En başa dönme arzusu insanlığın ortak isteklerinden birisi. Yaşanılan hayatın içinde eksikler, pişmanlıklar, ‘keşke’ler, yanlışlar olduğu düşünülünce, insan ara dönemlerde yaptığı değerlendirmelerde genellikle başladığı yere geri dönüp hayatı tekrar yaşamak ister. Yaptığı yanlışları düzeltmek, eksik yaşanmışlıklar varsa o anları tekrar yaşamak ister. İyi bir yaşam isteği, mutlu olmak, hayatın güzelliklerinin tadına varmak en temel arzular ve haklı taleplerdir de. Kendi seçimlerimizi yapacak durumda ve iradede olmayınca hayatın bizi sürüklediği yerlere savrulmak istenmeyen sonuçlarla karşılaşmayı beraberinde getiriyor ister istemez. Yapılan seçimler kişisel tercihler gibi gözükse de bu istenmeyen seçimlerin sistemle bağlantısını görebiliriz. Henüz hayatın tadını alamadan ekonomik sıkıntılardan dolayı kapitalist üretim ve tüketim döngüsünün içinde girmiş, aile ile başlayan hayat yolculuğu, onlardan aktarılan bilgilerle bizi de o döngünün içine alıyor. Evden çıkıp toplumsal dünyanın kurallarıyla dolu hayatla zihinlerimize atılan kanca, bir çemberin içinde son buluyor. Sistemin içine girmeden bağımsız bir hayat yaşamak tutsak edilmiş insan için imkânsız bir durum olarak kabulleniliyor.
‘Ama’ diye başlayıp aslında durumun bu kadar kötü ve umutsuz olmadığını söyleyelim ve konuyu ekolojik hayatı temel alan başka bir yöne çevirelim.
90’lı yılların başında Aliağa termik santrali ve Bergama altın madeni karşıtı eylemlerle başladığını kabul ettiğimiz çevre mücadelesi 2000’lerin sonunda HES karşıtı mücadeleyle yeni bir döneme girdi. 2010 yılında HES’lere karşı verilen mücadelenin ilk kazanıldığı yer olan Muğla Yuvarlakçay’da dikkat çeken ayrıntı ise Yuvarlakçay köylülerinin HES projesinin önünde çadırlı nöbet tutmalarıydı. Çadırlı direniş böylelikle gündemimize girmiş oldu. Benzer çadırlı nöbeti yine 2010 yılındaki Tekel işçilerinin Ankara’da yaptığı 80 günlük direnişte gördük. 2013 yılında Gezi, 2014 yılında Validebağ ve birçok çevre mücadelesinde çadırlı nöbet alanları oluşturuldu. En son Kaz Dağları da bu direniş yöntemini kullandı.
Çadırlı direniş, şirketlerin proje yapımına engel olmak için kullanılan doğru bir yöntem olmasıyla birlikte etrafında bir yaşamın şekillenmesine de sebep oldu. Gezi Parkına girildiğinde oluşan kolektif yaşam ve parayı reddederek oluşturulan düzen kapitalizme alternatif başka bir yaşamın mümkün olabileceğinin işaretlerini verdi. Kaz Dağlarında hala süren çadırlı direniş Temmuz ayında birinci yılını dolduracak. Kaz Dağları tecrübesinde direnişle birlikte oluşan paylaşıma, dayanışmaya dayalı komünal yaşamın bize anlattığı şey doğaya zarar veren projelere karşı koyarken aynı zamanda yerleşik ekolojik alanlar kurmamız gerektiğidir. Mevsimsel zorluklar ve devletin baskılarına rağmen devam eden bir yıllık tecrübe bunun mümkün olabileceğini gösterdi.
Pandemi sonrası oluşan dayanışma ağları ve hemen arkasından hayata geçen Kent Bahçeleri Ata Tohumu dediğimiz genetiğiyle oynanmamış doğal tohumlarla yapılan tarımın şehirlerdeki ilk adımları oldu… Zaman her ne kadar ileriye doğru gidiyor gibi gözükse de geriye doğru giden bir şeyler var. Geriye doğru gittikçe doğallaşan bir yaşam biçimi karşımıza çıkıyor. Doğa mücadelesiyle simgeleşen çadırlar kapitalizmin bize dayattığı betondan dünyalara bir meydan okumadır. Geleneksel tohumlarla yapılan bahçeler sağlıksız gıdaya, hibrit tohuma ve tüketime dayalı yaşam biçimine bir meydan okumadır. Bize anlatılan ve dayatılan dünya tanımlamasından zihinlerimizi özgürleştirip yeni bir dünyanın adımlarını atma aşamasındayız. Dayanışma ağları, kent bahçeleri, direnişlerle paralel yürüyen ekolojik yaşam en başa tekrar dönme ve bize ait olan dünyayı tekrardan yaşama adımlarıdır. Gelecek diye tanımladığımız dünya yine bizim özümüzde olan duyguların açığa çıkmasıyla meydana gelecektir. Hayat bize geri dönüp hayatı en başından tekrar yaşama şansı veriyor. Yaşadığımız tecrübelerin izini sürerek bu şansı yeni bir dünya yaratmak için kullanacağımıza inanıyorum. Gelecek geçmişimizde gizlidir.

