‘Direnmenin Estetiği’ Yazı Dizisi
Peter Weiss’ın kült romanı Direnmenin Estetiği birçok Marksistin okuma listesinde olan ama okumak için bir türlü uygun koşulları yaratamadığı bir kitap olarak tanınır. Tuğla görünümlü, tek metin akışlı, bölüm araları dışında paragraf başı göremediğiniz, metin içi hiçbir rakama rastlamadığınız, yaklaşık dokuzyüz sayfalı, büyük boy ve siyah zemine sarı harflerle düz yazılı kapağı ile her halinden “beni okuma” diye haykıran bu kitap gerçekten okunması zor görünür.
İçeriği hakkında pek bilgi sahibi değilseniz, daha kötüsü eksik ya da yanlış bilgi sahibiyseniz, kitabı okumamanın size bir şey kaybettirmeyeceğini düşünürsünüz. Bu kitap aynı zamanda birçok Marksistin “hapiste okunacaklar” listesine belki de bu nedenlerle girmiştir. Bu da kitapla ilgili ikinci yanılgı olabilir. Zira kitap tarihsel olduğu kadar baştan sona “görsel” bir kitaptır. Konu edilen mimari yapıları, şehirleri, binaları, heykelleri, rölyefleri, tabloları (özellikle o güzelim tabloları) inceleyerek okunması gereken bir kitaptır.
Sanat tarihi politik bir roman olsaydı, sanırız bu kitap Direnmenin Estetiği olurdu.
Böylesine iddialı bir girişten sonra gelelim onun bizim dünyamıza girme hikayesine…
İkinci Dünya Savaşı romanlarını seven herkes gibi benim de markajıma uzun süredir girmiş olan bu kitap bir süre kitaplığımda okunmayı bekledi. Sonra bir gün, kendimi neden ve nasıl hazır hissettiğimi hatırlayamıyorum, okumaya karar verdim. Dünyamızı altüst eden altı şubat depremleri kapımıza dayandığında okumaya yeni başlamıştım. Ara vererek, bazı günlerde tek bir sayfasını, bazı günlerde yüzden fazlasını okudum. Bazen de araya başka kitaplar sıkıştırdım. Böyle böyle okumam neredeyse dokuz aylık bir sürece yayıldı. Sayfalarını işaretledim, konuları not aldım, bahsi geçen sanat eserlerini ayrıca araştırdım. Çalışması da okuması kadar uzun süren bir kitap oldu. Bu kadar emeği hak eden bir kitap olduğunu düşünerek okudum.
Son sayfalarına geldiğimde, okurlar belki inanmayacak ama, keşke hiç bitmese dedim. Benanlatıcı, Coppi ve Heilmann’dan haber aldığı o kâğıdı okuduktan sonra anlatmaya devam etseydi, yine aynı biçimde binlerce sayfa daha yazsaydı, okurdum, okurduk.
Hem okurken hem bittikten sonra kitap hakkında konuşmaya devam ettim. Baktık olacak gibi değil, söz uçup gitmesin diye bir atölye yapalım dedik. Kitap hakkında yazılanları da araştırınca aslında kitabın yayımlandığı günden bu yana atölyesinin yapıldığını öğrendik. Bir kez daha, insanlık tarihinde ufak bir kopya olduğumuzu hatırladık. İşçiler arasında okuma grupları kurduran bu kitaba hakkını verebildik mi, bilemem. Ama en azından denediğimizi düşünüyorum.
Bu yazı dizisi, ikibinyirmibeş yılının yirmiyedi şubatında İstanbul Ayışığı Ekin Sanat Derneğinde ilk dersini yapan Direnmenin Estetiği Atölyesinin derslerinden derlenerek hazırlandı. Daha ilk derslerde; ilk baskısının ardından uzun yıllar geçen Direnmenin Estetiği’nin ikinci baskısının Gezi Ayaklanmasından günler önce piyasaya çıktığını, bu nedenle ayaklanan kitlelerin tam da kucağına düştüğünü söylemiştim. Bunu hatırlatmamın bir nedeni ilk dersimizi yaptığımız gün, dersten sadece iki saat önce, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin kırılma anlarından birini canlı yayında izlemiş olmamızdı[1]. Tarihin ironisi mi, beklenenin gecikmesi mi bilinmez ama henüz derslerimizin yarısına gelmişken atölyemiz, ondokuz mart gözaltılarının ardından başlayan ayaklanmaya[2] denk geldi.
Böylesine tarihi günlere konu olan bu kitabın ilham veren bir yanını keşfetmiş olabiliriz. Bu ilhamla hazırladığımız Direnmenin Estetiği yazı dizisini, yirmi yaşını dolduran dergimiz Önsöz’de bu zamana kadar yer verememiş olmanın mahcubiyeti ile sizlere sunuyoruz.
I- SANAT TARİHİNDE WEİSS VE “DİRENMENİN ESTETİĞİ”
Peter Weiss’ın Sanatsal ve Politik Kişiliği
Bir dünya savaşının içinde doğmuş, bir diğerine tanıklık etmiş Yahudi kökenli Alman ressam, yazar ve film yapımcısı Peter Weiss’ın yaşamı bir yandan insanlığın en büyük felaketlerinin içinde yoğrulup, diğer yandan da insanlığın kurtuluşu için savaşan sosyalist devrimcilerle şekillenir. Almanya’da doğup büyüyen Weiss on sekiz yaşına geldiğinde ailesi ile birlikte Londra’ya göç eder. Bu göç ilktir ancak son olmaz. Weiss’ın neredeyse tüm yaşamı sürgün yaşamıdır. Faşizmin köklerini saldığı bir zamanda, savaşlar içindeki Avrupa’da ülkeden ülkeye konar. Bindokuzyüzotuzbeşte İngiltere’de, otuzaltıda Çekoslovakya’da, otuzdokuzdan sonra da İsveç’te yaşar. Gittiği ülkelerde eğitime ve üretime devam eder. Londra Politeknik Okulu’nda fotoğrafçılık, Stockholm’da Sanat Akademisi, Prag’ta resim okur.
İlk başlarda daha çok deneysel avangard filmler yapar, çoğunluğu politik olmak üzere birçok tiyatro eserleri üretir. Politik tiyatronun bir alt kolu olan belgesel tiyatronun teorisyenlerinden ve öncülerindendir. Üretimlerinde -ve politik hayatında- gerçek olanın ve eleştiri özgürlüğünün peşindedir. Avrupalı komünistlerin ‘eleştiri özgürlüğü’ tartışmalarından biraz farklı bir yerde konumlanır. Yaşamının bir döneminde, Avrupalı komünist partilerin ayrıştığı iki taraftan da eleştiri alır. Almanya bölündüğünde her iki taraftan da hem dost hem düşman edinir. Kimileri onu Sovyetlerin ‘büroksasini’ savunmakla, kimileri de ‘Troçkist muhalefete’ yakın olmakla suçlar. Ancak Weiss yaşamı boyunca Sovyetlerin, ve doğalında sosyalizmin karşısında yer alan hiçbir yapılanma içine girmez. Eleştiri özgürlüğünü hep ‘içeriden’ savunur. Sosyalist mücadelenin hep içinde, hep politik eser üretmiş biri olmasına karşın, belki biraz da bu tartışmaların etkisiyle, bindokuzyüzaltmışbeşe kadar bir partiye üye olmaz. Weiss ancak ellisine yaklaşırken, altmışbeş yılında, uzun süredir yaşadığı İsveç’te komünist partiye katılır.
«Ben, sanatı toplumsal yaşamlarından ayıran ve sanata özerk bir varlık atfeden yazarlardan değilim. Ben de […] eminim ki sanatın en büyük kalitesi, gerçekliği değiştirmek için, ona [gerçekliğe] müdahale etme yeteneğinde yatar. […] Bu yolda ancak benim için daima bir koşul vardı: İfade istencinin özgürlüğü, aynı Brecht’in 1951’de Alman yazarlar ve sanatçıları önünde tanımladığı gibi ve tabii ki Brecht’in de kıstasıyla; savaşı yücelten ve halklar arasında kini kışkırtan sanat eserlerine özgürlük yok – buna dair kısa bir ekleme yapmak gerekirse, eğer sanatın ana özelliği hakikat olacaksa, bu kıstas zaten hiçbir sanat eseri için geçerli değildir.» P.W.
Weiss’ın ürettiği her eseri bir politik eser olarak görmek mümkündür. Kırklı yılların sonundan itibaren hem politik tiyatro metinleri hazırlar hem deneysel filmler çeker hem de Arabacının Gövdesinin Gölgesi (ilk romanıdır), Anne Babaya Veda (otobiyografik romanıdır), Kaçış Noktası (ödüle layık görülür) gibi romanlar yazar. Ne yazık ki Direnmenin Estetiği dışında hiçbir romanı Türkçeye henüz çevrilmemiştir.
Peter Weiss Türkiye’de asıl olarak tiyatro metinleriyle tanınır. İlk kez bindokuzyüzaltmışdörtte sahnelenen ve daha sonra Peter Brook tarafından sinemaya da uyarlanan Marat/Sade oyunuyla ona ‘yeni Brecht’ benzetmeleri yapılır. Türkiye’de de devlet tiyatrolarında uzun yıllar oynanır. Weiss’ın Türkiye’de en çok bilinen oyunu Soruşturma’dır. Bu oyun bindokuzyüzyetmişikide Ülkü Tamer tarafından çevrilir. Diğer ünlü tiyatro oyunu Saloz’un Mavalı ise yetmişüçte Can Yücel ile Türkçeye kazandırılır.
Güçlü bir edebi dili olan Peter Weiss’ın edebi ürünleri ressamlığından ve sinemacılığından izler taşır. Romanın incelemesinde de göreceğimiz gibi yazar bir ‘ayrıntı’ yazarıdır. Etrafına bakan değil ‘gören’, kitabını okurken size de ‘gösteren’ bir yazardır. Bu yeti onda büyük ihtimalle ressam ve filmci gözü sayesinde gelişir. Weiss, not defterlerinde de belirttiği gibi, okumayı ve algılamayı, görmeyi ve bakmayı gerçekten öğrenmek gerektiğini söyler. Çünkü bir resme bakmak, bir kitabı okumak, bir olayı yorumlamak, bilinçli görme ve algılama biçimine bağlıdır.
Direnmenin Estetiği’ne Genel Bir Bakış
«Direniş ve sınıfsal mücadele motifi çerçevesinde solun tarihinin (yazarının sözleriyle “sosyalizm adına yapılmış hatalar”ın) ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması, metinde iç içe geçen iki temel düzlem. Roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını, karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. Bu bakımdan tarihsel/toplumsal gerçeklik, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor metne. Böylece okur, anlatılan dönemin ürünü olan pek çok siyasi ve sanatsal duruşun ve bu duruşların yarattığı tartışma ortamının tanığı oluyor.» (DE’de çevirmenlerin hazırladığı önsözden alıntıdır)
Yazımı neredeyse on yıl süren, Weiss’ın ölmeden önce yazdığı son kitabı olma özelliğine sahip, orijinal dili Almanca olan bu kitabın birinci cildi bindokuzyüzyetmişbeşte, ikinci cildi yetmişsekizde, üçüncü cildi seksenbirde yayımlanır. İsveççe, Danca, İngilizce, Fransızca, Hollandaca, Norveççe, İspanyolcaya çevrilen kitap ikibinbeş yılında sekizinci dil olarak Türkçeye çevrilir. Çağlar Tanyeri ile Turgay Kurultay tarafından yaklaşık beş yılda çevirisi tamamlanan kitabın ilk baskısı Yapı Kredi Yayınlarından ikibinbeşte, ikinci baskısı İletişim Yayınlarından Gezi Ayaklanmasının ön günlerinde, mayıs ikibinonüçte basılır. İki baskı arasında geçen sessiz sekiz yılın ardından Gezi’nin rüzgarını arkasına alan kitap art arda baskılar yapmaya devam eder.
Peki Direnmenin Estetiği nasıl bir kitaptır? Bir sanat tarihi kitabı mı? Bir direniş romanı mı? Bir belgesel doküman mı? Bir parti tarihi mi? Belki hepsi belki de hiçbiri…
Avrupa işçi örgütleri, Alman işçi hareketinin ikiye bölünmesi, İspanya iç savaşı, halk cephesindeki tartışmalar, anlaşmazlıklar, Sovyetler Birliği ve Moskova mahkemeleri, Troçki-Stalin tartışması, faşizme karşı girişilen halk cephesi politikası, Almanya’daki direniş hareketleri, özel olarak bizim Kızıl Orkestra adıyla tanıdığımız Rote Kapelle grubunun hikayesi, onların yeraltı çalışmaları, yakalanışları, idamları… Tam bir anti-faşist direniş romanı olan Direnmenin Estetiği zaman zaman soğukkanlı denecek bir tasvir yöntemiyle tüm bu konuların alanlarına sokar sizi.
Direnmenin Estetiği birinci tekil ağızdan, Benanlatıcı olarak bildiğimiz işçi-aydın kişinin kaleminden anlatılır. Peter Weiss’la çok ortak noktası olan bu Benanlatıcının tek farkı işçi bir aileden gelmiş bir aydın olmasıdır. Weiss olmak istediği sınıfsal kimliği böyle onurlandırmak ister. Çünkü Weiss orta halli bir aileden kopup işçi sınıfının safına geçmiş biridir. Benanlatıcının yaşamı onun hep imrendiğidir.
Bu romanda adı geçen tüm eserler, kişiler, kurumlar ve olaylar gerçektir. Yazar bu gerçeklikle geçmişe dair toplumsal bir hafızanın izinden gider ve bu gerçekliği özellikle görsel ve yazılı edebi eserler üzerinden yeniden inşa eder. Bu inşa ile oluşturduğu kurgu aracılığıyla romanın sürgün komünist kahramanları gerçekliği yeniden yaratır.
Roman görsel ve yazılı eserler üzerinden şekillenir. Mimari yapılar, resimler, heykeller, rölyefler, oyma baskılar, romanlar, şiirler, tiyatro eserleri… Onlarca hatta belki yüze varan sayıda eser yer alır romanda. Gördüğümüz kadarıyla romanda konusu geçmeyen tek sanat türü müziktir. Müziğin hala ‘burjuvaların dünyası’na ait olduğu bir dönemde yazıldığı içindir belki de.
Bir yandan yoğunluklu sanat eserleri aracılığıyla tasvir, öte yandan diyaloglar Weiss’ta önemli bir üslup aracıdır. Yazar bu üslup ile anlattığı konuların içeriğinin bağını sağlam kurar. Romanın amacı solun tarihini anlatmaktan çok, evrensel sanat eserleri ile mücadelenin estetiği arasında bir bağ kurmaktır.
«Dört bir yanımız taşın içinden kabaran insan bedenleriyle çevriliydi.» DE
Roman otuzyedi senesinde Berlin’in göbeğinde, Nazi rejiminin merkezinde başlar. Romanın ana karakterleri, üç arkadaş, Benanlatıcı, Hans Coppi ve Horst Heilmann, Berlin’deki Pergamon Müzesinde, Zeus Sunağının[3] heykellerinin önünde antik toplumdan başlayarak tarih, kültür, siyaset, sanat ve edebiyat hakkında tartışırlar. Buradaki tartışmanın odak noktasını, anti-faşist mücadele için geçmişteki kültürel mirastan yararlanmak oluşturur.
Roman kahramanı komünistlerin proleter aileleri ile yaşadıkları çatışma, iki dünya savaşı arasında işçi sınıfı ve örgütlü mücadelenin yaşadığı değişimin sancılarını barındırır. Alman işçi hareketi Birinci Dünya Savaşı’yla bölünmüş, bu ortamdan faydalanan Naziler iktidara gelmiştir.
«İspanya’daki anti-faşist savaş işçiler ve aydınlar kuşağı için bir sınavdı.» DE
Romanın birinci cildi iki bölümden oluşur. Birinci bölüm Berlin’de geçerken, ikinci bölüm İspanya’ya ayrılır. İspanya İç Savaşı’na katılan Benanlatıcı vesilesiyle Sovyetler’in yaşadığı iç sıkıntıların tüm dünya komünist hareketine etkilerine, faşizmin Avrupa’da ilerleyişine ve tüm bunlarla birlikte komünistlerin yenilgi duygusuna yakından tanık oluruz.
«Bir kere daha görüldüğü üzere, sürgün, nereye ait olduklarını bilmeyenleri güçsüzleştirmişti sadece, aidiyetlerini hiç unutmayanlar için sürgün, sonrasında yeni başlangıcın geleceği geçici bir ara durum demekti.» DE
İspanya İç Savaşı yenilgisinden sonra Benanlatıcı için sürgün hayatı başlar. İkinci cilt eylül otuzsekizde Paris’te başlayıp İsveç’te devam eder. Benanlatıcı İsveç’te mülteci bir komünisttir. Bir kalay fabrikasında “temizlikçi ve ateşçi” olarak çalışır. Aynı zamanda gizli olarak çalışmalarını sürdüren İsveç Komünist Partisi için küçük görevler üstlenir. Bu ciltte İsveç’teki yeraltı direniş çalışmaları, İsveç devletinin komünistlere ve göçmenlere karşı ikiyüzlülüğü ve Nazilerle ortaklığı anlatılır. Bu bölümde, aynı zamanda Weiss’ın da dostu olan Brecht, bir roman kahramanı olarak akışa dahil olur. İsveç’te sürgündeki Brecht, komünist hareketin önemli bir öznesidir. Brecht İsveç’te İsveç halk kahramanı Engelbrekt’in yaşamını konu alan bir oyun hazırlığı içindedir. Bu oyunun hazırlık aşamasıyla birlikte onbeşinci yüzyılda Engelbrekt’in önderliğinde gerçekleşen halk ayaklanmasına döneriz. Benanlatıcı Brecht’in asistanlığına soyunur ve onun kılavuzluğunda ilk yazma deneyimlerini gerçekleştirir.
«Umutlar var olmaya devam edecekti. Ütopyanın vazgeçilmezliği görülecekti. Daha sonra da umutlar sayısız kez yeniden canlanacak, üstün düşman tarafından boğulacak ve tekrar yeniden uyandırılacaktı.» DE
En son ciltte Benanlatıcı olay örgüsünün dışına çıkıp nesnel-tarihsel mesafeli bir duruşla Rote Kapelle’nin öyküsünü anlatır. Bu cilt de iki bölümden oluşur. Birinci bölümde hem Berlin’de hem de sürgünde Nazilere karşı direniş temalaştırılır. Sanat akımlarının tartışılması, edebiyatta kadının konumu, Karin Boye, Krupskaya, Libertas, Bischoff gibi kadınlardan yola çıkarak direnişteki kadınlar; gaz odaları, katliamlar ve Krupp, IG-Farben gibi büyük tekellerin işlevi de burada ele alınan konular arasındadır. Üçüncü cilt baştan sona komünist kadınlara bir saygı duruşudur.
İkinci bölümünde Rote Kapelle’nin kırkikide tuzağa düşürülmesiyle karakterlerin hapishanede geçen son günlerine, ardından da idam edilmelerine yer verilir. Romanın sonuna doğru kısaca savaş sonrası Almanya (Almanya’nın ikiye bölünmesi), bugüne kadar gerçekleştirilemeyen Nazilikten arındırma (Entnazifizierung) teması, Benanlatıcı’nın en sonunda partiye üye olması anlatılır. Böylece bütün umutsuzluklara, ayrışmalara, bölünmelere rağmen geleceğe dair umut -ve kurtuluş yolu tasviri- kitapta somutlanır.
DE’nin Sanat Dünyasındaki Yeri
Yetmişbeş ile seksenbir yılları arasında Almanya’da üç cilt olarak yayımlanan Direnmenin Estetiği sadece Batı Almanya’da seksensekize kadar altmışbin adet basılıp, kırkbeşbin adet satar. İşçiler arasında çok ilgi gören kitabın okuma-tartışma grupları oluşturulur. Hem romanın hem de romanın içerdiği konuların birçok atölyesi yapılır. Akademi dünyasında da çeşitli tezlere ve çalışmalara konu ve kaynak olur.
Yüzyılın romanlarından biri olarak adlandırılan Direnmenin Estetiği ciltleri yayımlanmaya başladığında edebiyat dünyası onu ideolojik açıdan ele alarak tartışır. Sovyetlerin son dönemlerine denk gelen bu tartışma -doğalında- sosyalizm tartışmalarının içinde gelişir. Weiss’ın “Estetik meseleler daima politik meselelerdir.” sözü bu tartışmalarda vücut bulur.
Direnmenin Estetiği çıktığı yıllarda ‘politik anı romanı’ olarak küçük görülür. Hatta muhafazakâr bir kesim bu roman için küçültücü anlamda “linker Heimatroman” (solcu vatan romanı) deyişini de kullanır. Roman ancak doksanlı yıllarda estetik açıdan incelenmeye başlar ve beraberinde estetik ile politika başlığı, roman incelemesinin çıkış noktasını oluşturur.
Tüm eleştirilere karşın Peter Weiss’ın bu romanıyla yaşadığı yüzyıla damgasını vurduğunu söylemek yanlış olmaz. Weiss’ın kitapta işlediği, aslında çoğu kendi deneyimlerinden ve umutlarından oluşan tartışmalar şüphesiz tüm işçi sınıfının ve dünya komünist hareketinin tartışmalarıdır. Bu yüzdendir ki bu kitap sadece Alman işçi sınıfının değil, hepimizin mirasıdır.
II- İKİ KUTUPLU AVRUPA (1914-1945)
Avrupa Komünistleri
Bindokuzyüzondörtte Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun veliahtı Franz Ferdinand bir suikastla öldürülür. Sömürge yarışının vardığı düzey bir dünya savaşını tetikler ve veliahtın öldürülmesi bu savaşın işaret fişeği olur. Dünyanın egemen ülkeleri iki tarafa ayrılır. Bir yanda sömürge yarışında önde olan Fransa, Birleşik Krallık ve çarlık Rusyası’nın başını çektiği ‘İtilaf Devletleri’, diğer yanda bu yarışı önde kapatma hevesindeki ‘İttifak Devletleri’: Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları…
Savaş aslında tüm Avrupa için beklenen bir sondur. Savaşın resmi ilanının hemen öncesinde Avrupa’da barış gösterileri yapılmaya başlanır. Fransız komünistleri bu hareketin başını çeker. Fransa’da o dönem mecliste ağırlığı olanlar sosyalistlerdir. Bu hareketin sembol isimlerinden biri olan Jean Jaures, savaşın henüz ilk günlerinde, otuzbir temmuz bindokuzyüzondörtte Paris’te bir suikast sonucu öldürülür. L’Hummanite editörü ve PS (Fransa Sosyalist Partisi) üyesi, mecliste söz sahibi bir barış mücadelecisi olan Jaures’in ölümü barışçıl halka bir mesajdır. Tüm dehşetiyle gelen savaş, naif mücadele anlayışını elinin tersiyle yere yapıştırır.
Dünya halklarının kanını sömüren devletler yeniden bir paylaşım için iki kutba ayrılırken, bu paylaşım savaşı dünya komünistlerini de böler. ‘Ana vatan savunması’ tartışması hem İkinci Enternasyonalin hem de birçok partinin bölünmesine ya da dağılmasına yol açar. Bu dağılmaların en büyüğünü yaşayan Alman komünist hareketi olur. Bindokuzyüzondört ağustosunda, savaşın resmi ilanının hemen ertesinde, Almanya Sosyal Demokrat Parti (SDP) bu paylaşım savaşında komünistlerin görevinin ‘ana vatanlarını savunması’ olduğunu ortaya atar. SDP içindeki devrimci kanat (Spartakistler) bu politikaya karşı tarafta yer alarak bir hizip oluşturur. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht öncülüğündeki bu grup bindokuzyüzondokuz başında Almanya Komünist Partisi’ni (KDP) kurarlar.
Benanlatıcının babası, o dönemlerde hareketin içinde olan, hatta hareketi sürükleyen öncü işçilerden biridir. Alman işçi hareketi bu savaş içinde ağır deneyimlerden geçecektir. Bu deneyimlerin bedeli hem Almanlar için hem de tüm dünya için ağır olacaktır. Paylaşım savaşı ve sonrası gelişen olaylar ve tartışmalar Avrupa işçi sınıfını bölerken, boşluktan faydalanan faşizm olur.
Faşizm Avrupa’dan Yükseliyor
Avrupalı işçi sınıfı iç tartışmalar ile boğuşurken ‘büyük bir felaket’in ayak sesleri işitilmeye başlanır. Hem işçi sınıfının hem komünistlerin hem partilerin gözlerinin önünde gelişen, iktidarları ülke ülke alarak ilerleyen faşizm kapıya dayanmıştır. Önce İtalya, sonra Almanya ve nihayetinde İspanya’da namlularını emekçi halklara doğrultur.
İTALYA| Başlangıçta sosyalist bir kimlikle siyaset arenasına çıkan, sosyalist Avanti gazetesinin yazarlarından biri olan Benito Mussolini bindokuzyüzonikide İtalyan Sosyalist Partisi’nin Ulusal Yönetim Kuruluna üye olur. Birinci Dünya Savaşı’na askeri müdahale çağrısı yaptığı için partiden ihraç edilir. Ekim bindokuzyüzyirmiikide ünlü Roma Yürüyüşü’nün (kara gömlekliler olarak tanınmalarına neden olan yürüyüş) ardından başbakan olarak atanır. Hemen ardından iktidarını pekiştirerek hasımlarını ortadan kaldırır ve ilk işi grevleri yasaklamak olur.
ALMANYA| Yirmilerin sonlarına gelindiğinde Alman işçi sınıfının iki partisi SDP ile KDP tamamen ayrı mücadele yürütmeye başlar. Bu ortam Nazi partisinin özellikle emekçi kitlelerin arasında kök salması için uygun ortamı hazırlar. Yirmide kurulan Nasyonal Sosyalist Parti (Naziler) bu ortamdan istifade ederek işçi sınıfı içinde örgütlenir. Adolf Hitler’in ondokuzda Alman İşçi Partisine (DAP) üye olmasıyla başlayan politik yaşamı, bu partinin yirmide Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisine (NSDAP) dönüşmesiyle devam eder. Otuzikide Alman vatandaşlığına geçer. Otuzüç ocağında Nazi Partisi artık iktidarda, Führer makamlı Hitler ise cumhurbaşkanıdır.
İSPANYA| Şubat otuzaltı seçimlerinde cumhuriyetçi ve sol eğilimli partilerin oluşturduğu Halk Cephesi, Milliyetçi Cepheye karşı büyük bir zafer kazanarak iktidar olur. Dönemin Genelkurmay Başkanı Francisco Franco görevinden uzaklaştırarak Kanarya Adaları’nda önemsiz bir komutanlığa atanır. Bir süre sonra, Halk Cephesi iktidarını devirmek için planlar yapan sağcı subaylarla ilişki kurarak darbe hazırlıklarına girişir. Temmuz otuzaltıda hükümete darbe yapar ancak beklemediği bir dirençle karşılaşır. Daha sonraları İspanya İç Savaşı adıyla anacağımız savaş üç yıl sürecek, işçi ve köylü yoksul halkı “No Pasaran”[4] sloganı altında birleştirecekti. İspanya toprakları dünyanın her yerinden komünistlerin, anarşistlerin, anti-faşist tüm güçlerin cephesi olacaktı.
Ne yazık ki anti-faşist mücadele faşist Franco’yu yenecek güce erişemedi ve üç yılın ardından İspanya faşizme teslim olmak zorunda kaldı. Ayaklanmacı güçlerin yenilgisinden yalnızca beş ay sonra, bir eylül otuzdokuzda Almanya Polonya’yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı resmen başlamış oldu.
Yirmibeş kasım otuzaltıda Hitler’in Almanyası ve Japonya, Anti-Komintern Paktı’nı imzaladı. Buna göre, her iki ülke, içlerinden birisi SSCB tarafından saldırıya uğrarsa diğerine destek sözü vermiş oldu. Kasım otuzyedide Mussolini İtalyası, şubat otuzdokuzda Macaristan, mart otuzdokuzda Franco’nun İspanyası da bu pakta katıldı.
Kızıl Orkestranın Kahramanları
İspanya’da anti-faşist ayaklanma süregiderken, tüm dünya komünistlerinin gündeminde başka önemli bir konu daha vardı: Moskova Mahkemeleri.
Sovyetler Birliği’nde bindokuzyüzotuzaltı ile otuzsekiz yılları arasında, neredeyse hepsi Ekim devrimine katılmış, eski üst düzey Komünist Parti liderlerinin; faşist ve kapitalist güçlerle Stalin ve diğer Sovyet liderlerine suikast düzenlemek, Sovyetler Birliğini parçalamak ve kapitalizmi yeniden kurmak için komplo kurmak suçuyla yargılandıkları üç büyük duruşma yapıldı.
İlk duruşma ağustos otuzaltıda “Troçkist-Kameneviç-Zinovyevci-Sol-Karşı-Devrimci” olarak adlandırılan bloğun onaltı üyesinin yargılandığı duruşmaydı. Bu kişiler Kirov’a suikast düzenlemek ve Stalin’i öldürmeyi planlamakla suçlandılar. Suçlu olduklarını itiraf ettikten sonra hepsi ölüm cezasına çarptırıldı ve idam edildi.
Ocak otuzyedide ikinci duruşmada Radek, Pyatakov ve Sokolnikov’un da aralarında bulunduğu “Sovyet karşıtı Troçkist merkez” olarak adlandırılan, Troçki ile birlikte Almanya yanlısı bir komplo kurmakla suçlanan grupta onyedi kişi daha yargılandı. Sanıklardan onüçü idam edildi.
Mart otuzsekizde yapılan üçüncü duruşmada ise Buharin yargılandı. Bindokuzyüzonsekizden beri Lenin ve Stalin’i öldürmeye ve Maksim Gorki’yi zehirlemeye çalışma, Sovyetler Birliği’ni Almanya, Japonya ve Büyük Britanya ile birlikte parçalamaya çalışma suçlarından yargılandı. Buharin suçlamaları kabul etti ve idam edildi.
O dönemde dünyanın tek sosyalist gücü olan Sovyetler Birliği’ni yaratan, tüm dünya komünistlerinin tanıdığı isimler, Moskova Mahkemelerinde ağır suçlamalarla yargılanmış, yargılananların neredeyse hepsi tüm devrimci kamuoyuna Sovyetler karşıtı faaliyetlerin içinde olduklarını itiraf etmişlerdi. Moskova Mahkemelerinin dünya komünistleri içinde büyük tartışmalara, kırılmalara ve ayrılıklara yol açması doğal bir sonuçtu.
Direnmenin Estetiği kahramanlarının bu tartışmaların farklı boyutlarında yer aldığını görürüz. Bu büyük tarihsel olaylar sırasında İspanya’da cephede olan Benanlatıcı, bir dünya savaşının başlamasına tanık oluşlarını Buharin’in son sözleri arasında anlatır.
«Buharin’in on iki mart akşamı saat altıda söylediği son sözler Avusturya’ya giren altmış beş bin askerin postal seslerinin arasında kayboldu.» DE
Faşist Hitler’in ordusu otuzsekiz martında ilk genişleme hamlesine Avusturya’dan başlar. Avusturya’nın ilhakı hiçbir direnişle karşılanmaz. Hitler tüm Avrupa’yı yutma hareketine hemen ardından Çekoslovakya ile devam edecektir.
Emekçiler arasında örgütlenerek büyüyen, ezilenin tarafında rol kesen Nasyonal Sosyalist Parti, artık gerçek yüzünü saklamaz. Bu işgalci ve saldırgan tutum, başta Alman halkında olmak üzere parti içinde de düşüncelerin değişmesine vesile olur. Rote Kapelle grubu işte bu seslerden biridir. Bu ne bir örgüt ne bir partidir. Rote Kapelle, komünist partili insanların, örgütsüz sıradan anti-faşistlerin, hatta Nazi partisi subaylarının dahi içinde olduğu bir gizli casusluk ağıdır. Nazi faşizminin karşısında yüreği sosyalist kampın kazanmasından yana olanların birlikteliğidir.
Türkçe ismiyle Kızıl Orkestra, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Avrupa’da faaliyet gösteren üç Sovyet haber alma örgütüne Gestapo tarafından verilen çatı isimdir. Rote Kapelle ismi yabancı haber alma örgütlerindeki o günün çalışma tarzı ile ilgili bir benzetmeye dayanır. Haber alma teşkilatını kuran ve yöneten kişi bir orkestra şefine, istihbarat elemanları orkestradaki enstrümanlara, elde edilen istihbaratı asıl teşkilat merkezine telsizle aktaran telsizci de solo bölümleri icra eden piyaniste benzetilir.
Bu üç haber alma örgütü, Fransa, Belçika, Almanya, Hollanda, İsviçre’de faaliyet yürütür. Trepper Grubu, Schulze-Boysen/Harnack Grubu, John Sieg Grubu gibi gruplar ayrı çalışır. Hepsinin topladığı istihbarat bilgileri Sovyetler’e gider.
Almanya’daki hareketin başında olan Heinz Harro Max Wilhelm Georg Schulze-Boysen, otuzüçten itibaren Nazilerin hava kuvvetlerinde görev alan radyo teknisyeni bir subaydır. Nazi subayı olan Schulze-Boysen ve eşi Libertas, haziran kırkbirden yakalandıkları tarihe kadar Sovyet casusluğu yapar. Benanlatıcının yakın arkadaşları Hans Coppi ile Horst Heilmann Schulze-Boysen’a bağlı çalışır. Coppi, işçi bir ailenin komünist partili çocuğudur. Heilmann ise Hitler gençliğinden gelme, genç bir Nazi telsiz operatörüdür. Onların Rote Kapelle ile buluşma hikayelerine, çalışma şekillerine ancak kitabın son cildinde yer verilir.
Bindokuzyüzonyedi ekimde dünyaya gelen Benanlatıcı gibi Coppi ve Heilmann da Sovyetlerin dünyasına doğmuştur. Onlar ülkelerinin ismiyle somutlaşan faşizmin Sovyetlere ve sosyalizme açtığı savaşta taraf olanlardır.
Bu hikaye onların anti-faşist direnişlerinin hikayesidir.
«Tarihi olayı kutlamak üzere salonda toplandığımız günün tarihi benim için ayrı bir önem taşıyordu, yirmi yıl önce bu tarihte Lenin, peruk ve gözlükle, alnına indirdiği eski bir kasket ve çenesine doladığı atkıyla maskelenmiş olarak işçi Rahya’nın eşliğinde akşamın saat sekizinde Smolni’ye doğru yola çıktığında annem de Weser kıyısındaki bir hastanede doğum sancıları çekmekteydi; ve geceyarısı, zaferin müjdecisi olan altı inçlik topların gümbürtüsü altında Lenin, asillerin kızlarının eğitim aldığı enstitünün üst katında, koridorun sonunda büyük dersliğin hemen yanındaki odada, üstlerinde yırtık pırtık asker paltolarıyla sıkış tıkış toplanmış olan Sovyet Kongresi delegelerinin önünde maskesini indirdiği dakikalarda, babam bekleme odasında sabırsızlık içinde volta atmaya devam ediyordu; ikiyi on geçe, benim Albacete’deki kahvehanenin camından gördüğüm ve vaftiz babam kabul ettiğim Antonov Ovseyenko, yirmi yıl önce de aynı dar omuzları, çerçevesiz gözlükleri ve kasketiyle ayağa kalkıp, Kışlık Saray’daki geçici hükümetin üyelerinin tutuklandığını ilan ettiği esnada dünyaya gelmiştim ve tüm iktidarın sovyetlere geçtiği ve böylece gerçek bir devrimin gerçekleştiği duyurulduğu esnada ben daha yeni yıkanmış ve sarılıp sarmalanmıştım.» DE
III- İNSANLIK SAVAŞININ SANATI VE BERLİN
Tanrıların Devlerle Savaşı
Dünyanın ve dünya üzerindeki yaşamın başlangıcına ait mitolojik birçok hikâye vardır. Bunların hemen hemen hepsi, üç aşağı beş yukarı benzer öyküler anlatır. En yaygın bilinen hikâye ise Yunan mitolojisinin Gök Babası Uranos’u ile Toprak Anası Gaia’nın hikayesidir.
Yunan mitolojisinin Uranos ile Gaia’sının Titan Kardeşler diye anılan oniki çocuğu vardır. Kronos, bunların en küçüğüdür. Kronos’un en küçük oğlu ise Zeus’tur, bizim meşhur tanrı kralımız. Kronos ile Zeus bir mücadele içindedir. Kronos’un tarafı Titanlar, Zeus’un tarafı ise tanrılar olarak bilinir. Bu mücadele, yani Titanlar ile tanrıların mücadelesi Zeus ve kardeşlerinin, yani tanrıların zaferiyle sonuçlanır. Ancak bu zafer savaşın bitmesi için yeterli olmaz.
Kronos’un annesi, Toprak Ana Gaia çocuklarının intikamını almak için harekete geçer ve devleri (Gigantlar) doğurur. Bu devasa yaratıklar, Olimpos tanrılarına, yani Zeus ve kardeşlerine karşı, büyük bir savaş başlatırlar. Devler, korkunç güçlere sahip yaratıklar olarak tanımlanır ve her biri tanrılara büyük bir tehdit oluşturur. Ancak bir kehanet, devlerin yalnızca bir ölümlü tarafından yenilebileceğini söyler. Bu kehanet doğrultusunda Zeus’un Miken kralının kızı Alkmene’den oğlu olan yarı tanrı yarı insan Herakles, Olimpos tanrılarının yanında savaşarak devleri yenmeyi başarır. Herakles ölümsüz tanrılar katında ölümlü tek varlıktır. Bir ölümlü tüm ölümsüzlerin kurtulması için tek çaredir. Tüm umut bir ölümlüye, yani insana bağlanır.
Tanrılar ile devlerin savaşı olarak bilinen bu hikâye, milattan önce ikinci yüzyılda İzmir’in Bergama bölgesinde yaşayan Antik Çağ insanları tarafından inşa edilen bir sunakta taşa oyulur. Dünya tarihinde bilinen ismiyle Pergamon’da binlerce yıl önce tasvir edilen bu savaşın kazananı tanrılar olur. Herakles bir ölümlü olarak ölümsüzlerin, belki de ölümsüzlüğün zaferinin simgesi haline gelir.
«Pergamon topraklarında gelmiş geçmiş bütün mücadeleler, karşımızdaki bu tasvirin altında gizliydi.» DE
Yıl bindokuzyüzotuzyedi. Almanya’da Nazi Partisi ve onun Führer’i, İtalya’da Mussolini iktidarda, İspanya’da halk enternasyonal güçlerle Franco faşizminin iktidara gelişini önlemek üzere ayaklanmada… Direnmenin Estetiği’nin ilk sayfalarında Benanlatıcı, Coppi ve Heilmann’ın Berlin’deki Pergamon Müzesinin Zeus Sunağının önündeki gezintisine katılıyoruz.
«Yayvan ağızlı, ince dudaklı, büyük ve sivri burunlu Coppi daha sonra Heilmann’a dönüp pür dikkat ona kulak verdi, birlikte bu kargaşanın içindeki tarafları isimleriyle belirleyip çevremizde dalgalanmakta olan gürültü eşliğinde savaşın nedenleri üzerine konuşmaya başladık. …Belirsizlikten hiç hoşlanmayan, kaynağı belirtilmemiş yorumlara katlanamayan, ama edebiyatın gereği olarak algının arada sırada bilinçli olarak serbest bırakılmasını da gerekli gören, her bilim adamı hem kahin olmak isteyen, kendisine Rimbaud dediğimiz on beş yaşındaki Heilmann bize, yirmi yaşına yeni girmiş, okulu bitireli dört yıl olmuş, hem iş hayatını hem de işsizliği tanımış olan iki dostuna, bana ve devlet karşıtı bildiriler dağıtmaktan bir yıl içeride yatan Coppi’ye Zeus’un yönetimindeki tanrıların devler karşısında kazandığı zaferin ifadesi olan bu boğuşmanın anlamını açıklıyordu.» DE
Tüm dünya halkları tam bir boğuşmanın eşiğinde, korku dolu bir bekleyiştedir. Kitabın sayfalarında kendini sürekli hatırlatan o “korkunç felaket” faşizmin dünyayı sürüklediği bir dünya savaşının ta kendisidir. Dünyanın ilk ve o zamana kadar tek olan sosyalist ülkesi Sovyetler dünya halklarına ve komünistlerine güç vermeye devam eder. Ancak bu felaket Sovyetlerin de varlık yokluk problemi olmaya aday bir şekilde postal sesleri arasında gelir. Kitabın baş kahramanları faşizmin korkunç kurumsallığıyla iktidarda olduğu Almanya’da yaşarlar. Faşist bir ülkenin genç komünistleri olarak en çok onlar bu tehlikenin farkındadırlar. İktidarları dünyanın yıkımına yol açacak türden bir savaş çığırtkanlığını yapar. Süreç onları mücadelenin çeşitli yerlerinde, kendi iktidarlarına, faşizme karşı, Sovyetler ve tüm sosyalistler için savaşmaya iter.
Zeus sunağında üç arkadaş dolaşırken, tüm insanlığın kapıdaki tehlike karşısında girmek zorunda kaldığı savaşa dair konuşurlar. Savaş, insanlık boyunca farklı biçimlerde süregider. İnsanlık çıplak elle, taşla, silahla, tankla; Titanlara, tanrılara, kölecilere, feodallere karşı savaşlara tanık olmuştur. Şimdi ise savaşın boyutu çok başkadır. Ülkelerinde kurumsallaşan ve tüm dünyayı yok etme tehdidiyle adım adım ilerleyen faşizme karşı verilecek kanlı kavgaya hazırlarlar kendilerini. Bu hazırlık insanlık tarihinden süzülen deneyimlerin içinde ilerler. Devleri yenecek olan ölümlü Herakles onlar için önemli bir semboldür. Herakles, onların yolunu aydınlatacak kişidir, insanlığın kurtuluşunun vücut bulmuş halidir. Herakles onlara savaşma gücü verecek tek kehanettir. Genç komünistler Herakles’i bulmak, Herakles olmak zorundadırlar.
«Ama Herakles’i göremiyorduk, söylenceye göre Giantlarla savaşmak üzere tanrılarla iş birliği yapan bu yegâne ölümlüyü, Zeus’la Alkmene’nin oğlunu, sebatkar uğraşları ve cesaretiyle canavarları bertaraf edebilecek fani kurtarıcıyı arıyorduk taşla gömülü bedenlerin, organ kalıntılarının arasında. Onun adını simgeleyen bir işaretten ve boynunda post olarak taşıdığı aslan pençesinden başka ondan hiçbir şeye rastlamadık, Hera’nın dört atlı arabasıyla Zeus’un atletik bedeni arasındaki alanda onunla ilgili hiçbir şey yoktu, Coppi bizler gibi olan Herakles’in ortalıkta görünmeyişini ve eylemi temsil eden bu figürü kafamızda yaratmak durumunda kalışımızı bir işaret saydı.» DE
Cehennem
«İster yalnız olalım, ister bizim gibilerle birlikte, yaptığımız her şey yaşadığımız felaketin tuzağına düşmemek amacını taşıyordu. Bu sıkı durma duygusu genellikle bilinçsizdi ve otomatikleşmişti, harekete geçmesi için bir anlık suskunluk yetebiliyordu.» DE
Nazilerin iktidara gelişinin dördüncü yılında Almanya’nın genç komünistleri birbirlerine iyimserlik, yaşama ve dayanma gücü aşılamaya kendilerini zorlarlar. Her türlü örgütlenme dağıtılmış, komünistler, sosyalistler, ilerici tüm güçler yeraltına çekilmek zorunda kalmıştır. Var olmanın bile yasadışı olduğu bu ortamda yaşamlarını, hayallerini ve bilinçlerini diri tutmaya çalışırlar. En zorlu anlarında hapishaneleri, dikenli tellerle çevrili işkence alanlarını, bataklıkları akıllarına getirirler ve yola devam ederler. Dışarıdan alabildikleri ölçüde haber almaya çalışırlar. Bu karanlık ortamda bile yollarına dikili mumların cılız ışıklarını takip ederler. Ortak bilincin mirası kitaplardan gelen işaretleri dikkate almaya devam ederler.
Berlin sokaklarında buluşan üç arkadaş Pflug Caddesi’nin yakınındaki Humboldt Korusu’nda ya da Hedwig Cemaatinin mezarlığında oturup İlahi Komedya’yı kendi hayatlarıyla ilişkilendirmeye çalışır. Dante’nin Cehennem’e yolculuğu onların ruh dünyasının doğru bir tasviri olagelir.
«Dante’nin yaşamı sönüp gitmişti, ama etrafı pars ve kurt kılığında ve nihayet gürleyen bir aslan sesi olarak kendini gösteren, tüylü, sıska, tıslayan, avının etrafında dört dönen ve Dante’yi dibe çekmek için fırsat kollayan sembollerle çevriliydi; tam da dayanma gücünün kırıldığı sırada dayanıklılığı beraberinde getiren kurtarıcı, yol gösterici ise bellekten başka bir şey değildi. Lombardiya bölgesinin Mantovalı şairi ona yola devam etmesini söylüyordu, böylece çözülmenin pusuda beklediği sınırda kolaylıkla yitirilebilecek dünya bir kez daha durdurulamaz gücüyle, gürül gürül akarak serpilip büyüyebilir, bu süreçte de nasıl ve neden Dante’nin yazınsal ve politik erkinliğe soyunduğunu, Floransa’dan kovulup sürgüne ve yoksulluğa mahkûm edildiğini, umutlarının paramparça olduğunu, aşkın ve inancın yitirilişinden sonra geride ne kaldığını tek tek şairin önüne koyabilirdi.» DE
Dante, belleğinin peşinde, insanlığın tüm acılarına tanık olarak ilerler Cehennem’in içinde. Mantovalı şair Vergilius onun yardımcısıdır. Artık hayatta olmayan, ölü şair Vergilius ile ilk önce Cehennem’in dokuz katında dolaşan, daha sonra Araf’a ve Cennet’e giden Dante, dönemin İtalyası’nın tüm politik panoramasını ustalıkla çizer. İlahi Komedya baştan sona politik bir metin olarak kahramanlarımızın incelediği ve kendi yaşamları ile ortak yanlarını aradığı bir kitaptır. Dante’nin Cehennem’inden faşizm cehennemine bir köprü kurarlar.
Dante’nin kitabının onlara sunduğu karmaşık bütün üzerine konuşmaya devam eden kahramanlarımız ister istemez vicdan azabı da duyarlar. Kitaplar aracılığıyla oluşan kültürel bilinçleri onların yaşamla bağıdır ama okumaya, hele de böylesi kitapları böylesi bir ortamda okumaya zaman ayırmak, biraz utandırır onları. Fabrikalarda tüm gün canları çıkıncaya kadar çalışan işçilerden ayrıcalıklı olmak istemezler. Kitapları konuşurken bir yandan da aydın işçi olabilmeyi, kendi gerçeklikleri içinde tartışırlar.
«Su götürmez bir biçimde kültürel bilincimizden söz edip bu bilincin kimi gruplarda yerleştiğini, devamının da çorap söküğü gibi geleceğini biliyor olsak da, zorba iktidar aygıtının, pek çok insanın elinden, okumak için gereken inisiyatifi, boş zamanı, ön hazırlığı, merakı alıp onları atıllaştırdığını düşünüyorduk. Kütüphanelerin herkese açık olduğunun anımsatılması yetmiyordu, kuşaklar boyunca kafalara enjekte edilmiş olan, kitap sana göre bir şey değil fikrinin aşılması gerekiyordu öncelikle.» DE
Genç işçiler kendilerini biraz olsun yetiştirebilmek için akşam okullarına giderler. Okudukları, üzerine tartıştıkları birçok kitabı bu okullarda öğrenirler. Aynı zamanda komünistlerle, komünist partiyle de buluşmanın bir aracı olan bu okullarda kimi yorgunluktan bitap düşmüş kimi işçi sıralarda uyur, konudan sıkılmış kimi işçi de boş gözlerle eğitmeni izler. Ama bu genç işçilerin burjuva aydınların dünyasında kültürel geri kalmışlıklarından duydukları utanç daha ağır basar. Fabrikalardaki yoğun, yorucu, tüketici mesailere rağmen, işleri biter bitmez kitaplara sarılırlar.
Karnaval mı Perhiz mi? Şato mu Barikat mı?
Düalizm Direnmenin Estetiği kitabının temel anlatım biçimi olarak hemen hemen her bölümde karşımıza çıkar. Aydın işçimiz Benanlatıcı ve arkadaşları hem kitapları hem tabloları tartışmaya devam ederler. Bu tartışmalar genellikle ya eser içindeki karşıtlıklar üzerinden ya da o eserin başka bir eserle karşılaştırılması şeklinde gelişir.
Almanya işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün hikayesi kitapta Avrupa feodalizminin gelişimiyle iç içe anlatılır. Avrupa proletaryasının bağrından kopup geldiği Avrupa feodalizmi bir tablo üzerinden tartışılır. Bu tablo onaltıncı yüzyılda Hollandalı ressam Pieter Brueghel tarafından yapılan Karnaval ve Perhiz Arasındaki Savaş’tır.
Feodal Avrupa’nın mevsim değişirken değişen mutfak kültürünün sembolleriyle dolu olan bu tablo insan topluluklarının açlık ve bolluk zamanlarında değişen davranışlarını anlatır.
Besi hayvanları baharda yeşillenen çayırlarda beslenir ve yaz geldiğinde kesilip yenirdi. Çünkü dönemin koşulları hayvan etini saklamaya uygun değildi. Hayvanlar büyüdüğünde tümü kesilir ve kasabaca tüketilirdi. Bir karnaval havasında geçen bu dönem tüm kasabanın karnı tok olur, yüzleri gülerdi. Dünyevi zevklerin ağır bastığı ve kasabada yemenin ve içmenin sınırsız olduğu bu dönem kısa sürerdi. Hayvan etleri tükendiğinde kasaba için kıtlık başlardı. Hayvanların yavruları büyüyüp yenebilecek kıvama gelmeden önce koca bir sene beklemeleri gerekirdi. Zorunlu oruç dönemi başladığında tüm kasaba perhize girerdi. Yalnızca sebzelerin ve balıkların tüketilebildiği bu dönem tüm kasaba için bir sınavdı. Dünyevi zevkler yerini Hristiyanlığın katı yaşayışına bırakırdı. Kilise bu dönemde günahkâr ruhları arındırma işlemine yoğunlaşırdı.
Brueghel’in tablosunda Bay Karnaval ile Bayan Perhiz önde bir mücadele içinde resmedilir. Karnaval’ın elinde şişe geçirilmiş bir domuz kafası, tavuk ve et parçaları vardır. Bindiği bira fıçısının ön tarafına bir et parçası saplanmıştır. Her yerinden bolluk fışkıran bu şişko figürün rakibi ve düşmanı, cılız Bayan Perhiz’dir. Bir fırın küreğinin üstünde iki ringa balığı taşıyan bu figür kiliseyle bağlantılı olduğu hissedilen iki kadın tarafından çekilir. Karnaval’ın olduğu sol taraf adeta dünyevi zevkler panoramasıdır. Kumar oynayanlar, birahaneden çıkan sarhoşlar, fırın önünde ekmek bekleyenler, dans edenler… Diğer tarafta dilenciler, kilise kapısından çıkan açlar, sürünenler, bağıranlar, yemek için yalvaranlar… Tüm bu hengamenin ortasında ise sırtı dönük iki figürün önlerindeki bir soytarı (genellikle krala çalışırlar) yardımıyla karmaşadan sessiz sakin kaçmaya çalıştığını görürsünüz. Bunlar feodal karmaşanın içinde yolunu bulup yemeklerini saklayarak kaçan burjuvaziyi sembolize eder. Topluluğun sorunlarından bireysel kurtuluşuna doğru kaçmakta olan, yeni sınıfın ta kendisidir.
Mücadele şimdi Karnaval ile Perhiz’in kavgasından yükselerek çıkan burjuvazi ile yoksul köylülük ve işçi sınıfı arasındadır. Feodalizmin Avrupası’nda artık kapitalizm hüküm sürer. Mevsimsel perhize gerek kalmaz çünkü insanlığın büyük bir kısmı artık hiç tıka basa dolu bir karna sahip olamayacaktır.
Tablo hakkında yaptıkları uzun tartışmalardan sonra kahramanlarımızın gündemine bir yerden ucuza buldukları bir kitap girer. Bu kitap işçiler arasında çok da benimsenmeyen Kafka’nın Şato’sudur. Benanlatıcı çalıştığı fabrikaya teftişe gelen temiz giyimli müfettişlerin karşısında hissettiği anlık üstünlüğün dehşetiyle kendini Kafka’nın Şato’sunda buluverir. Şato onların fabrikasıdır, onlarsa yalnızca dişlinin önemsiz bir parçası.
«Şato köhneydi, çatlakı, geçmişe aitti, savunmasızdı, en ufak bir etkileyiciliği yoktu, aslında onu ele geçirmek işten bile değildi, arada bir görünen memurlarsa hastalıklı, bezgin ve düşkündüler. Bizim için kapitalizmin de yapısı tam böyleydi, çöküşü yakın, aykırı ve değersiz, ama hâlâ buradaydı işte, sahtekârlıklarıyla, soysuzluklarıyla, indirdiği küçük darbelerle yoluna devam ederek, bizi hiçbir inandırıcılığı olmayan elçileriyle, gümrükçüleriyle, bekçileriyle tehdit ederek buradaydı. Sosyalist çevrelerde gerçekçilik tartışmasında dekadan kabul edilen Kafka’nın defteri dürülmüştü. Ama böyle olunca, herkes kendini onun olağanüstü duyarlılıktaki gerçeklik anlayışına da kapatmıştı, oysa düzene karşı çıkma boyutuna yer vermeyen, önemsiz ayrıntılar etrafında dönüp duran, insanı dehşete düşürecek bir durum olarak kavrama ediminin esamesinin okunmadığı bu Kafka dünyası bizi, olumsuz koşulları bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldırmak için neden hâlâ harekete geçmemiş olduğumuz sorusuyla yüzleştiriyordu. Kafka’nın kitabında okuduklarım beni umutsuzluğa sürüklemek yerine utandırıyordu.» DE
Benanlatıcı bu “Şato”yu hala yıkamamış olmalarından dolayı utanır. Herkes Şato’nun yıkılması gerektiğini biliyordur. Ama o orada hala tüm çürümüşlüğüyle durur. Bu utancın içinde sınıfın belleğine başvururlar. Şato’nun eksik bıraktığını tamamlayan eser Wedding Barikatları’dır. Klaus Neukrantz’ın Kızıl Romanlar dizisinden çıkan, bir marka satılan ve mücadeleyi anlatan bu küçük kitabı tüm sorularına tereddütsüz ve yalın cevaplar verir ve onları hemen harekete geçmeleri için uyarır.
«Yolu uzatmak, mesele üzerine uzun uzun düşünmek için vakit yoktu orada, yapılacak şey ortadaydı, Kafka’nın köyüne, kader öyle istediği için musallat olan bela Wedding sakinleri için açık seçik sınıfsal bir baskı süreciydi ve onunla korkmadan mücadele edilmeliydi.» DE
Benanlatıcı bu iki kitabı anlatırken birini diğerinin yerine koymaktan ziyade neden bir arada konuşulmaları gerektiğini anlatır. Şato olmadan Barikatları anlatmak eksik kalır. Çünkü neyin neden yıkılması gerektiğini, kim tarafından ve nasıl yıkılacağı sorunundan bağımsız tartışamayacaklarını düşünür. Biri olmadan diğeri olmaz; Şato ancak Barikatlar ile bir bütündür. Düalizm yine kahramanımızın kurtarıcısı olur.
«Oysa şimdi bu iki kitabı karşılaştırdığımda açıkça görüyordum ki, farklılıklar birbirlerinden bağımsız değildi, birbirlerini tamamlıyordu, biri olmadan ötekinin var olması mümkün olamazdı.» DE
IV- İÇ SAVAŞIN DİRENİŞ ESTETİĞİ VE İSPANYA
Don Quijote’un Ülkesi
Benanlatıcı ve arkadaşlarının Herakles’i arama, Herakles olma çabası onları anti-faşist mücadelenin farklı yollarına düşürür. Komünist partili Coppi ve Sovyet casusu Nazi askeri Horst Berlin’de kalır, Benanlatıcı ise faşist Franco güçlerine karşı birleşen enternasyonal İspanya cephelerine doğru yola düşer. İspanya sınırını geçtiğinde savaş olgusu artık sadece üzerine konuştuğu bir konu olmaktan çıkar.
Şimdi o Don Quijote’un değirmenlere karşı savaştığı topraklardadır. Cepheden önce ilk durağı Katalonya bölgesindeki Barselona olur.
“Tren bizi Barcelona’nın kara ve isli istasyonuna, Gerona’dan, Calella’dan geçip getirmişti, ama bu kentte edindiğimiz ilk izlenimler arasında, bulvarın uzun koridorundan çıkınca karşımızda beliren harabemsi, parçalara ayrılmış yapının, Sagrada Familia Katedrali’nin görüntüsü öne çıkıyordu hep. Rüzgârın toza buladığı ana kapının sütunları kaplumbağaların sırtında yükseliyordu, delik delik olmuş yüksek çan kulelerini ve bize yabancı bir biçimler dünyasına ait bir katedral tasavvurunu taş kubbeler çeviriyordu. Başımızı geriye doğru atmış önümüzde yükselen bu taş heyulasına bakıyorduk, gotikvari bir yapıydı, Mısır’dan Babilonya’dan esintiler taşıyan, yüksek kaleleri, Barok saraylarını ve Hint tapınaklarını, Art Neuveau’yu ve kübizmi içinde taşıyan bir gotik.” DE
Sagrada Familia, yani Sacred Family, yani Kutsal Aile… İspanya denilince akla gelen ilk simgelerden biri. Yarım bırakılmış hikayeleri tamamlamak için en iyi başlangıç noktalarından biri, tamamlanamamış bir katedral… Bindokuzyüzyirmialtıda, inşaatı devralan Katalan mimar Gaudi’nin bir trenin altında can vermesinden sonra sahipsiz kalan katedral Barselona kentinin tam ortasında Gaudi’yi hatırlatan bir anıt gibi kalır. O dönemde Kızıl Tugaylar’ın bürosunun da olduğu Ondört Nisan Bulvarında yarım kalmış tüm öykülere selam vererek durur.
Barselona’dan sonra Valencia’ya doğru yola çıkarlar. Artık düşmanla sıcak temas başlamıştır. İşaret parmağı ile gösterilebilecek uzaklıktaki düşman onların ana dilinde konuşan, onlarla aynı okul sıralarını paylaşan, ev yolunda karşılaştıkları kişilerdir. Fabrikalarda aynı makinelerin başında çalışmışlardır. Ama artık ortak bir şeyleri kalmamıştır. Kesin bir kopuş yaşarlar. Karşılarındaki yok edilmesi gereken boğucu, soyut bir güçten başka bir şey değildir. Ve yok etmeyi, belki de hayallerinden başka ortak bir şeyleri olmayan insanlarla yapacaklardır.
«Kararlılıkla vurguladığımız ve cephelerde vuruşanların da doğruladığı gibi enternasyonal dayanışma faşizme dur demek için bir araya gelmişti. Bu cevap tereddütsüz ve mutlaktı.» DE
Enternasyonal dayanışma bu savaşta kendini sadece cephelerde var etmez. Cephe gerisinde de hummalı bir çalışma içinde olan organizasyonlar vardır. Savaşçıların kimi sağlık birimlerinde, kimi eğitim birimlerinde çalışır. Bazıları da sadece o günleri tarihe not düşmek için gelen aydınlar, gazetecilerdir.
Bir savaşçı olarak İspanya’ya gelen Benanlatıcı hemen askerî birliklere katılmak için acele eder ancak onunla ilgili başka planlar yapılır. İlk başta bocalayan kahramanımız orada savaşın başka yanlarını da keşfeder. İspanyalı genç bir militan olan Ayschmann ile komünist bir doktor olan Max Hodann, Benanlatıcının hem kendini hem de içinde bulunduğu savaşı anlamlandırması için ona yardımcı olur.
Bugünler Neden Anlatılmalı?
İspanya İç Savaşı enternasyonal savaşın önemli bir örneğiydi. Ama onu diğerlerinden ayrılan çok önemli bir yan da vardı. Enternasyonal dayanışma ruhunun tüm dünyaya yayılmasına vesile olan asıl kesim, savaşı onun içinden anlatan aydınlardı, yazarlardı, gazetecilerdi.
«Fırtınanın merkezinde, güncel gelişmelerin kapsadığı, ama açığa çıkaramadığı bir yerde sanatsal görü, yaşananlarla ilgili bazen en başarılı bir rapordan çok daha isabetli saptamalar yapabilirdi.» DE
Seslerini duyuran edebiyatın politik eylemiydi. Edebiyatın da bir parçası olduğu dünyayı çarpıklıklardan, yalanlardan, yanlışlardan kurtarmak için verilen çaba takdire şayandı. Bugünlerin anlatılması sadece işçi sınıfı için değil, tüm dünya halkları ve tarih için zorunluydu. Cepheden sağ çıkamayanların sözleri kurşunlardan kurtulacak ve her yere yayılacaktı. Ehrenburg, Lindbaek, Bredel, Grieg ve yazarlık yapan daha niceleri cephede bulunmamış olsalar da onların önlerinde gördükleri, dile getirdikleri, gelecek umudu olarak yansıttıkları şeyler, sağ çıkanların dayanak gücü ve umudu olacaktır. Benanlatıcı belki de ilk defa orada düşünür yazar olmayı. Bugünleri, bizleri, bizim gibileri anlatmak gerekir. Yenilgi ya da zafer… Hangisi olursa olsun sonumuz, hikayemiz bilinmelidir.
Yenilgiler ve Zaferler
Benanlatıcı İspanya’da savaşın korkunç gerçekliğiyle yüz yüze, hayata ve mücadeleye tutunmaya devam ederken dostlarıyla mektuplaşmaya devam eder. Onlara cepheden haberler gönderir, bir yandan da savaş üzerine, yenilgi ve zafer üzerine tartışmalarını sürdürür. İspanyol İç Savaşı’nın cephelerinde artık yenilgi duygusu hakim olmaya başlar. Sovyetler’de Moskova Mahkemeleri bitmek üzeredir, devrimi yaratan komünist liderler mahkeme salonlarında suçlamaları kabul ederken faşist Hitler’in orduları Avusturya topraklarının ilhakının hazırlığı içindedir.
«Eğer Herakles, diye yazıyordu mektubunda Heilmann, tereddütsüz ve sürekli yoksulların kurtuluşunu düşünmeseydi, canavarların ve zorbaların karşısına dikilmeseydi ne olurdu, onun korku ve dehşetin pençesinde olduğunu söylemek zorunda kalsaydık ve onu Herakles yapan işleri, sadece kendi zayıflığını ve yalnızlığını yenmeye yarasaydı. … Ama belki de, diye yazıyordu, Herakles’in katettiği yol ister şevk ve atılganlık dolu olsun, isterse zahmet ve yoksunluklardan geçsin aynı kapıya çıkıyordu, önemli olan varılan sonuç ve sonucun kimin işine yaradığıydı.» DE
Franco güçleri savaşta üstün konuma geçer. Yenilgi artık somut bir gerçeklik olarak savaşçıların ruh haline hâkim olmaya başlar. Cephede alınan her haber bu hali pekiştirir. Otuzyedide İspanya’nın ufak bir Bask kasabasının gece karanlığında bombalanma haberi bir ateş gibi düşer savaşçıların yüreğine. Bir ressam, bombardımanın ertesi günü bir gazete sayfasında saldırının haberini ve ufak bir fotoğrafını görür. Yazılanların etkisinden kurtulması mümkün olmaz, tüm kasaba gecenin karanlığında faşizmin bombaları arasında yeryüzünden silinmiştir. Kasabanın adı Guernica’dır. İspanya halkına Guernica’nın hikayesini anlatmayı bir borç bilir İspanyol ressam Pablo.
«Yepyeni, bambaşka bir şeydi bu resim. Işık piramitleri ve gölgeler, alan kesitleri halinde birbiri içine girmiş kollar, fil boyutlarındaki bacaklar ve yüzler, sert çapraz ve düşey çizgiler, çevremizdeki kıpırtısız ve derin yoğunlukla, kaba ve zorlayıcı bir çelişki sergiliyordu. Havayı aralıksız öten ağustosböceklerinin metalik sesleri doldurmuştu. Burada kentin gürültüsü duyulmuyordu. Bir süre sonra kompozisyon, merkezdeki figürler piramidiyle, yanlardan yükselen figürlerle görüntü vermeye başlamıştı. Karşımızdaki görüntünün ne olduğunu henüz kavrayamamıştık, ama İspanya’da olan biteni görmüştük. Dövülmüş demir gibi az sayıdaki göstergeden oluşan bir dil içeren resimde parça parça ediliş ve yenilenme, çaresizlik ve umut vardı. Çıplak bedenler iç içe geçmişti, üzerlerine çullanan güçler tarafından biçimden çıkarılmışlardı.» DE
«Soldaki kadın bir topak halindeydi, şişkin kolu aşağı sarkıyordu, kolunda bir çocuk, minicik acınası ayak parmaklarıyla, açılmış paçavralar içinde olabileceği kadar ölü yatıyordu. Ağzının içindeki yukarı bakan sipsivri diliyle bağıran bu kadının hemen üzerinde başını yana çevirmiş olan boğa duruyordu, kadın boğanın gölgesine sığınmıştı, boğa bir kütle halindeki duruşuyla, burnundan soluyarak çevreyi kolluyordu, kuyruğunu şiddetli hareketlerle yukarıya doğru şaklatıyordu, boğanın insan gözleri dimdik öne bakıyordu. Yerde yatan savaşçı anıtı alçıdan görünse de ürkütücü bir canlılıktaki ellerinden biri açılmış, avuç içi çizgileri görünüyordu, diğeri kırılmış kılıcın kabzasına sarılmıştı, savaşçının üstünde yükselen ve kas yumrularından oluşmuş at, kılıç darbesinin açtığı yarık genişliğindeki yarasıyla dizleri üstüne çökmüştü, ama hâlâ tepinen, kötülük saçan ağzından soluyan tehlikeli bir varlıktı.» DE
«Atın savrulan yelesine doğru uzanan bulut benzeri kolun ucundaki yumru şeklindeki el, köylülerin kullandığı türden cılız bir gaz lambası tutuyordu, geçmişten kalma bu ışık özellikle dikkat çekiciydi, dar bir aralıktan mekânın ortasına geniş bir hareketle daldırılan gaz lambası, Yunan zafer tanrıçası Nike’yi andıran bir varlığın elindeydi, diğer eliniyse bir yıldız şeklinde göğsünün ortasında tutuyordu. Sonsuzluktan gelen göz alıcı yüzü akışkan bir madde halinde, bir binanın içinden, bir çatının kiremitleri altından çıkıp beyaz boyalı bir duvar parçasını geçerek ileri uzanıyordu, ama bu hareketi onu yine bir iç mekâna çıkarıyordu; içinde kıyamet sahnesinin canlandığı, bir mutfak avizesinin elektrikli güneşinin aydınlattığı, onun soğuk ışığının yanında, cam fanusu içinde ilk günkü gibi yanmaya devam eden gaz lambasının yumuşak ışığının görüldüğü, boyuna uzanan yoksul bir mekâna.» DE
Savaş gerçekliği Benanlatıcı ve beraberindeki enternasyonal savaşçları yine insanlığın belleğine sığınmaya iter. Bu ne ilktir ne de son olacaktır. Ya hep birlikte zaferle buradan çıkacak ya da tarihte bir not olarak kalacaklardır. Medusa’nın Salı tablosu o anlarda tekrar hatırlanır. Fransız ressam Géricault’nun bu devasa resmi, toplumun saygın kesimlerine tehlikeli bir saldırıdır.
«Bin sekiz yüz on altı yılının iki temmuzunda Fransız donanmasının sancak gemisi Medusa, Senegal’e doğru giderken gemi komutanının ve deniz kuvvetleri komutanlığının ihmali yüzünden Cap Blanc yakınlarında karaya oturdu. Gemideki yaklaşık üç yüz sömürge askerinin ve göçmenin ancak yarısını alacak filika vardı. Kaptan, yüksek rütbeli subaylar ve nüfuzlu yolcular zor kullanarak filikaları ele geçirdi. Geri kalan kazazedeler ellerine geçen direk ve kalaslardan yaptıkları bir sala sıkıştılar. Filikalar salı çekecekti, ama patlayan fırtınada halatlar kurtuldu, sal sürüklendi ve salın üstündeki yüz elli insan açlık ve susuzluk çekerek birbirleriyle mücadele etti, on iki gün sonra sadece on beşi hayattaydı.» DE
Kazazedelerin çoğu sırtı izleyiciye dönük, kendi dünyasındadır. Saldan geriye kalan yığının içinde figürler bitkin ve üzüntülüdür. Ufukta zar zor seçilen bir gemi hayatta kalmaları için tek şanslarıdır.
«Tek bir felaket insanlığın durumunun simgesi olmuştu. Düzene uyum gösterenlere aşağılamayla sırtını çevirmiş olan saldaki yitik insanlar, Bastille’in yıkılışına tanık olmuş bir kuşağın savrulmuş üyeleriydi. Hepsi birbirine dayanmış, birbirine bağlıydı, onları gemide bir araya getirmiş olan tüm farklılıkları, ayrılıkları geride kalmıştı, hayatta kalma mücadelesi, açlık, susuzluk, açık denizde ölüm, hep unutulmuştu, her birinin küçük çabasıyla ya birlikte yok olacaklar, ya birlikte kurtulacaklardı, onlar arasında en güçlü olan, gemiye işaret veren kazazedenin bir Afrikalı, belki de Medusa’ya köle olarak bindirilmiş biri olmasıysa tüm ezilenlerin kurtuluşu düşüncesini doğurmaktaydı.» DE
İspanya kaybediyordu. “Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir” diyen enternasyonal savaşçılar teker teker düşüyordu. Tıpkı Goya’nın İsyancıların Kurşuna Dizilişi tablosundaki gibiydiler. Ölmekten korkmuyorlardı. Korktukları teslimiyetti. Birazdan öleceklerini bilen isyancıların teslim olmamaktan duydukları zafer duygusu yüzlerinden okunuyordu ve makine düzeni içinde sıraya dizilmiş, gelmekte olan yenilginin önünde askerlerin belleri bükülmüştü. Her hallerinden gurur ve üstünlük duydukları belli olan isyancılar boşuna yaşamadıklarını ve boşuna ölmeyeceklerini biliyorlardı. Tıpkı İspanya topraklarında savaşanlar gibi…
«Madrid’in esir isyancıları, Medusa’nın kazazedeleri, Paris barikatlarındaki halk, Guernicalılar gerçekliği doğrudan yaşamışlardı, onların başına gelenler, ressamların ortaya koyduğu tanıklıkların çok uzağındaydı. Sanatçılar gerçekliğin verilerine ne kadar sadık kalsalar da gerçek yaşananları tümüyle kuşatmaları ve yansıtmaları olanaksızdı. Başkalarının yaşadığı acıların hissedilmesi hiçbir zaman mümkün değildi, insan ancak kendi deneyimlerini yansıtabilirdi.» DE
Kahramanca savaşırlar İspanya topraklarında, ama bu zafer kazanmak için yeterli olmaz. Yüzlerini bile görmedikleri İspanyol işçi ve köylüleri için ölür binlercesi. Binlercesi de başka topraklarda devam eder kavgasına. Benanlatıcı buruk bir hüzünle İspanya’dan ayrılır. Almanya’ya dönmesi artık mümkün değildir, hayatına sürgün bir komünist olarak devam etmesi gerekecektir. Bir sonraki durağı netleşmeden önce diğer enternasyonal birliklerde kısa bir süre için Fransa topraklarına yol alır. Şimdilik o hayranlıkla incelediği Géricault’nun memleketindedir.
[1] 27 Şubat 2025 tarihinde canlı yayında okunan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” mektubu
[2] 19 Mart 2025 tarihinde İBB Başkanı İmamoğlu ile birlikte onlarca CHP’li belediye başkanı, çalışanı, görevlisinin gözaltına alındığı operasyon sonrası, üniversite gençliğinin başını çektiği ve toplumun birçok kesimin katıldığı kitlesel eylemler bir ayaklanmaya dönüştü.
[3] Berlin’de bulunan Pergamon (Bergama) Müzesindeki Zeus Sunağı, bulunduğu İzmir-Bergama bölgesinden binsekizyüzyetmişli yıllarda ‘yasal’ yollarla dönemin Prusya’sına kaçırılmıştı. O zamandan bu yana Bergama kalıntıları Berlin’de sergileniyor.
[4] “No Pasaran”: İspanyolca ‘geçit yok’ anlamına gelen bir slogandır. Sloganı yaratan kişi Bask kökenli komünist lider Dolores Ibárruri’dir. Bu slogan İspanya İç Savaşının ünlü Madrid savunmasında yaygınlaşır. Bu sloganla Ibárruri tüm halkı, özellikle de kadınları, faşizme karşı savaşa çağırır.
Önsöz Dergisi, Dosya, 56. Sayı

