Yabancılaşmaya Karşı Beyin Egzersizleri
Hayatımız boyunca yanı başımızda yaşayan ve her eylemimizde gözümüzün içine bakan bir dost… İnsanlık tarihine yön veren, onu aydınlık geleceğe doğru hareket etmeye zorlayan bir yoldaş… Kimi zaman coşkuyla boynumuza sarılır, kalbimizi türlü duygularla doldurur; kimi zaman kırılır, gözlerini bizden kaçırır, içimize bir yumruk gibi çöker.
İnsanlığın en zor zamanlarında onun elinden tutup bataklığın içinden ışığa çeken onur… Dönem ne kadar karanlıksa, umutsuzluk boğazları ne kadar düğümlemişse onurun ortaya çıkışı, varlığını bize hatırlatması, bizlere göz kırpması o kadar yaşamsal olur. Her tarihi dönemeçte insanlığın ve insanın hayatını kurtaran, onu yabancılaşmaktan, yozlaşmaktan, çürümekten çekip alıp yücelten odur. Doğada türün devamı için birçok hayvanın fedakâr davranışlarda bulunduğunu hatta kendini feda ettiğini biliyoruz. Peki her feda onur mücadelesinin bir sonucu mudur yoksa onur, içgüdüsel değil bilinçsel bir seçim olduğunda mı onurdur? İnsanı tüm diğer canlılardan ayıran belirleyici bir değer midir?
Ne kadar zor onu tanımlamak ve ne kadar kolay… Manevi kazancı maddi kazanca tercih etmek mi desek? Türün, topluluğun kazanımı için kendi kazanımını feda etmek mi? Yarının kazancını bugünün kazancının üstünde tutmak mı? Aşağılanmaya karşı başkaldırmak mı? Cesaretle öne atılmak mı? Hepsi ve daha fazlası mı yoksa sadece başkasını kendimizden önce düşündüğümüz o kısacık an mı? İnsanların insan olmaktan, ulusların ulus olmaktan dolayı kendiliğinden sahip oldukları, her yenidoğanın taşıdığı bir değer mi onur? Atalarımızdan bizlere kalan yüce davranışların hafızası mı? Yoksa eyleme geçmeden sınanamayan, adı konulamayan ama bizim hem insan hem de toplum olarak nasıl olduğumuzu, olacağımızı belirleyen bir ölçek mi? Onur, haysiyet, şeref, gurur, itibar… Ne çok adı var, her önemli değer gibi…
İlk toplumsal insanın onunla karşılaşması nasıl olmuştur? İnsanı insan, toplumu toplum yapan binlerce yıllık birikim nereden başladı? Kısıtlı yiyecek, barınma kaynaklarını daha zayıf olana sunarak mı, daha sıcak olan yeri başkasına bırakarak mı? Yiyecek kaynaklarına ulaşmak için bilinmezliğe yol alarak mı? Kabilenin kaynaklarını tüketmemek ya da yeni kaynaklar bulmak için keşfe çıkan, kendini yalnızlığa ve ıssızlığa bırakan ilk insan onur mücadelemizin başlangıcı mı?
Yapay zekânın acıyı, sevinci, üzüntüyü öğrenebileceği, fiziksel acıyı tarif edebileceği öngörülüyor. Ancak yapay zekâ insana ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın onurun her zaman yalnızca insanın taşıyacağı bir değer olarak kalacağı üzerine yapılan bilimsel ve etik tartışmalar tüm yoğunluğu ile devam ediyor. İnsanın çürüme alametlerinden en önemlisini, onurunu kaybetmesini de aynı gelişimin içinde tartışmaya devam edeceğiz. Paranın egemenliğinin insanlığı düşürdüğü sefalet, onursuzluk halleri insanlığın geleceğine dair umutlarımızı da sınıyor. Tanık olduğumuz dünyayı yorumlama biçimimiz geleceği bir ütopya mı distopya mı olarak gördüğümüzü belirliyor. Onurun ayaklar altına alındığına tanık olan bir insanın geleceğe dair umudunu kaybetmesi tabii ki mümkün. Anı mutlak gören, geçmişten bihaber olan, geleceği yalnızlık ve karanlıktan ibaret gören bir insanın onurunun tutunacağı pamuk ipliği her an kopabilir.
Biz onu anlamaya ve insan kalmaya çalışırken egemenlerin onun bizdeki etkisini azaltmak, ortadan kaldırmak için uğraşmaması düşünülemez. Sömürünün devam edebilmesi için üretenler emeklerinin karşılığıymış gibi onlara verilene rıza göstermeliler. İşçilerin emeğini sömürerek büyüyen sermaye güçleri toplumun ürettiği servetin daha fazlasına el koyabilsin diye emekçiler en azla yetinebilmeli, çağın çok gerisinde yaşamayı kabullenmeli… Paranın egemenliği ancak bir tarafın diğerinin varlığını en aşağı çekmesiyle sürebilir. İşini kaybetmenin yaşamdan kovulmak demek olduğu bu dönemde işçilerin nelere katlanmak zorunda kaldıklarını anlatmaya ömrümüz yetmez. Emeği ödenmeyen, alacaklarını alamayan işçiler dişlerini sıkarak ama boyunlarını bükerek evlerine döner. Çocuklarının istediklerini alamayan, hatta onlara makarna ve ekmekten başka bir şey veremeyen ebeveynler yaşam karşısındaki ezikliklerini güç gösterileriyle kapatmaya çalışır. Küçücük çocuklar ailesi ekmeğin yanına bir şey daha koyabilsin, pazar alışverişi yapabilsin diye ya da bir kardeşi en alt seviyedeki okula gidebilsin diye çocukluğunu ve geleceğini yaşamaktan vazgeçer, çalışırken sakatlanır ya da ölür. Aileler çocuklarını yeter ki okusun ya da kötü yola düşmesin diye başlarına gelebilecekleri görmezden gelerek sübyan mekteplerine, tarikat yurtlarına verir. Kadınlar utanç içinde saklanarak, bir gün önceki dayağı ve ne zaman öldürüleceğini düşünmemeye çalışarak yaşayıp gider. Gençler para kazanmaktan başka bir hedefleri olmadan iş arayıp durur ya da şanslılarsa anne babalarının yanında üç beş metrekare içinde saatlerini günlerini öldürür. Kısa yoldan para kazanıp kısa sürede hayatını harcamanın da türlü yolları yok değil. Yaşlılar inşaatlarda çalışırken düşüp ölürler, çöplerden yiyecek toplar, evlerinde kim bilir nasıl bir yoklukla ölüp ne kadar sonra bulunurlar. Ancak insanlık onuru unutturulmuş bir emekçi sermayenin ona, ailesine ve sınıfına uygun gördüğü bu sefil hayatı kabullenebilir. Bütün bunlara tanık olup onuru incinmeyen insanın insanlığından da şüphe edilir. “İş, ekmek” kertesine düşürülmüş bir sınıf savaşının sefilliği insanlara egemenlerin düzeyinde beslenme, barınma, kültürel etkinliklerden, dinlenme olanaklarından ya da hayallerini gerçekleştirme olanaklarından faydalanma taleplerini unutturabilir.
İnsanlar topluca ya da tek tek sahte onur kavramlarına kendisini kaptırabilirler. Onu bir böcek gibi gören, acı çekerek yaşaması ya da ölmesi ile hiç ilgilenmeyenlerin inanılmaz para dökerek ürettikleri, duyguları ve aklı parçalama gücü yüksek propaganda olanaklarıyla desteklenmiş yanılsatmaları birçoğumuzu bizden alıp bizim karşımıza geçirebilir. Bizden kazandıkları hatta bizden kestikleri milyarlarla bizim tarafımızda olması gerekenleri kendi taraflarına çekerler. Bu yanılsamayı bozmaya çalışanları da yine aynı milyarlarla hapseder, cezalandırırlar. Sermaye düzenini de onun bizi birbirimizden koparan, onursuzluğu dayatan sistemini de biz besliyoruz. Tıpkı virüslerin yerleştikleri bedenleri ele geçirerek, yok ederek ama kendi olanaklarını da tahrip ederek makus sonlarına doğru yaşamaya devam etmeleri gibi…
“Hepimiz aynı gemideyiz” algısını sahiplenenleri düşünelim. Sanki işyeri kendilerininmiş gibi davranan, patronun daha fazla kar etmesini işletmenin “gelişimi” için normal gören, bir de sözüm ona işletmenin kapanması tehdidini fark edince iyice kaplan kesilenleri görüyoruz. Düşük maaş karşılığında uzun çalışma saatlerine katlanan, “bizim patron bir fabrika daha açmış, bakanlar plaket vermişler, elini sıkmışlar” diye gururlanan bir işçi hayatlarımıza hiç de yabancı değil. Bu işçinin haklarını isteyen, eylem yapan arkadaşlarının karşısına çıkmayı onur meselesi haline getirmesi kadar doğal bir şey yok değil mi? Aynı şekilde kendi ülkesinde kendisini sömüren sermayenin başka ülkelerin topraklarında ekonomik, askeri ya da politik “zafer” kazanmasıyla gurur duyan birisi de aynı yabancılaşmanın tuzağında kükremeye devam eder. Zenginlerin gitgide daha zenginleşmesi, başka ülkelerde fabrikalar kurması bile yoksul bir insanın içini gururla doldurabilir. Bizi kendimize, üretimimize çevremize yabancılaştırabildiği, yozlaştırabildiği ve hatta çürütebildiği kadar dünya nimetlerinden faydalanabilen bir sınıfla karşı karşıyayız. Bilmem kaç yıldızlı bir otele girme fırsatı bulan yoksul bir insan görkemli dekorasyonun etkisiyle oranın hangi doğal kaynakların yıkımı uğruna yapıldığını düşünemeyebilir. Her köşe başında pıtrak gibi çoğalan AVM’lere hayranlıkla bakan, hayranlıkla söz edenler gibi… Sermayenin başarısı da budur. “Beka meselesini” kendi bekası olarak gören, bütün bu yanılsamayı bir onur misali sahiplenerek kendi sınıf kardeşlerine saldıran sivil ya da resmi kolluk güçleri yoksa nasıl açıklanabilir? Çocuğunu okutmaktan aciz yoksul evlerine asılan her bayrak yaratılan yanılsamanın başarısıdır.
Yasin Durak, Emeğin Tevekkülü kitabında, Konya bölgesinde patronlarını gerçekten velinimet olarak kabul eden, hatta sendikalaşmayı komünist işi olarak gören işçilerin sınıf çelişkisinin kırılma noktalarını araştırmış. Bunlardan birisi, namaz saatlerinde ya da Ramazan’da iftar zamanlarında çalışmanın durdurulmasını istemeleri. Patronlarıyla çoğunlukla akraba olan, aynı cemaatte, aynı camiye giden bu işçiler böyle dini vecibelerin yerine getirilmesi için patronların zamanı üretimden değil ibadetten yana kullanmalarını, kârlarından vazgeçebilmelerini bekliyorlar. İkincisi; iş kazasında ölen işçinin ailesine bir kere tazminat verilmesi değil işveren tarafından ailenin tamamen ömür boyu sahiplenilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Yasin Durak bizlere en olmaz denilen üretim alanlarında bile sınıf çelişkisinin bir şekilde karşımıza çıkacağını ispatlıyor. Bir çelişkiyle dengeler tuzla buz oluyor. İşçiler burada dini inançlarını yaşama haklarını da babasını kaybetmiş ailenin ortada kalmasını da onur meselesi haline getiriyorlar.
İşçilerin, gençlerin, kadınların ve hatta çocukların her türlü zorluğa katlanabildiklerine ancak onur kırıcı durumlarda normalden çok daha sert tepkiler verdiklerine tanık oluruz. Aşağılanan, küçümsenen, azarlanan, küfre, hakarete maruz kalan her insanın zoruna giden, tüm olanakların ve tehditlerin gözden düştüğü bir andır o an. Düşük ücretlere katlanan bir işçinin göze batmaya başladığında mobbingle karşılaşması kaçınılmaz. İşte o aynı işçiye yapılan aşağılamalar, baskılar o güne kadar katlandığı her şeyin üstüne çıkıp istifa etmesini, nihayet tüm haklarından vaz geçmesini sağlayabilir ve sağlıyor da. Onur kırıcılığın bir işkence yöntemi olarak okullarda, iş yerlerinde, evlerde, sokakta kullanılması sermayenin yönetim biçimidir.
Yaşamda yalnız kalan insanın tutunduğu en önemli güçtür. Toplumdan öğrendiğini anımsatan, onun toplumun bir parçası olduğunu, yalnız olmadığını hatırlatan da odur. İnsanlığın en zor zamanlarında imdadına yetişir. Zalimin karşısına dikilen bir kişi olarak da ölümün üzerine koşan kitleler halinde de karşımıza çıkıverir. Onu taşıyan, taşıyanı gören, gördüğünü anlatan, hikayeleri izleyen, dinleyen herkesin omzuna dokunan, tüylerini ürperten bir el gibidir.
Bizi bize rağmen yönetmeye çalışanların hepimizin onurunda gözleri var. Çünkü onun varlığı bizi bütün ve güçlü yapıyor, bizleri bir harç gibi birbirimize bağlıyor. Dünyanın öteki ucundaki bize düşman diye lanse edilen herhangi bir toplumdan yüce bir davranış da bizde aynı duyguları uyandırıyor. İnsanlık onuru, ulusal onur, kişisel onur dünyanın her karış toprağında aynı şekilde yaşıyor. Doğuyor, gelişiyor, unutuluyor, arkasında bir iz bırakıyor. Böylece insanlığın evrensel birikimi oluşuyor. Bu birikimin anayasası zalimin karşısında ezilenin yanında olmayı onur kabul eder. İhtiyacı olanı görüp ona el uzatmayı, dayanışmayı, omuz vermeyi, birini zor durumdan kurtarmak için riskleri göze almayı onurlu bulur. Yeteneklerini geliştirip emeğiyle ayakta duranı yüce bulur. Bu ve bunun gibi bilgiler bütün insanlığın evrensel birikiminden, acılarından sevinçlerinden doğar. Kişilere, bölgelere, uluslara ait değildir. Kimseye de ait olamaz. Tarihi hükümdarların ve yöneticilerin tarihi gibi anlatan resmî ideolojiler de bizden bu gerçeği saklamaya çalışır. Onun kendi içinde yaşadığını görmeyen, kendisi dışında kurgulanmış sahte kahramanlıklara hayran olan bir toplum yaratmaya çalışırlar. Eğitimden en yoksun bırakılmış kesimlerin içinde türlü fedalarla, türlü kahramanlıklarla karşımıza çıkar onur. Onları aşağılayanlara, onlara inanmayanlara, sıradanlaşmış toplum küçümseyicilere karşı her an her şeyi yıkmaya hazır bir ayaklanmadır o.
Yönetenler için yabancılaşmanın sonucunda toplumun çürütülmesinin, onursuzlaştırılmasının ne kadar önemli olduğunu, hiçbir şey için vazgeçmediği kârından vazgeçerek yaptığı yatırımlardan anlıyoruz. Onurunu satanların yaratılmaya çalışıldığı bir sistem bu. Onur piyasada çok para eder ama bir kez satılır. Satıldıktan sonra sahibinden gider ve eski sahibi bütün değerini kaybeder, posaya döner. Onuru satın alan da aynı değersizleşmeyle, yenilmeyle karşı karşıya kalır. Birisini onuruyla çıkarı arasında seçim yapmaya zorlamak da onursuzluktur çünkü. İşkencede konuşanın artık bir değerinin kalmayacağı gibi. İspiyoncuyu ispiyoncu yapan o ilk satışı gibi. İlk yalan, ilk dolandırıcılık, ilk yozlaşmış davranış gibi. Onuru yeniden kazanmak eskisinden daha güçtür çünkü bir kere ondan vazgeçilebileceği görülmüştür. Onursuz bir yaşamı göze almanın bedelinin ne kadar ağır olduğu bilinir, hem toplumun hem kişinin hem de onurun kendisi tarafından…
Onur onun karşısına çıkanlar için de korkutucudur, şok edicidir. Sessiz sedasız yaşayıp giden bir insanı kahramanlaştırabilir. Sefiller romanı hepimizin hayatını etkilemiştir. “Jacop’un Yalanları” herhalde bunu anlatan önemli filmlerden birisidir. Panfilov’un 28’i listenin en önlerine geçebilir. Yüzyılın sorusunu, Pioncare varsayımını tek başına çözen matematikçi Perelman’ın 1 milyon dolarlık Fields madalyasını ve sonrakileri reddetmesinin şoku burjuva dünyasında hala atlatılabilmiş değil. Dünün dâhisi, harika adamı bugün bir meczupmuş gibi yansıtılıyor. Marie Curie’nin “Uranyum bir elementtir doğaya aittir bana ait olamaz” diyerek kendisinin ve ailesinin tüm hayatını değiştirebilecek olan telif hakkını kabul etmemesi bilim dünyası kadar burjuva hukuk dünyasını da altüst etti. İdama götürülen mahkûmun “Teşekkürler hayat, onurlu bir şekilde ölmeme izin verdiğin için” diye coşkuyla söylediği şarkı bütün cezaevindeki mahkûmların duruşlarını tarihe taşıdı. 19 Aralık’ta cezaevleri katliamında lime lime edildikleri halde ayağa kalkıp mücadeleye devam edenler onurun her koşulda kazanacağını tüm topluma gösterdiler. 19 Mart’ta daha önce belki bir basın açıklamasına bile katılmamış İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin yüzlercesinin yüklenerek polis barikatlarını yıkması ayaklanmanın yönünü, anlamını değiştirdi, devlet güçlerini dehşete düşürdü.
Satın alınamayan, tehditlere boyun eğmeyen bir onur kadar tehlikeli bir şey yoktur. Onurunu her şeyin önünde tutan birisini nasıl yolundan döndürebilirsiniz? Öldürürsünüz, onur onun öldüğü yerden yoluna devam eder. Nerede ve nasıl olursa olsun onurlu bir yürüyüş tanık olan tüm insanlar için heyecan verici olduğu kadar geleceğe, insanlık birikimine eklenmiş bir mirastır da. Bütün insanları, insanlığı birbirine bağlar. 1886’da Amerika’da pişmanlık gösterselerdi idam edilmekten kurtulacak olan üç işçi dünyanın tüm ülkelerinde 1 Mayıs’ları yarattı. O üç işçi ta yüz elli yıl önceden bizim Taksim mücadelemizi başlattı. Dokuma ustalarının ellerini keserek tekstil pazarını ele geçiren İngilizleri topraklarından kovan Hindistanlıların Gandhi’si uzun yürüyüşü ile birçok mücadeleye esin oldu. TOMA’nın önüne geçip kollarını açan, akordeon çalan Geziciler dünyanın her yerinde ‘occupy’lere sembol oldular. Latin Amerika’nın, Afrika halklarının sayısız ayaklanması bugün içine düştüğümüz karanlığın yenilebileceğini bize defalarca gösterdi. Hrant Dink’in katledilmesinde, Berkin Elvan’ın cenazesinde bizi elimizden tutup sokağa çıkardı.
Bugün geçmişten geleceğe bakabilen her insan onurun yanı başında olduğunu, ona yoldaşlık ettiğini ve edeceğini bilir. Onur en zor zamanlarımızda bize sarılır, elimizden tutar, orada olduğunu, hiçbir gücün onu tamamen yok edemeyeceğini gösterir. Bize göz kırpar. “Hadi” der, “yapabilirsin”… Ve onu kaybetmekten daha büyük bir kayıp yaşayamayacağımızı bize hissettirir. Onurunu kaybetmiş insanların karanlık mezarlığını, toplumun en geri yanlarını her yönden burnumuzun dibine sokanlara, direncimizi aşağıya çekmeye çalışanlara karşı ışıl ışıl bir gökyüzü gibi içimizi sevinçle doldurur.
19 Mart’ta da daha önce pek çok defa olduğu gibi ‘Onur’ bize göz kırptı. Bu işaret tüm toplum tarafından algılandı. Asık suratlı para babalarının dünyasına karşı gençler, onurun o kocaman gülümseyişiyle, dansları ve renkleriyle bu göz kırpmaya cevap verdiler. Sokaklara taşan sadece öfke değil hasret kalınan duygu dolu bir dünyaydı. Baskılanan tüm duygular inci taneleri gibi sokaklara saçıldı. Umutlar, gelecek hayalleri yeşerdi. Her eve, her yüreğe girdi. Onun bir daha toplanması, aynı ipe dizilmesi imkânsız.
Tarih eli mahkûm, bıraktığımız yerden, Onur yoldaşla birlikte yürümeye devam edecek.
Önsöz Dergisi 56. Sayı

