Turna Öyküleri Kitaplaştı

 

Tutsak kalanların özgür seslerine bir yenisi daha eklendi. Dergimizin sayfalarından aşina olduğunuz yazarımız Ergül Çiçekler’in tutsaklık döneminde iken başka bir hapishanede tutsak olan Esra Soyaktaş ile birlikte kaleme aldığı “Turna Öyküleri” kitaplaştı. Ender Bulhaz Aktürk ve Aslıhan El Rantisi’nin resimleriyle can verdiği ve Sancı Yayınlarından önümüzdeki günlerde piyasaya sürülecek kitabın hazırlanış süreci ve tutsaklık üzerine yazar Ergül Çiçekler ile yaptığımız röportajı paylaşıyoruz. 

 

Turna Öyküleri’nin birkaç bölümü dergimizde okurlarla buluşmuştu. Şimdi tamamını kitap olarak okuma şansına sahip olacağız. Öncelikle bu çalışmada emeği geçen herkese teşekkür ederek başlayalım isteriz. Kitabın oluşum süreci bildiğimiz kadarıyla kolektif bir hazırlığın ürünü oldu. Birden çok kişiyle ve tutsaklık koşullarında bir öykü kitabı hazırlamak nasıl bir süreçti?

Aslında her şey bir fotoğrafla başladı. Başlangıçlar hep zordur… Bir öyküye, bir şiire, bir mektuba yazılacak o ilk cümle hep zor olmuştur. Lakin Turnalar’ın başlangıcı böyle olmadı. Evet, bu bir ilkti. İtiraf edeyim ki bunun bir kitap başlangıcı olacağını bilmiyordum. Bakırköy hapishanesinden bir mektup gelmiş, içinden bir de fotoğraf çıkmıştı. İki kadın ve omuzlarında dünya tatlısı bir çocuk. Birkaç gün içinde o fotoğraf bende bir öyküye dönüştü. Ufaklığın adı Turna’ydı ve ben onun için bir öykü yazmıştım.

Sonra başka fotoğraflar geldi ve ben onun için yeni öyküler yazmaya devam ettim. İşte böyle yavaş yavaş bir plan çıkardık ortaya. Farklı isimlerde başka başka Turna’lar vardı zindanlarda. Kimi Rojda, kimi Baran. Bu konuya, yani tutsak çocuk meselesine bir de edebiyatın diliyle dokunmak istedik. 

Sadece kervan yolda düzülmedi, planlar da yolda yapıldı. Güçlerimizi birleştirdik. Esra, Turna’nın annesi, kolları sıvadı. Gerçi önce “yapamam, ben acemiyim, senin çalışmanın düzeyini düşürürüm” gibi kaygılara girdi. Ama yanılıyordu tabi ve işe karışması çok iyi oldu. Güçlerimizi birleştirmeye devam ettik. Ender’den çizim istedik. İkna ettik. “Çok satarsa telif hakkı isterim” dedi. “Zırnık vermem sana” dedim. Anlaştık.

Sonra Aslıhan’la konuştuk ve o da çizimleriyle önemli bir katkı sundu. Böylece iki yazar ve iki çizerle kocaman bir ekip olduk. Üçümüz tutsak ve ayrı ayrı hapishanelerde… Koordinasyon bende tabii. Öykümüz Kandıra hapishanesi idaresini aşıyor, Bakırköy hapishanesine takılıyor ya da tam tersi. Resmen sinir savaşındayız. Çok zamanımızı alıyor saçma bürokratik işlemler. Ne yazsak sakıncalı diye el konuluyor. 

Öyle mi dedim, peki… Hemen tarzımızı değiştirdik. Mümkün mertebe soyutlayarak yazdım. Kafaları karıştı tabi. Mektup okuma komisyonu denen, her şeye el koyan bir kurul vardır hapishanelerde. Bana sonunda şöyle dediler, “Neyi kastettiğinden eminiz ama ispatlayamıyoruz.” Konu böylece kapandı. Derdimiz anlaşılıyordu, daha güzeli, hayli rahatsız da ediyordu.

Evet, kolektif bir çalışma bu. Ama hapiste ortak çalışma yapmak dışarıdan farklı. Çok zor ve çok zaman alıyor. Aynı öykü beş defa gidiyor geliyor. Sanırım bu kitabı 20 kez yeniden   yazmışızdır.

 

Bizim ülkemiz gibi siyasi tutsak sayısının onbinleri bulduğu ülkelerde hapishanelerden çok fazla edebi ürün çıktığını görüyoruz. Bu kimi zaman başka tartışmalara ve olumsuz değerlendirmelere de yol açıyor. Sizce hapishaneden çıkan edebi ürünlerin toplumda nasıl bir karşılığı var?  

Doğrudur. Bu topraklarda hapishane üretimleri hep ciddi bir edebiyat üretimi olageldi. Nazım’dan Enver Gökçe’ye, Ahmet Arif’ten Sabahattin Ali’ye… Hangi büyük kalemin yolu geçmemiş ki zindanlardan? İyi bir yazar olmanın neredeyse bir ölçütü oldu bu sanırım. Yazar ya tutuklanmış olmalı ya da yazarın başından en azından birkaç soruşturma geçmeli.  

Hapishaneler hep bir üretim yeri oldu. Ne eserler çıktı oradan. Misal, Memleketimden İnsan Manzaraları zindanda yazılmıştır. 

Bu yanıyla bu durum devrimci edebiyat için bir onur tablosudur. Aslında günümüzde de çok yoğun bir üretim var zindanlarda. Tutsaklar gerçekten yoğun üretiyorlar. Yalnız burada bir parantez açmalıyız. Bir nitelik tartışması yapmak gerekiyor.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nda bir tren bölümü vardır. Okurken o trene gerçekten bindiğinizi hissedersiniz. Her karakteri tanırsınız. Nasıl düşündüğünü bilirsiniz, tartışmalarda taraf olursunuz. Baştan sona kurgu olan bu kitap gerçekliği tamamıyla yakalar, tabii okuru da. Nazım onu içerde yazmıştır. Fakat yüreği, bilinci ve de yaratım gücü onu dışarı taşımıştır. Ve dil kuru bir ajitasyon değil tamamen edebiyatın dilidir. Bu gerçeklik eserin niteliğini ortaya seriyor. Nitelik tartışmasını buradan okumalıyız. Maalesef bu bugün sık sık unutuluyor. 

İçerden artık daha çok eser çıkıyor ama niteliğin gittikçe düştüğünü düşünüyorum. Çoğu yazar arkadaş çalışmalarını sadece yazdığı haliyle yayınlatıyor. Oysa iyi eserlerin hepsine baktığınızda birden çok kez üzerinde çalışıldığını görürsünüz. İyi bir eser tekrar tekrar yazılıp gereksiz yerleri atılıp üretilir. İyi bir eserde fazladan bir kelime bile olmamalıdır. Derdini net bir şekilde anlatmalıdır. Üzerine çalışıldığını belli etmellidir. 

Aynı şekilde iyi eser üretmek isteyen bir yazar da en başta eleştiriye açık olmalıdır.  Hatta bu eleştiri ve öneriler dolayısıyla gerekiyorsa eserini tekrar ve tekrar yazmalıdır. İyi bir kitap istisnai haller dışında en azından bir birkaç kez yeniden yazılır. 

Buna açıklayıcı bir örnek verebiliriz: Cephe anılarını anlatan çok sayıda öykü ve roman var. Bazılarının yazarlarını tanırım. İyi niyetli, iyi şeyler yapmaya çalışan arkadaşlar. Fakat edebi metin başka bir şey, ajitasyon ya da politika metni başka bir şeydir. Bu ikisi devrimci tutsak yazarlarda çoğunlukla karıştırılıyor. Politik metnin hedef kitlesi bellidir, içerik ve çerçeve buna göredir. Edebiyatta ise çok daha geniş bir çerçeveden, çok daha geniş kitleye seslenir yazar. Biri temel olarak bilinçlere, öteki yüreğe seslenir. Bu ayrım ne yazık ki önemsenmiyor. Böyle olunca da ortaya çıkan ürün edebi değil ajitatif kalıyor. Tabii ajitatif anlatı da kupkuru kalıyor. Oysa buna dikkat etseler, konu öylesine can alıcı ki, çok başarılı eserler ortaya çıkarabilirler. 

Bu türden bir konuyu ele alan arkadaşlara naçizane bir önerim de olacak. Bunlarla başlamasınlar. Başka şeyler yazsınlar. Biraz kalemleri gelişsin, sonra bu tür konular hakkında yazsınlar. Politik içerikli edebi metinler hakikaten iyi metinler olmalı. Yazmak için acele edince yazık oluyor. Koca bir ırmağı küçük bir sürahiye doldurmaya çalışmasınlar. Bekleyip kendilerini ve kalemlerini güçlendirsinler. Sonra anlatsınlar ki o nehir de gürül gürül aksın.

Soruya geri dönersek; elbette içerden çıkan ürünlerin toplumsal karşılığı var ama bu karşılık eskiden olduğu gibi mi? Bence değil. Gerçi genel bir okumama durumu da var. İnsanlar daha çok sosyal medya özetlerine ve basit görsele yöneliyor, hatta tercih ediyor. Çok daha önemlisi sistemin yorucu, bunaltıcı, bezdirici etkisi de okur kitlesini daraltıyor. İşe gidiş geliş ve işin kendisi onları öyle tüketiyor ki kimsenin okuyacak hali kalmıyor. Bir yanı depresyon, bir yanı yılgınlık, bir yanı çürüme, bir yanı ise muhteşem bir başkaldırı. İşte hapishane ve genel olarak devrimci edebiyatın esas seslendiği yer burası ve karşılığını da burada buluyor. Bunu büyütmek önemli. 

Aslında bu edebiyatın genel sorunu. Bana kalırsa asıl soru bunu nasıl aşacağımız ve bunun için neler yapacağımız? Cevap ise bir dünya şey. İyi ki de böyle. Tutsak yazarlar daha nitelikli eserler yaratmaya, dışarıdaki dostları da onlara daha kapsamlı destek sağlamanın yollarını yaratmaya çalışmalı. 

İçerde okuyan, araştıran, kafa yoran binlerce insan var. Bunu büyük bir avantaja nasıl çevirebiliriz sorusunu da kendimize sormak gerekiyor. Dışarının sorusu bu. Tutsaklar ise başarının ustalıkta değil, talebe kalmakta olduğunu asla unutmamalılar. Yazarların eserleri mezuniyet belgesi değil talebeliğin devamıdır. 

 

Bir çocuk olan Turna’ya öykü anlatmak için yola çıktınız. Çocuk dünyası ile yetişkinlerin dünyasını buluşturmak gerçekten meşakkatli bir iş. Bu buluşmada karşınıza farklı zorluklar ya da engeller çıktı mı?

Bu buluşmayı ne derecede sağladık bilemiyorum. Sadece samimi şekilde denedik diyebilirim. Bu bir çaba ve buluşmaya bir davet. Bu topraklarda uzun zamanlardır çocuklara büyük olmayı öğretiyoruz. Bu çok kötü bir şey. Çocuk olamadan büyümüşlerin hikayeleriyle doluyuz. “Vatan, Millet, Sakarya” diye diye on dört yaşındaki çocukları Sultan için ölüme yolladılar. Şimdi de iyilik ediyormuş gibi çocukları anneleriyle zindana atıyorlar. Sormak lazım; bir çocuğu iyileştirmek mi iyilik, bir anneyi özgürleştirmek mi? Hala sultanlar için ölüyor çocuklar. Artık sadece onlara ‘sultan’ denmiyor; kanımızı emen kene sadece şekil değiştirmiş. 

Önce çocuklara çocuk olma şansını vereceğiz ki sonra yazarlar da onları büyüklerle buluşturabilsin. Hala umudumuz da hayalimiz de var. Bir gün, yakınlarda bir gün, çocuklara büyük olmayı değil büyüklere çocuk olmayı öğreten bir toplum olabiliriz. 

Güzel soru ama cevabı bende değil. Bendeki belki bir tanım ama ötesi de zor. Bu bir kitabın çözeceği bir sorun değil. Kitaplar bunun sadece bir parçası olabilir. Bir parçası olmayı denedik.

 

Son olarak, Turna gibi büyüyen çocuklara onları yakından tanıyan biri olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? 

Var tabi, her birini çok seviyorum, seviyoruz. Biliyoruz değişmesi gereken çok fazla şey var. Güzel bir dünya bırakmak istiyoruz size. Duvarların, tel örgülerin, zindanların olmadığı bir dünya. Hani olur da başaramazsak, o zaman siz bizden daha iyi, daha başarılı olun. Bizim her şeyimizle deneyip yapamadığımızı siz başarın. 

Son söz olarak şunları söyleyebilirim. Bu kolektif bir çalışma ama sadece yazar ve çizerlerin değil. Önsöz Dergisi ve Sancı Yayınlarından dostlarımız çok uzun saatlerini ve emeklerini verdiler bu kitap için. Bu sayfaların içinde bir yerlerde bunu siz de göreceksiniz. Okur kitaba bakınca sadece üstündeki yazarların adını görür. Oysa çok daha fazla kişinin o kitapta emeği vardır. Okur bunu görmese de yazarlar bunu bilir. Bu kitaptaki tüm yazar, çizerler adına emeği geçen herkese teşekkürler, iyi ki varsınız.

Hadi bir daha yapalım, yeni kitaplarla yola ve yorulmaya devam edelim, çünkü buna değecek.

 

Önsöz Dergisi 56. Sayı