerin şefi Colani, ABD koltuklamasıyla BM kürsüsünde belirdiğinde, “Che’den Coloni’ye; bizim büyük yenilgimiz” başlığını atmıştı; yıllar önce Che’nin gerilla kıyafetiyle aynı kürsüde konuşma yapması aklına gelmiş hazretin. En saçma bağlantılar işe koşulmaya hazırdır, yeter ki yılgınlık masasına meze olsun.

Bu tayfanın elit bir elemanı olan Hayri Kozanoğlu, Eylül ayının son günü şu satırları yazıyordu: “Şimdilik bir dünya devrimi ufukta görünmediğine göre, yer yer sosyalistlerin seçim başarıları, kamucu belediyecilik uygulamaları, komünal yaşam arayışları gibi örneklerle yetinip, küresel kapitalizm içinde yaşayacağız gibi görünüyor.” Hazret çıtayı öyle yükseltmiş ki, bir dünya devriminden azına gönlü kaymıyor. Yalnızca bir yılgınlık çukurunu daha derin göstermeye yarayan bir yükseklik… Ve uzlaşmacıların en özet programı. Birazdan ele alacağız, burjuva sınıfın tepelerinde bile küresel kapitalizmin çöküşünün önüne geçilemediği kabul edilirken, Kozanoğlu gibiler, burjuvaziye güvence veriyorlar.

Öncesi bir yana, sadece son bir yılın olayları göz önüne alırsa, uzlaşmacıların burjuvaziye güven aşılama çabalarının ne denli zavallı göründüğü daha iyi anlaşılır. Endonezya’dan başlayıp Bangladeş ve Madagaskar gibi bir dizi ülkede iktidarları yerinden eden, bütün kıtaları dolaştıktan sonra o büyük dalga, İran’da silahlı halk ayaklanmasını tetikledi. Bu sayede 2026’ya dünya fırtınalar eşliğinde girdi. Böyle devrimci bir fırtınanın ortasında yılgınlığın teorisini yapmak hiç kolay değil. Ama sarı gözlüklüler onun da bir yolunu buluyorlar.

Kozanoğlu yukarıda alıntılanan ifadesinin hemen altına şu satırları döşeyebiliyor: “ABD’de yapılan anketler bile kafalarda bir örgütlenme modeli, geçiş programı yeni bir toplum tasarımı olmayan gençlerin ‘bundan kötüsü olamaz’ düşüncesiyle, sosyalizmi kapitalizme tercih ettiklerini gösteriyor.” Dünya devriminden daha azına razı olmayan bu yüce gönül, gençlerin sosyalizm tercihlerini de ancak dört dörtlük bir program ve örgütlenme eşlik ederse onaylayabilirdi. Yine de Kozanoğlu, devrim fırtınasının ortasında sarı gözlüklülerin sığabileceği bir yılgınlık gediğini açmış oluyor.

Ergin Yıldızoğlu da gediğe kuyruğunu sokmaktan geri kalmıyor, 2025 boyunca dünyayı sarsan gençlik isyanlarına aynı etiketi yapıştırıyor: “Ancak isyanlar parçalı, öfkeli ama siyasi örgütlerden, toplumsal programlardan yoksun” (5 Ocak) . Ve devamında artık şaşırmıyoruz, Yıldızoğlu yazısını Gramsci’nin moda ifadesi ile bitiriyor. Bu noktada yılgınların yeni bir alameti farikası belirginleşiyor: Hazretlere devrim ve ayaklanma beğendiremiyoruz.

Sarı gözlüklüleri devrimlere, isyanlara burun kıvırıp mızmızlanma ve yılgınlığa kapılma gibi duygusal zeminlerden eleştirmenin gayet kısa bir yol olduğunun farkındayız. Önemli olan bu duygusal zeminlerin, hangi siyasal tutumlara yol açtığı. Bunun en net fotoğrafını İran’daki silahlı halk ayaklanması karşısında takındıkları siyasi tutumda görebiliyoruz.

Gazete Birgün, İran’a dair röportajlarına yer verdiği pek çok uzmanın nesnel ve gerçekçi değerlendirmelerine tezat biçimde, “Politika Servisi” imzalı yazıda, silahlı halk ayaklanmasının arkasında ABD-Mossad izi olduğu çamurunu yapıştırıyor. Öyle ya, bu hazretlere göre nasıl olur da bir halk “fiili meşru mücadele” çizgisinde taleplerini sıralamak dururken, silahlı bir ayaklanmaya cüret eder. Ergin Yıldızoğlu bir kez daha arkadan yetişip, açılan gediğe kuyruğunu sokuyor. İsyancıların “başka bir rejim” talebi ortaya koymadığını, enerjisini kristalleştirecek bir örgütlenmeden yoksun olduğunu belirttikten sonra teşhisini koyuyor: “Ortada, rejim çökerse doğacak kaosa düzen verecek bir yapılanma olasılığı yok.” Öyleyse ne yapıyoruz, hep beraber dua ediyoruz, molla rejimi kaosa sürüklenmesin, boşluğu ABD-İsrail doldurmasın.

Gramsci’nin moda ifadesini dilinden düşürmeyenlerin üç ortak noktası, buraya not edilmeli:

1) Dünyada bir devrim olasılığı görmeyen yılgınlık

2) Devrim ve isyanları beğenmemenin getirdiği mızmızlanma

3) Halkların her ileri atılımında bir “kaos” gören paniklemecilik

Bu ruh hali ve bakış açısına Gramsci’nin sözleri ilaç gibi geliyor.

Tepeden tırnağa burjuva düzene güven, emekçi halklara güvensizlikle dolu sarı gözlüklülerin cüceliğini sergilemek adına, Marx, Engels ve Lenin’in tutumlarını karşılaştırmak yararlı olacak.

Henüz 1848 Devrimleri patlamadan yazdıkları Komünist Manifesto’ya Marx ve Engels: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor; komünizm hayaleti” cümlesiyle başlıyorlardı. Sonraki tüm politik tutumları, bu iyimser ve cüretkar başlangıçla uyum içindeydi. 1871’de Paris proletaryasını zamansız bir ayaklanmanın tehlikelerine karşı uyardıkları halde, gökyüzünü fethe çıkan komünarlara tereddütsüz destek sundular, Güney Fransa’daki en yakın yoldaşlarını gözüpek bir ayaklanmaya teşvik ettiler. Güçler dengesinin zafere pek az olanak sunduğu o koşullarda dahi; “Mart ve Nisan’da elimizde daha fazla olanak olsaydı, tüm Güney Fransa’yı ayaklandırır, Paris Komünü’nü kurtarabilirdik” diyebildiler.

Komün yenilgisi ile Avrupa’da işçi hareketi onlarca yıl geriye düştüğünde, sürgün devrimcilerin yılgınlıkla doluştuğu Londra’da Marx ve Engels gözlerini çoktan Rusya’daki devrimci gelişmelere dikmişti. Daha 1877’de Rusya’nın bir devrimin eşiğinde bulunduğu tespiti yapıp, “doğa ana bize özellikle bir oyun etmezse bu sevinci de yaşayacağız” diyen Marx’tı. Oysa umut bağladıkları Rusya devriminin başını, anarşist saçmalıkların pusulasında hareket eden “Kara paylaşım” grubu çekiyordu yani “bir örgütlenme modeli, geçiş programı, yeni bir toplum tasarımı” bulunmayan ya da tümden yanlış, dar bir tedhişçi grubuydu.

Şenliği görmesine doğa ananın izin vermediği Marx’ın ardından Engels, aynı iyimser ve cüretle tutumu sürdürür. 1877’de bir kez daha Rusya için devrimci kriz tespiti yapar. Bu konuda yazdığı bir dizi mektupta Engels, bu iyimser beklentisini daha da ileri taşır: “Şimdi sadece ayların meselesi olan Rusya’da devrim patlak verdiğinde…” diye yazar.

Marx-Engels’in yazışmalarının Rusya çevirisine önsöz kaleme alan Lenin, ustaların özellikle bu yönüne vurgu yapmaktan geri durmaz. Onların devrime yakınlığı üzerine pek çok kez yanıldıklarına dikkat çeker; “Fakat tüm dünya proletaryasını küçük, günlük, önemsiz görevlerin üstüne çıkarmaya çalışan ve de çıkaran devrimci düşüncenin devlerinin bu tür … devrimci havaiyatın (uçarılığın bn.) abesliği üzerine, devrimci mücadelenin yararsızlığı üzerine, karşı devrimci ‘anayasal’ hayallerin çekiciliği üzerine gösterişle konuşan, yanıp yakılan, yaygara koparan ve kehanette bulunan resmi liberalizmin bayağı bilgeliğinden, bin kez daha soylu, daha ulu ve tarihsel olarak daha değerli daha gerçekçidir.

Bu satırları Lenin, 1907’de yani artık devrimin yenilgisinin kesinleştiği bir zamanda yazıyor. Gericilik dönemi boyunca, dünya ve Rusya proletaryasını “kamucu belediyecilik vs.” türünden günlük önemsiz programlarla oyalayanların, silahlı ayaklanmaları pişmanlıkla hatırlayanların zehirli dilleri ortama egemen olmuştu. Bu ortamda Lenin, iyimserliği ve cüreti dünyanın en uzak köşelerinden derleyip sunmayı görev bilmişti. 1908 yılında İran, Türkiye, Çin, Hindistan’da büyük sokak gösterilerini, devrilen iktidarları, bastırılan isyanları, Fransa’da iç savaşı aratmayan barikatları ABD ve İran’da tröstlere karşı kitle eylemlerini aynı iyimserlikle kefesinde tartıya vurur. Bu devrimci eylemlerin çoğunun teorik ve pratik eksiklerinin acısını çektiğini belirtir.

Fakat bir bütün olarak uluslararası sosyalizmin muazzam ilerlediğini, düşmanla bir dizi somut mücadelede proletaryanın milyonluk ordularının saflarını sıklaştırdığını, burjuvazi ile tayin edici mücadelenin işçi sınıfının Komün dönemine, bu son büyük proleter ayaklanmasına göre çok daha fazla hazırlıklı olduğu bir mücadelenin yaklaştığını açıkça görüyoruz.” (Seçme Eserler Cilt 4, s. 312)

  1. Dünya Savaşı başladığında 2. Enternasyonal’in çürümüş önderlerinin karşısına Lenin, sadece teorik üstünlüğü ile çıkmaz, çağının canlı olgularını da yardıma çağırır. Savaştan harap olmuş ülkelerde devrimci durumun ve iç savaşın en göze çarpmayan belirtilerini dahi büyük bir iyimserlik ve cüretle takibe alır.

Benzer bir çabayı bu kez Komintern delegeleri karşısında yineler. Yıl 1920’dir, Alman ve Macaristan devrimlerini yenilgisiyle dünya devrimi beklentileri suya düşmüştür. Fakat o ABD, İngiltere, Fransa ve Japonya’dan derlediği rakamlarla yiyecek fiyatlarının hızla yükselişi ve onun epey gerisinde kalan ücret artışları arasındaki uçuruma dayanarak, bu ülkelerdeki işçilerin devrimci isyanlara gelişeceğini ileri sürer, “İşçilerin yaşam koşulları dayanılmaz, sömürcülerin ‘özel mülkiyeti’ni kaldırmaktan başka bir çıkar yol yoktur.” (Seçme Eserler Cilt 10 s. 206)

Sadece teorik kavramları ile değil, cüretli iyimserlikleriyle de birer dev olan ustalar, onların bu mirasını devralanları 20. yüzyıl devrimlerinin önderliğine taşımıştır. Japon işgaline karşı savaşan ÇKP’liler arasında pek çok röportaj yapan E.Snow, Japonya hakkında ne düşündüklerini sorduğunda, bütün savaşçılardan benzer cevaplar duyacaktır: Japon proletaryasının yakın zamanda kendi burjuvalarını yıkacağına dair kesin bir kanaat… Aynı iyimser cüret yolundan Fidel de geçmiştir: “Yenilirsem bir daha savaşırım, ama Batista bir kere yenilir” demekten geri durmaz. Ve elbette Che, devrim ateşini yakmak için gittiği Bolivya dağlarında; “200 sağlam savaşçımız olsa zafer bizim” iyimserliği ile savaşa girişir.

Proleter devrimin bu büyük şahsiyetleri iyimserlik ve cüret dolu beklentilerinde ne de çok yanıldılar. Çünkü dünya tarihinde büyük devrimler, nereden baksan “nadir” görülen olgudur. Tüm çağdaş gelişme ve olayların %99’u emperyalist sistemin sömürüsüne, baskısına, saldırılarına dair gerçeklerdir. Bu yüzden yılgın yaygaracılar kendilerini yanılgısız ilan ettiklerinde, 99 olay onların imdadına yetişir. Fakat bu kötümser haklılıkları ile tarih onları geriye iz bırakmadan yok ederken, devrimin %1’lik gerçeğine yaslananlar, devrimler tarihinin zafer pelerinlerini omuzlarında taşırlar.

Neyse ki günümüzün cüret ve iyimserlik dolu yürekleri daha şanslılar. Olayların sergilediği şu kaba hesap yüzdeler pek değişmese de, onlarca yıllık gelişmeler birkaç aya sığmaya başladı. Böylece iyimser cürete destek çıkan devrimci isyanlar, kötümser yaygaracıların üfürdüğü sis bulutlarına rağmen, yaşamın ritmini belirleyen olgular olarak hak ettikleri ilgiyi, çok geniş emekçi kesimlerde görmeye başladı.

Asıl soru bu noktada kendiliğinden beliriyor. Olayların bu çılgın ritminin arkasında yatan gerçeği nerede aramalıyız? Sarı gözlüklülerin söylediği gibi “eski çöküyor, yeni gelmiyor, şimdi canavarlar zamanı”nda mı; yoksa Maduro kaçıldığında ABD’de 500 kentte gösterilerin patlak vermesine şahit olan Amerikalı gazeteci Jodi Dean’in söylediği gibi “bugün yaşananların gösterdiği en önemli şey, artık imkansız diye bir şeyin kalmadığı” mı?

 

Eski Çökerken

“Dönüşüm değil, kopuş!” Böyle sesleniyor dünya mali sermayesine Kanada başbakanı ve ortalık karışıyor. Trump dahil, emperyalist dünyanın yöneticileri, banka ve şirketlerin CEO’ları, iki binden fazla davetlinin yüreği hopluyor. Çünkü Kanadalı, hepsinin yüreğinden geçenleri seslendiriyor. Karşı tez yok, itiraz eden yok, nasıl olsun? İkinci gün için hazırlanan DEF- Küresel Riskler Raporu da aynı içerikte, oradan okudular.

Köşesinde raporu özetleyen Yıldızoğlu’na göre rapor, düzenin karşılaştığı riskleri artık bir arıza ya da yol kazası olarak görmekten vazgeçip, bizzat sistemin ürünleri olduğuna dikkat çekiyor. “Raporun özellikle vurguladığı eşitsizlik, yalnızca sosyal bir sorun değil, tüm riskleri birbirine bağlayan bir düğüm”. Eşitsizlik arttıkça sokaklar ile elitler arası uçurum genişliyor. Çok açık, Davosçular, bir zamanlar Sabancı’nın dile getirdiği “gecekondulardan gelip bir gece hepimizin boğazını kesecekler” korkusu içindeler. Raporun özellikle bu bölümüne, ileride yeniden değineceğiz. Çünkü “Canavarlar Zamanı” bakışından daha derin…

Davosçular önümüzdeki iki yıla dikkat kesilmişler. Fırtınalı dönemden geçileceğini tahmin ediyorlar, tahminden öte bunu hesap ediyorlar. E. Yıldızoğlu rapora dair yorumunda çok tutumlu: “DEF (Davos) artık düzen kurucu değil, dağılan kapitalist düzeninin hasar tespitini yapan bir tanık” Tanık değil, tam neden cinayet faili. Ayrıca “hasar tespiti”, dağılan yapının yerine bir başkasını koyma hazırlığını ima eder. Bu bakımdan Wall Street Journal yazarı Alter R. Mead, Yıldızoğlu’ndan daha dobra: “Davos adamı geçtiğimiz yıllar boyunca yeni bir dünya kurmaya çalıştı. 2026 yılında ise bir zamanlar doğal kabul ettiği sistemin çöküşünden nasıl kurtulacağını düşünmekle meşgul.” Emperyalist kapitalist sistemin efendileri, kurdukları düzenin çöküşünü durduramazlar, artık bu gerçeği biliyorlar. Denediler, ama başaramadılar. Şimdi bu başarısız girişimin hikayesine odaklanalım.

Dünya mali sermayesinin birleşik gücünü arkasına alan son büyük hasar giderme denemesi, Trump üzerinden kurgulandı. Mali, ticari, diplomatik ve askeri… Geride kalan ne kadar güç varsa son kapasite kullanılarak, küresel iç savaşın bütün cephelerine bu güçte saldırılacaktı. Görülmemiş kibiri, ancak alay konusu cehaletiyle yarışabilen Trump, böyle bir görev gücü için biçilmiş kaftandı.

Trump’ın ikinci kez başkanlığa gelişi ile artık yenilginin kabul edildiği Davos 2026 zirvesine kadar geçen bir yıllık süreçte olayların seyrine bakıldığında, bu son denemenin oldukça plansız, savruk, alelaceleye yürürlüğe konduğu hemen anlaşılır. İlk adımlar bile dağınıklığın ve acziyetin damgasını taşır.

İlk adım, NATO-Rusya savaşına müdahaledir. Amaç, Ukrayna’daki yenilgiyi zafere çevirmek değil, Rusya’yı masaya oturtup yenilgiyi önlemekti. Fakat Beyaz Saray’a davet edilen Zelenski, arka kapıdan kovuldu; AB liderleri koşturup Trump’ın arkasından lise çocukları gibi sandalyelere tırmandılar. Züccaciye dükkanına dalan fili sakinleştiren sirk terbiyecileri gibi görünüyorlardı. Hedef tutmadı, Rusya hiç taviz vermedi. Fırtına Habercisi ile askeri üstünlüğünü sergilemeyi ihmal etmedi. Sene sonunda eski bir CIA yöneticisi “kabul edelim artık, askeri açıdan eziliyoruz” diyordu

İkinci adım, ilkini aratacak kepazelikteydi. Trump, Yemen’in savaşçılarına saldırdı, fakat dağlara konuşlu Husiler, uçak gemisi liderliğindeki ABD donanmasını Kızıldeniz’den çekilmeye zorladı. Daha ilk adımlarında duvarlara toslayan girişim, sonraki her adımında dağılmayı getirecekti. Umutsuzluk, dünya mali sermayesinin birleşik gücünü parçaladı.

Hegemonik parçalanma, en iyi Trump’ın geceden sabaha değiştirip durduğu gümrük vergisi kararlarında görünür. Gecenin bir yarısı aklına esen bir planı desteklemeyen olursa, gün içinde gümrük vergisini arttırıyor, ertesi akşam vazgeçtiğini söylüyordu. Emperyalizm emperyalizm olalı “böyle zulüm görmemiştir”. DTÖ tarafından 30 yılda özenle kurulan ticaret sistematiği, birkaç haftada alt üst oldu. Ve bu ticaret üzerinden yükselen finansal mimari, yarınını bile hesaplayamaz hale geldi. Oysa mali oligarşi açısından küresel iç savaşı sürdürebilmenin tüm parasal imkanları, bu küresel finans mimarisine dayanıyordu.

Tam ekonomik ilhakı yaşayan bağımlı ülkelerden sızdırılan bütün artı-değeri aynı finans havuzunda toplayan bu finansal yapı, askeri kapasiteyi besleyip savaşları sürdürmek, borç kılıcı ile ülkeleri tehdit etmek, devrimci ayaklanmalar yoluyla sarsılan iş birlikçi iktidarların yardımına adeta yıldırım hızında büyük miktar sıcak parayla koşabilmek gibi çok güvenli yararlılıklar sağlıyordu. Atlatılamayan ekonomik buhran, Çin’in durdurulamayan ilerleyişi ve bağımlı ülkelerde ortaya çıkan “tam ekonomik ilhak paradoksu”, bu küresel finans yapısına arka arkaya kroşeler savurmuştu. Ama Trump boks ringine fırlamış, yediği kroşe yumruklarla sallanan finansal yapıya tekme atmaya başlamıştı. Trump, sarsılan tahtını kaptırmamak için bütün varislerini ve saray maiyetini kılıçtan geçiren bir kral paranoyasına tutulmuş ABD mali sermayesinin ruh halini yansıtıyordu.

Kıvrandığı yerde tekmelenen küresel finans yapısı, işleyiş yasalarıyla kendi intikamını almaya başladı. Bu yapıda ABD artık “son güvenli liman, havuzun birleştiği yer” olmaktan çıktı. Elinde ABD devleti ve şirketlerine ait kağıtlar tutanlar bunları peyderpey elden çıkarmaya başladı. Kervana Japonya bile katıldı. Geriye sadece Avrupa kalmıştı; trilyonlarını ABD şirket ve borsalarına gömen Avrupa; kral maiyetini kılıçtan geçirirken hamamda saklanan Avrupa… Nihayet Davos’ta ortaya çıkacak ve Belçika başbakanının ağzından paranoya kralı “mutlu bir vasal olmak bir şeydir, mutsuz bir köle olmak bambaşka bir şey” diyecekti.

Lakin artık çok geçti. Ticari, askeri, diplomatik… Tüm hegemonya enstrümanları tarumar olmuş ABD, silahındaki son mermiyi, doların dünya rezerv para konumunu da kaybediyordu. ABD, daha önce de aynı tehlikeyle yüzleşmişti. 1970’lerde ve 2000’lerin başında; fakat o zaman hegemonyanın diğer enstrümanları hala işe yarıyordu. O zamanlar tehlikeyi savuşturmak için ne yaptıysa, aynısını tekrar etmek yeter sanıyordu: Doları, petro-dolar üzerinden tahtına yeniden oturtmak. Venezuela, en başta bu ihtiyaçla hedef konuldu ve ABD tek taşla iki değil, üç kuş vurmayı hedefliyordu.

İlki, Caracas’ı dünya devrim ve sosyalizm yolunda ilerleyen bir ülke olmaktan çıkarmaktı. Bolivarcı iktidarın onuruna saldırdılar. Ama Maduro’dan sonra başa geçenler de onurlarını korudular. Taş ilk kuşu ıskaladı. İkincisi, Venezuela’ya özgü “ağır petrol”e dayanıyordu. Bu petrol türü, taşıtlarda kullanıma elverişli değildi ama, elektrik üretim santralleri için en uygun yakıttı. Ve ABD Enerji Bakanı’nın dediği gibi, “Yapay zeka enerji-yoğun bir endüstridir, ne kadar çok enerji yatırırsanız, o kadar çok zeka üretirsiniz”. Trilyonluk yapay zeka yatırımları, onları besleyecek ve neredeyse ülke ölçüsünde elektrik üreten santraller olmadan çalışamazdı. Yani taşın vuracağı ikinci kuş Çin’di. Oysa, birazdan değineceğiz, yapay zeka konusunda Çin, kapitalizmin asla başaramayacağı bambaşka bir temel kaynağa yaslanıyordu. Taş, ikinci kuşu da ıskaladı. Üçüncüsü, BRICS ülkelerinin oluşturduğu ve adına UNIT denilen sanal bir para birimi üzerinden petrolünü ihraç etmeye hazırlanan petrol üretici ülkelere yönelik bir tehdit içeriyordu. İşe yaramadığı şuradan belli: Şimdi ABD ve İngiltere okyanuslarda BRICS üyelerine ait petrol tankerlerine elkoyma yarışında. Sonuçta açığa çıktı ki ABD, çukura düşen emperyalist kapitalist sistem için, tek bir hamlede bulunabiliyor: O çukuru derinleştirmek.

Böylece, Gramsci’nin moda olmuş ifadesinin ilk bölümü yani eski dünyanın yıkılışı, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Peki ya ikinci yan: “Yeni bir dünya kurulamıyor”?  Öyle mi? İyimser cürete bile gerek kalmadan, bu ifadenin yanlışlığını göstererek devam edelim.

 

Canavarlar Azaptayken

Diyalektik karşılıkların nasıl özdeş olabileceklerini (ve olduklarını) -hangi koşullar içerisinde birbirlerine dönüştüklerini- niçin insan aklının bu karşıtlıkları ölü ve donup kalmış şeyler olarak değil de canlı, koşullanmış, hareketli, birbirlerine dönüşen şeyler olarak göz önünde tutulması gerektiğini gösteren teoridir.” (Lenin)

Gramsci, yaklaşık bir asır öncenin geçici güçler dengesini betimlemek için “canavarlar” motifini kullanmıştır. Fakat her kim bu geçici denge motifini günümüz alt-üst sonuçlarının teorik kavrayışı haline getirmeye kalkarsa, tarihin diyalektik akış yasalarını ölü bir çerçeve, donmuş bir kalıp haline getirmekten kurtulamaz. Bir kez diyalektik kenara bırakıldığında, geriye anarşizmi de esir alan kaotik hareket anlayışı kalır. Bu anlayışa göre, tarihe yön veren sınıflar savaşı değil, kişilerin iradesidir. Öyleyse eski düzeni çökerten, ona hakim olan sınıfın açgözlülüğü, bencilliği ve yozlaşmışlığıdır. Bu gidişata dur diyecek dört başı mamur yeni toplum projesi ile yeni bir irade ortaya çıkmadığı müddetçe, çöküş canavarlar üretmeyi sürdürecektir.

Diyalektik bize bambaşka bir gerçek, bambaşka ve gerçek bir temel sunar. Buna göre eski ve yeni birbirinden bağımsız iki olgu değildir. Birinden diğerine dönüşümün tüm koşullarını kendi bağırlarında taşıdıkları için ve bu ölçüde özdeşlik ilişkisi içindedirler: Eski, yeninin doğuşu ve gelişimini hazırlar: Yeni olanın gelişi eskiyi çöküşe zorlar. Öyleyse eskinin çöktüğü ama yeninin ise doğmadığı bir “kaos aralığı” (Canavarlar Dönemi) tarihin gelişimine damga vurmak anlamında mümkün değildir. Teorik zaferinin üzerinden 150 yıl geçmiş olmasına rağmen, Marksizmin ABC’sini yeniden ve yeniden hatırlatmak zorunda kalıyoruz. Çünkü, “kaos aralığı” (Canavarlar Dönemi) anlayışı, olsa olsa her şeyi birbirinden kopuk, donuk, ölü ele alan mantıksal yöntemin egemenliğini sürdüren burjuva düşünce ile yakın bağını kanıtlar.

Konu felsefi düzlemden tarihselliğe kaydırılınca, Marksizmin bir başka ABC’sini hatırlamak yerinde olacaktır: İnsan anatomisi, maymun anatomisinin anahtarıdır. Yani daha ileri gelişim aşaması göz önünde bulunursa, ancak o koşulda alt aşamaların içinde gizli, henüz potansiyel halde olan yeni gelişim eğilimleri saptanabilir.

Günümüz eski dünyasını yani emperyalist-kapitalist dünya düzenini “yozlaşma-canavarlaşma” üzerinden okuyanlar, eskinin özeleştirisini tamamına erdiremezler ama bizzat eski düzenin ögeleri tarafından gündeme taşınan tek yanlı özeleştiriyi paylaşabilirler. Düzen içinden yükselen her özeleştiri, düzenin ürettiği anomalileri (kriz, yoksulluk vb.), “dışsal-arızi” görür. Yapılacak tek şey dışsal olguları yalıtıp yok etmek ve arızaları uygun bir düzenleme ile gidermektir. Yeni toplumun (sosyalizmin) anatomisine vakıf olanlar için ise düzenin sürüklendiği her kriz, onun yeni olanı doğuran ögelerin denetimini elinden kaçırmış olmasından kaynaklanır. Bu anlamıyla çöküş, yeni olana geçiş sancılarından ibarettir. Çöküşün kendisi, yeni olanın, eskinin denetiminden çıkmış ögelerin iplerini ele almaya başladığının işaretidir. Bu momentte “canavarlar” bir boşluğa doğmazlar, kaçınılmaz olana boyun eğmenin histerik semptomları haline gelirler.

Kaçınılmazlığa boyun eğiş ile canavarlaşmanın iç içe geçmesi, günümüz olgularıyla somutlanabilir. Bir yanda Epstein belgeleri, diğer yanda Davos’ta sunulan DEF raporu bulunuyor. Rapor açıkça dünyaya, “canavar üreten boşluk” mantığı ile bakıp, orada sadece yozlaşmayı gören küçük burjuva dar kafalılıktan bir gömlek üstündür. Çünkü DEF, emperyalist kapitalist sistemin karşılaştığı riskleri, dışsal arızalar değil, sistemin içsel işleyişine dahil etmiştir. Dahası; “Raporun özellikle vurguladığı eşitsizlik, yalnızca sosyal bir sorun değil, tüm riskleri birbirine bağlayan bir düğüm, eşitsizlik arttıkça ‘sokaklar ile elitler’ arasındaki uçurum genişliyor”. (E.Yıldızoğlu)

Raporun vurguları bütünlük içinde ele alındığında, DEF’in “eşitsizlik” olarak kodladığı olgunun, emek-sermayeye çelişkisi olduğu anlaşılır, ancak bu kavrayışla ele alındığında eşitsizlik “bir sosyal sorun” olmaktan çıkar, tüm çelişkilerin temeline oturur. Riskler nasıl içsel ise emek-sermaye çelişkisi de içseldir diyor rapor, bu durumda riskleri dışsallaştıramayan düzen, sokaklar-elitler savaşını da dışsallaştıramaz, tecrit edemez. DEF, yolun sonuna gelmiş bir düzende egemen sınıfların düzene karşı özeleştirilerinin tamamlandığı bir momente işaret etmektedir. Egemen bir sınıf, eğer ortada yeni toplumun durdurulamaz zaferine dair bu ufuk çizgisi belirmemişse, özeleştiride bu denli ileri ve gerçekçi bir konum benimsemez. Bu konum, yeninin üstünlüğünü, artık durdurulamazlığı anlaşılacak ölçüde, önce şu alanda, sonra bu alanda kabul ettirdiği bir tarihsel kavşakta ortaya çıkabilir.

Canavarlaşma, daha somut örnekle, Epstein Belgeleri, bu gerçekçi özeleştirel konumun doğrudan sonucudur. DEF, mali oligarşinin zirvesinden tüm sermaye dünyasına adeta şöyle sesleniyor: “Düzeltecek bir şey kalmadı, ipler elimizden kaçtı, bu yüzden kaybedecek bir şeyimiz yok.” Bu tespitin doğrudan sonucunu Epstein belgeleri tamamlıyor: “İnsanlığı, ancak onun tüm insani değerlerini yok ederek kontrol edebiliriz.” Bizzat ABD kongresinin kararı ile kamuoyuna sunulan Epstein Belgeleri, hem sermayeye hem emekçilere dönük mesajla doludur. Sermaye dünyasına mesaj şudur: Karanlığın en dip noktasına birlikte yolculuk ettik. Tam burada yakalanıp insanlığa karşı suçtan fail durumuna düşmek istemiyorsan, tereddütlerini ortadan kaldır. Emekçilere şu mesaj veriliyor: “Biz, çocuk eti yemekten haz alan bir sınıfız. Egemenliğimizi korumakta hiçbir ahlaki sınırlamamız olmaz.”

Bir kez daha, canavarlar boşlukta doğmuyor. Sıkıştıkları köşede ölümcül panik yaşayan bir vahşi hayvanın korku dolu yüreğinde doğuyor.

 

Yeni Yükseliyor

Marksizmin ABC’si sayılacak türden bakışı hatırlattıktan sonra, eski dünya ile yeni dünya arasındaki mücadeleyi bu bakış açısıyla değerlendirmek, yakın geleceğe dair öngörülerde hiç de “iyimser cüret” menziline dahil olmayan bir devrimci temele sahip olduğumuz açığa çıkacaktır.

Değerlendirmeyi berrak hale getirmek için, kimi önyargıları aradan çıkarmak gerekecek. Bu önyargıların en moda olanı, dünyayı tek kutuplu ya da çok kutuplu düşünme alışkanlığıdır. Oysa dünyada iki kutup var: Sermaye dünyası – emeğin dünyası. Emeğin dünyasında Küba-Kore DHC gibi sosyalizmin tam zafer aşamasında kararlılıkla tutunanlar; Çin- Vietnam gibi “geçiş toplumu” özelliklerini kontrollü biçimde yönetenler; Venezuela-Nikaragua gibi geçiş aşamasını halkçı çizgide yürütenler var. Bir de Rusya var, sosyalist altyapıyı çözemediği için iktidar ilişkilerinde “restorasyon dönemi” özellikleri sergileyen özgün bir ülke. Bu özgün iktidar yapısı altında emperyalist dünya ile yaşanan her kapışma, içeride sosyal üretici gücün, geri kalanları kendi “dümen suyuna” taşımasıyla sonuçlanıyor.

Kalıplaşmış moda önyargılar izole edildikten sonra, iki kutuplu dünyanın farklı alanlarda nasıl karşı karşıya geldiklerini, bu karşılaşma düzleminde yeni olanı temsil edenin kendi üstünlüğünü nasıl kanıtladığını, eskinin içinde olgunlaşan yeniye ait tohumlara nasıl yaşam aşıladığını görebiliriz.

Üstünlüğün belki de en bariz görünen alanı, askeri karşılaştırmadır. Çünkü “ekonomik ön koşullara hiçbir şey, ordu ve donanmadan daha çok bağlı değildir” (Engels). Günümüze uyarlarsak, bu ifadeye hava güçlerini ilave etmek gerekir. Genelde askeri üstünlük kıyaslaması, ülkelerin askeri harcamalarının parasal tutarı üzerinden yapılır. Bu kaba kıyaslamada ABD, kendisini izleyen 8 büyük ülkenin tamamından daha fazlasını ve dünyadaki tüm askeri harcamalarını tek başına %50’sini yaptığı için onun üstünlüğü hemen kabul edilir. Oysa daha yakından bakıldığında, parasal değil ama başka türlü nicelikler ve nitelikler göz ardı edilemez. Misal Mark Rutte, sık sık Rusya’nın tüm NATO ülkelerinin toplamda 1 senede ürettiği silahtan daha fazlasını üretmesini gündeme taşır. Parasal harcama kıyaslaması, hiçbir şey açıklamaz.

Her yıl bir trilyon dolar harcanan ABD ordusunun durumunu, 14 Haziran 2025’te Trump’ın organize ettiği askeri geçit törenini Le Monde Diplomatique adına takip eden Seth Harp’ın kaleminden okumak ilgi çekici.

Amerikan gençlerinin fiziksel kondisyonunun zayıf olması nedeniyle, ordunun asker alımları birkaç yıldır zorlaşmış durumda” diye belirtiyor Harp. Çünkü ABD ordusu, büyük çoğunluk göçmenlerden oluşuyor. Büyük bir sefaletten kaçıp gelenler için ordu, ABD toplumuna giriş bileti. “Bu mu yani faşist bir gösteri? Solun öne sürdüğü mizansenden ziyade, siyasi bıkkınlığın ve ilgisizliğin izlerini taşıyan bir manzara sunan tören, silahlı kuvvetlerin atış gücünü test etmek yerine, çöküşünü, yılgınlığını ve körelmişliğini gözler önüne sürdü.” Buraya kadar törenin maneviyatı konu edilmiş. Bir de maddi unsurlara ilişkin gözlemler var ki, evlere şenlik.

Meydanın öteki tarafında, 1981 yılında kullanılmaya başlanan piyade muharebe aracı Bradley Tankı bulunuyor. Pek çok dezavantajına rağmen -ağır, devasa gürültülü, kolay fark edilebilir, manevra yapması zor ve bir servete mal olacak kadar pahalı- halefini bulmak için harcanan milyonlarca dolar, şimdiye dek hep boşa gitti ABD’nin Ukraynalı askerlere tedarik ettiği yüzlerce Bradley tankından çoğu, 2023’te Zaparojiye’de faciayla sonuçlanan kara taarruzu sırasında anında kaybedildi.”

“1980’de tanıtılan Abrams tankları, metal bir ses çıkaran paletleri ile kerosen kokular yayarak, korkunç bir gürültü çıkararak ilerliyor. (…) Son derece pahalı ve bakım maliyeti yüksek bir araç örneği daha. Yağmur ve sise karşı dayanıklı, patlayıcı yüklü basit bir hobi dronuyla bile zarar görebiliyor. Ukraynalılar bu tankları sabit pozisyonda kullanmayı tercih ediyorlar. 8 tekerli stryker’lar, ‘harika bir muharebe aracı’ diyordu askerler. Tabii asfaltta, kuru havalarda kullanıldığı ve çatışmaya girmediği sürece” (Le Monde Diplomatique, Kasım 2025).

Sunulan resme bakınca, ABD askeri teknolojisinin, en azından 30 yıldır patinaj yaptığı söylenebilir. 90’ların sonunda reklamı çokça yapılan F117 uçağını hatırlayan var mı? Milyarlarca dolar gömülen bu uçaklar, “hayalet” paketi ile çıkarılmıştı. Ancak 1999’da Sırbistan’ın bombalanmasında yoğun kullanılan bu uçakların, değil hayalet olmak, yağmurlu havalarda radar ekranında bir gezegen gibi parladığı ve bir Sırp köylüsünün tüfeğinden çıkan mermiyle bile düşürülebildiği anlaşılmıştır. F-35’ler, ABD’li generaller için bile fazlasıyla pahalı bir oyuncaktı. Hollywood, hasmının silah üstünlüğü karşısında Yanki korkusunu ele alan ilk Top Gun filmini, 1986’da çekmişti. 36 yıl sonra aynı korkunun ürünü, ikinci film Top Gun: Maverick çıka geldi. Bu kez sorun, basit bir hamasetle gideriliyordu: “Uçaklar değil, içindeki insan önemlidir”.

Ne yaşadı Amerikan savaş makinesi ki, sorunları hamasete havale ediyor? Birçok cevap barındıran bu soru için temel bir yaklaşıma sahip olmak yararlı. Asya Kalkınma Bankası uzmanları tarafından ortaya konan “karmaşıklık endeksi”, cevapları basitleştirmek için uygun bir araç sağlıyor. “Karmaşık ekonomiler, bilgi-yoğun ürünlerin çok çeşitli bir karmaşasını yaratmak için, muazzam miktardaki alakalı bilgileri geniş insan ağları çapında birleştirip okuyabilenlerdir.” (J.Smith, 21. Yüzyılda Emperyalizm, Sf.132) Amerikan savaş makinesinin düğümü buradan başlıyor. Savaş cephesinde etkin olabilen silahlar öylesine karmaşık bir sistem gerektirir olmuştur ki, çok geniş bir örgütlenme ağına, bilgi paylaşımı ve iş birliğine ihtiyaç doğmuştur. Üniversiteler, özel ve kamunun araştırma enstitüleri, geliştirme laboratuvarları ve üretim bilgisine sahip yüzlerce işletmenin uygun iş birliğini sağlamak kaçınılmazdır. Tekelci kapitalist ilişkiler, üretimin bu derece gelişkin iş birliğine dar gelir. ABD gibi Avrupalı emperyalistleri de her biri karmaşık sistemler olan silahların üretiminde geride bırakan olgu, buradan doğar.

ABD savaş sanayi “en prestijliler” olarak tanınan ve birbirleriyle kıyasıya rekabet halinde 3 büyük tekele dayanır: Locheed Martin, Nortrop Grumman ve General Dynamics. Bunlar patent ve lisans yığınlarıyla her bilgiyi ve üretim tekniğini kendi tekeline alır. Ve hepsi, bir yılın her çeyreğinde, Wall Street mankenlerinden oluşan hissedarlara hesap veren yönetim kurullarına sahiptir. Motivasyonları, bu çeyreklik dilimlerde kârın maksimizasyonunu sağlamaktır. Bu motivasyonla, karmaşık üretim süreçlerinin önemli bir bölümünü, emeğin ucuz olduğu ülkelere fason üretim için kaydırmışlardır. Fason zinciri, teknik ilerlemenin ana unsurlarından biri olan “öğretirken öğrenme” evresinden yararlanmayı ortadan kaldırır. Dahası, bu dağınık yapı, yoğun iş birliğini harekete geçirecek merkezilikten yoksundur. Yılın her çeyreğinde hissedarlara verilen hesaplar, bu tekellerin ya şişirilmiş maliyet yüklü ve bir türlü sonu gelmeyen araştırmalara iter ya da stratejiden yoksun kısa vadeli projelere. “Hasımlar” ise savaşın etkin silahlarının karmaşıklık endeksini kapsayabilecek ilişkilere ve güçlere sahiptir.

Ukrayna savaşı patlak verdiğinde hasımlar birbirinin karşısına sadece silahlarla değil, arkalarına aldıkları üretici güç ve ilişkilerle çıktılar. Bir ABD’li general yakınmadan edemiyordu: “Biz obüs sistemlerinin tanesini 6000 dolara mal ediyoruz, Ruslar aynısını sadece 600 dolara yapıyor. Nasıl oluyor anlamıyorum.” (Aktaran Ceyda Karan RS.FM) Yankinin bunu anlamasını beklemek boşuna. Rusya’nın restorasyon karakterli iktidarı savaş başladığında, miras aldığı sosyalist üretici gücün kuruyup gitmesini beklemek yerine canlandırmak zorunda kalmıştı ve kendi itiraflarıyla; “kamuculuğu yeniden keşfetmişti.”

91 karşı devrimi, 2 milyon insanın (800 bini mühendis) çalıştığı askeri sanayi komplekslerine dokunamamıştı. Yıllar sonra bu savaş askeri sınai komplekse, daha önce sahip olmadığı denli geniş bir iş bölümü-iş birliği alanı açtı. Sosyalist üretime özgü yüksek standardizasyon, herhangi bir üretim tesisinin başka üretim sektörlerine de rahatça bağlanabilecek üretim bantlarına sahip olmasını sağlamıştır. Bu sayede, örneğin bir traktör ya da ağır iş makinesi üreten fabrika, birkaç basit eklemeyle en karmaşık tank sistemlerinin üretimi için kurulan iş birliği zincirine dahil olabiliyordu. (aynı kolaylık, kullanıcı açısından da geçerli. Her traktör sürmeyi bilen, tankları da aynı kolaylıkla sürebiliyor.) Basit bir saç kurutma makinesi üretimi bir drone üretim tesisine; kamera üretim tesisi İHA-SİHA üretim zincirine, bu yüksek standardizasyon sayesinde aynı kolaylıkla dahil olabiliyor. Ürünlerin karmaşıklık endeksi yükseldikçe, bu altyapının üstünlüğü daha belirgin oluyor.

Restorasyoncu hükümetin 35 yılda dağıtamadığı ve önünde diz çökmek zorunda kaldığı sosyalist ilkelerle kurulu üretici gücün tüm iş birliği-iş bölümü avantajlarını, savaş boyunca harekete geçirdi. Bu türden bir güç yoğunlaşmasının önündeki en büyük engel yani özel tekel üretim duvarı, Kremlin’in önüne dikilmedi. Ve bu özgürlükten, son derece stratejik bir akılla; savaşta yararlanma yoluna gitti. Çünkü dayandığı üretici güç, Kremlin’e stratejik bir akılla yönetme imkanı tanıyordu.

“Karmaşıklık endeksi”, Rusya’nın avantajı haline geldi. Karmaşanın üstesinden kısa sürede gelecek standardizasyon; iş birliği ve iş bölümünün yeniden düzenlenmesine açık bir üretim aygıtı hemen elinin altındaydı. Enerji anlamında yoğunlaşan nükleer teknoloji üretimi ve araştırma merkezleri, küçük bir roketin arkasına takılabilecek kadar küçük bir nükleer motor gelişimine katkıda bulunabildiği seviye, bunu motor, havacılık, yakıt üniteleri vs. üzerinde uzmanlaşan tesisleri, tek bir stratejik hedef için aynı hizaya sokabilen standardizasyon sayesinde başarabilirdi. İşte bu canlı, tek büyük fabrikanın farklı atölyeleri gibi çalışabilen organizma, tüm emperyalist hasımları şaşkınlığa sürükleyen savaş araçlarını kısa sürede üretebildi. Amerikalı bir milyarder, çokça takipçisi olan sitesinde, Aureshnik’i (Oreşnik) gördükten sonra şu mesajı yazdığında, Top Gun-Maverick’in hamasetine cevap veriyordu: “Bu sadece bir füze değil, adeta Zeus’un Yıldırımı” (aktaran Ceyda Karan).

Eskiyi çöküşte çaresiz bırakan “yeni”nin belirleyici önemdeki birçok adımı, kuşkusuz şimdiki durumda Çin’den geliyor. Sosyalizmin tam zaferi aşamasına oldukça yavaş ama nihayetinde emin adımlarla ilerleyen Çin, geçiş ekonomisine uygun biçimde bağrında taşıdığı özel kapitalist işletmeleri, sosyalist nüvenin çok güçlü “dümen suyunda” kendi hedeflerine doğru yönlendiriyor.

Dünyadaki bilimsel gelişmeleri titizlikle takip eden Nature Dergisinin bir araştırmasına göre “Çin, bu yüzyılda kritik teknolojilerin %90’ında araştırmalara öncülük ediyor”. Ona bu üstünlüğü sağlayan, içinde barındırdığı kapitalist ögelerin ayağına takılmasına izin vermemesi. Bu konuda iki örnek, “yeni”nin durdurulamazlığını anlamamıza yardımcı olacak. Örneklerin ikisi de ileri teknoloji alanlarında: Çip ve yapay zeka.

ABD, çip üretiminde yarıştığı Çin’in ayağına çelme takabilmek amacıyla, ilk girişimini 2019’da yaptı. Ultraviyole Litografi cihazının tek üreticisi olan Hollanda tekelini tehdit etti ve nihayet 2024’te şirket, Çin’e bu ileri cihazın ihracını tamamen durdurdu. Ancak ÇKP, ilk girişim gündeme geldiğinde kendi cihazını yaratma kararı almıştı. Batı basını bu kararı gülünç buldu ve en az 30 yıl süreceği üzerine bahisler açıldı. Çin herkesi şaşkına çevirerek, 2025 sonunda bu cihazı ürettiğini dünyaya açıkladı. Gerçekte 30 yıl, emperyalist dünya için pek abartılı bir tahmin sayılmazdı; Hollanda optik cihazların uzmanlığına neredeyse 50 yıllık bir çabayla ulaşmıştı. Ama sermayeye sözcülerinin aklının ermediği nokta, Çin’deki sosyalist nüvenin “dümen suyu”nun karşı konulmaz gücü ve birikimiydi. 2019’da bir işçi kooperatifi olan Huawei koordinatörlüğünde farklı şirketlerden binlerce uzman mühendis toplanıp bir araya getirildi. Ülke çapında faaliyette olan tüm kamu-özel araştırma enstitüleri, üniversiteler seferber edildi. “Ticari sır yok” prensibi etrafında tek bir hedefe kilitlenebilen bu birleşik güç, 30 yılda yapılamaz denenlerini 6 yılda başardı.

Diğer örnek, yapay zeka altyapısına dair. Yine ABD yapay zeka altyapısı ürünlerinin satışını yasakladığında, Çin’deki gelişmeleri Evgeni Morazov şöyle özetliyor: “Çin’de düzenleyici kurum Huawei, Cambricom, Alibaba ve Baidu’yu geçen Eylül ayında topladı ve teknik değerlendirmeler yaptı. Yerli çiplerin performansını, ihracat kısıtlamalarında muaf tutulan Nvidia ürünleri ile (özellikle H-20 modeliyle) karşılaştırdılar. Karar hemen verildi ve üst düzey yetkililer tarafından da onaylandı: Yerli alternatifler iş görüyor. Beklemede olan tüm Nvidia siparişleri iptal edildi. Hiç pazarlık yapılmadı, sonuç tahminleri sunulmadı, geçiş dönemi yoktu. (…) Komünist Parti, Çin’in Amerikan altyapısına bağımlı kalmasından çıkar sağlayan kompradorları devre dışı bırakıyordu. (…) Çin’in 95 milyar dolarlık “büyük fon”una katılan devlet bankaları hiçbir hissedara hesap vermek zorunda değil. Yarı iletken üreticileri, kararnamelerle tahsis edilmiş arazilerde faaliyet gösteriyor. Bu stratejinin düşük verimlilik, üretim hattındaki darboğazlar, kaçak riskleri, bellek sıkıntısı gibi maliyetleri, önümüzdeki çeyrek [yıllara bn.] değil, gelecek onlarca yıl üzerinden hesaplanan bilançolara yükleniyor. Çin’in kurumsal işleyişi egzotik bir şey değil, yalnızca çoğu devletin terk ettiği bir ilkeyi hayata geçiriyor: Ulusal çıkarı özel çıkarın önüne koyabilme imkanı.” (Le Monde Diplomatique, Kasım 2025)

Hiçbir üretim dalı, yapay zeka altyapısı denli toplumsal üretici güç ve özel kapitalist mülkiyet arasında yeni ile eski arasındaki çelişkiyi ve üstünlük savaşını bu denli görünür biçimde karakterize etmez. İngiltere’nin daha 16. yüzyılda tarım arazileri için yaptığı “çitleme hareketi”ni, şimdi ABD tekelleri bilgi için yapıyor. Tekeller yapay zeka altyapısı yatırımlarıyla sadece bugünün değil, tüm insanlık tarihinin kayda geçmiş bilgilerini, bir üretim girdisi haline getirebilme yarışındalar. Bu amaçla milyonlarca işlemci aynı anda durmaksızın çalışırken, her biri koca bir ülkeye yetecek enerji kaynakları tüketen “bilgi üretim havuzları” inşa ediliyor. İhtiyaç duyulan bu devasa bilgi tarlaları, insanlığın ortak malı olan bilgiyi “çitlemekten” başka bir anlama gelmiyor.

Oysa Çin, tüm bu sorunları tek hamlede çözme imkanı sunan üretim değerlerine ve ilişkilerine sahip. Basitçe Çin, oluşturduğu bir “bulut” iletişim havuzuyla, yapay zeka yazılımlarının eğitimden geçmesini ve bilgi olarak ürün çıkarma imkanı sunuyor. “Çitleme” olmadığı için, ne akılalmaz ölçekli yatırıma ihtiyaç duyuluyor, ne de enerji tüketimi.

Böylece görülüyor ki, yeni şu anda daha çok alanda, sonra diğerinde eskinin karşısında üstünlüğünü kanıtlamıştır. Ve şimdi eskinin kalbini yerinden sökecek bir hamleye hazırlanıyor. Emperyalist kapitalist dünyanın elinden, “rezerv para” silahını almak. Çin ve yakın müttefikleri, şimdilik bu hedef için ilk adımlarını atıyorlar. Bu yüzden meselenin bu can alıcı yanını, gelişmeler ortaya çıktıkça ele almak üzere, şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Fakat artık tahmin etmek zor değil; En esaslı çatışma bu alanda çıkacak, nihai meydan muharebesi biçimini alacak.

 

Ve Durdurulamıyor

Bahsi geçen DEF raporu, önemli bir saptamaya, daha doğrusu bir itirafa yer veriyor: Küreselleşmenin geri döndürülemez ölçüde parçalanmaya başladığının kabulü.

Rapor, özellikle önümüzdeki iki yılın türbülanslar ve fırtınalarla geçeceğini kayıtlara geçiriyor. İki yıl! Devasa servet ve sermaye birikimine ulaşmış bir egemen sınıf, iki yıllık bir menzile sahip bir felaket beklentisine girmişse, hiçbir önemli yatırıma para bağlamaz. Bu iki yıl türbülanslı, elinde parası olan büyük voliler vurmaya odaklanacak ve her alanda manipülasyon (altından sonra sıra bakırda!) temel hareket biçimi olacak. Ekonomizmin bütün parametrelerini alt üst edeceğini kolayca tahmin edebileceğimiz gelecek birkaç yıl, acaba emperyalist dünyanın kendi 89-91’i olabilir mi? İşte “iyimser cüret”i işe koşacağımız nokta geldi çattı.

Emperyalist merkezlerin kimi hazırlığına bakıldığında, türbülasyon etkisinin ciddi bir yıkım olacağı; pek çok emperyalist tekeli ana üssüne doğru geri çekeceği, oluşan boşluğu fırtınanın dolduracağı ve sosyalist güçlerin durdurulamaz bir karakter kazanacağı anlaşılıyor.

Bugün ABD ve Avrupalı emperyalistler, benzer bir hedefle şimdiden hazırlık yapıyorlar: Kendi ülkelerinde emek gücünün değerini, bağımlı ülkelerin seviyesine doğru geriletmek. ABD kentlerini SS birlikleri misali adımlayan ICE’nin yarattığı baskı, arka planda emek gücü değerini düşürme planına denk geliyor. ABD’de iş gücünün çoğunluğunu oluşturan göçmenler, ICE baskınları altında kayıt dışı üretim alanlarına doğru kaçmaya zorlanıyor. Onlar, bu “terleme atölyeleri”ne yığılırken, genel olarak tüm ücretleri aşağı çekmiş olacaklar. Bir diğer adımda ABD, bağımlı ülkelerin on yıllarca yaptığı gibi, ticari avantaj için doları devalüe etmeye hazırlanıyor ki, bu ücret seviyesinde düşürmenin en kolay yoludur.

Benzer çabalar, Avrupalı emperyalistlerde gözleniyor. Yıllar boyu sübvanse ettikleri tarımsal üretimlerini tasfiye ediyorlar, Güney Amerika’dan gümrüksüz tarım ürünü alacaklar. Bir taşla iki kuş. Hem tarımsal nüfus kentlere doluşacak, hem daha ucuz ihtiyaç malları, daha ucuz emek gücü anlamına gelecek. Emperyalistler açıkça kendi dar pazarlarına doğru “büzüşme” yaşayacağı günlere hazırlanıyorlar. Aslında “büzüşme” terimi, toplumsal üretimin nesnel karakteri karşısında burjuva üretim ilişkilerinin konumuna işaret ediyor.

“Büzüşen” üretim ilişkileri üretici gücün bütün iplerini elinden kaçırıyor. Eski çökerken, yeniyi egemen olmaya hazırlayan esas bağlantı noktası burasıdır. Çünkü yeni durdurulamıyor, sermaye bu gerçeği kavradı. Sadece onlar değil, tüm emekçi insanlık da şurada daha açık, burada daha sezgisel, bir başka yerde daha içgüdüsel ama aynı gerçeği kavrama yolunda ilerliyor. İşte Amerikalı gazetecinin dile getirdiği “artık imkansız diye bir şeyin kalmadığı” tarihsel kavşak, bu gerçeğin davranışı ile şekilleniyor.

İmkansızın akla geldiği zamanlar, tüm sınırların geride bırakıldığı, herkesin kendi sınıf karakterine uygun biçimde “haddini aştığı” zamanlardır. Burjuvazi Epstein dosyalarının ifşasıyla, insanlığın bütün sınırlarını çoktan yıktığını ve “haddini aştığı”nı itiraf etmekten hiç çekinmiyor. Çünkü karşılıklı sınıf dengeleri ve mücadelesi “haddini aşmak” üzerinden şekilleniyor. Aşamayan kaybediyor.

Yeni çürüyüp dağılan eskinin içinde filizlenip üstünlüğünü kabul ettirdikçe, emekçi sınıfların tasavvuru genişliyor. Devrimler bir umutsuzluk çığlığıyla değil, bir gelecek tasavvurunun, yeni bir toplumun somut biçimlerinin ufukta belirmesi ile tetikleniyor. Ne canavarlar boşlukta doğuyor, ne de o canavarların hesabını görecek olanlar…

İnsanlık ne vakit “imkansız” diye sunulanı düşünmeye başlasa, kendi sınırlarını aşıyor. Burjuva egemenliğin yalanlar, otorite, kutsallık ve konformizmle örülü ağından kurtulduklarında emekçiler, hiç akla gelmeyeni yapmaya başlıyorlar. Tepeden tırnağa silahlı bir düşmana (İran’ın molla rejimi gibi) karşı silahlı bir ayaklanmaya kalkışmak gibi… Burjuva hegemonik ağından kurtuluş, ne yalanların ifşasına ne de kutsallığın iki yüzlü perdesinin yırtılmasına dayanıyor. Bunlar var, ama temelde üretici güçlerin bütün iplerini elinden kaçırmış ve artık gereksiz hale geldiği kanıtlanmış burjuva ilişkilerin çöküşüne dayanıyor.

Bir egemen dünya sistemi birbirine ne denli yaslanmışsa, domino tarzı misali devrilmesi, o denli hızlı olur. Şimdiki durumda, emperyalist kapitalist dünya sisteminin kendi 89-91’ini yaşaması için burada sergilenenlere ek olarak, şu iki politik koşulun bulunması gerekir. Bir; dünya düzeninin kendi sırtını dayadığı son güvenli duvarın yıkılması ya da en azından aradan çekilmesi. İki; egemen sınıfın gelişmeler karşısındaki acziyetinin herkesçe görülüyor olması. İlk koşulu Trump yönetimindeki ABD yerine getiriyor. İkinci koşulun tüm izlerini de o toplantılarında görebiliyoruz.

Öyleyse Marx, Engels, Lenin’den miras “iyimser cüret”i kuşanarak, bir iddiayı dile getirmekte sakınca görmüyoruz:

“Emperyalist kapitalist dünya, kendi 89-91’ine doğru hızla ilerliyor. Canavarlar zamanı değil, devrim zamanı!”