Zehir Dolu Kadeh

Anlatılanlara göre Sokrates, fikirlerinden dolayı Atinalı yargıçlar tarafından ölüm cezasına çarptırılır. Şehir meydanında eline zehir dolu kadehi verdiklerinde eşi gözyaşları içinde isyan eder. “Haksızlık bu!” diye bağıran eşine Aristo cevap verir, “Haklı olsalar daha mı iyi?”

Dünyanın bütün devrimleri bir insanla başlamıştır desek, abartı olmayacaktır. İşte bu nedenle sınıflı toplumlar tarihinin her döneminde düşünmek bir suç olarak kabul edilmiş ve düşünürler hedef haline getirilmiştir. Düşünürün celladı bazen bir derebeyi, bazen bir sultan, bazen bir kral, bazen bir molla, bazen bir savcı bir hakim… Erki temsil eden cellattır, düşünür ise kurban. Düşünce özgürlüğünü kendine bayrak yapan burjuvazi ise en sinsi ve tehlikeli cellat olmuştur.

Zehir dolu kadehten engizisyona, oradan burjuva mahkemelerine, özünde hiçbir şey değişmemiştir. Nesimi’nin derisini yüzenle Nazım Hikmet’i zindana tıkan aynı zihniyettir. Çünkü egemenler bilir ki, düşünce aktif eylemin ilk adımıdır. 

İnsan diğer canlılardan farklı olarak analitik düşünme gücüne sahiptir. Bir sorunla karşılaştığı an çözüm arar ve arama eylemi düşünce eylemini bütünleyen en önemli parçasıdır. Aydının bildiği gerçek budur ve bu gerçek sınıflı toplumun egemenlerinin tolere edemeyeceği noktadır.

İşler bu noktaya geldiğinde düşünür ya çark ederek aman dileyecek ya da kelleyi koltuğa alacaktır. Tarihte aman dileyenler olsa da düşünürler zehir dolu kadehi içmekten korkmamıştır. Yaşam ve ölüm arasındaki bu tercih aslında, onur ile onursuzluk arasındaki tercihtir. Örneğin o ünlü Martin Luther, Alman prensleri ile uzlaştığında burjuvazinin bir kuklası ve şarlatanından öte bir şey olmadı. Burjuva cenah hâlâ onu yere göğe sığdıramasa da aslında Luther, başta Thomas Müntzer olmak üzere kendi yoldaşlarına ihanet etmiş ve onlar için ölüm fermanı yazmış bir haindir. Zehir dolu kadehi değil, yaşamayı seçmiştir. Nazım da hakeza, bedel ödemek pahasına zindandan ‘’ben yanmasam sen yanmasan nasıl çıkar bu karanlıklar aydınlığa’’ diye haykırırken Peyami Sefa, ruhunu şeytana satmıştı.

Bırakalım dönekleri, tarihin onurlu tarafında kalanlara bakalım. 

Vietnam Devrimi’nin önderi Ho Amca, Marsilya limanında bir işçiyken bir düş kurdu. Ve ülkesine döndükten sonra Vietnam’ın 500 yıllık esaretine son verecek devrimi başlattı. Che Guevara üniversite öğrencisiyken bir yolculuğa çıktı ve gördükleri onu öyle bir sarstı ki düşünmeye başladı. Bu yeni bir yolculuktu ve onu yalnızca devrimin önderlerinden biri yapmakla kalmadı, aynı zamanda tüm dünyada başkaldıranların ölümsüz lideri, isyanların simgesi kıldı. 

Düşünüz güzelse o düşün peşinden sadece siz değil, milyonlar yürür. İnsan aslında çok güzel bir canlı türüdür. Güzel olanı sever, hayal eder. Ortak düşün dışında kalan kirlenmiştir. Bir yanda yok olup gidenler, ibretlik olanlar, diğer yanda düşleriyle ölümsüzleşenler vardır. Ya büyük ve güzel bir fikrin parçasıyız ya da yok olarak kaybolacak basit bir canlı. Düşünürden kasıt tam da bu; o büyük düşün parçası olabilmek. 

Düşüncenin suç sayılması sınıflı toplum egemenlerinin çaresizliği ve aptallığıdır. Zaman değişir, mekan değişir ve insan yoluna devam eder. Sırtımızdaki kırbaç yarası ise ahde vefamızın imzası olur.  

 

Önsöz Dergisi 57. Sayı