Türkiye’de Düşünce Suçu ve İfade Özgürlüğü Mücadelesi

Düşünmeyen insanın geleceği ne cezaevi ne sürgün ne de şizofreni ile kararır. 

Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırları uzun yıllardır süregelen bir tartışma konusudur. Yoruma açık yasa maddeleri “düşünce suçu” olarak adlandırılan bir olguyu ortaya çıkarmıştır. Modern hukuk sistemlerinde, bir düşüncenin cezalandırılması değil, o düşüncenin şiddete teşvik etmesi, nefret söylemi yayması veya suça yönlendirmesi gibi eylemlerin cezalandırılması esas alınır. Türkiye’de de yasalar teorik olarak bu prensibi benimser. Ancak pratikte “Anayasal düzeni zorla değiştirme girişimi”, “Terör örgütünü övme” gibi soyut gerekçelerle düşüncenin kendisi cezalandırılmaktadır. Bu durum, ifade özgürlüğünün sınırlarının belirsizleştiğini ve düşüncenin suç haline getirildiğini göstermektedir.

 

Tarihsel Arka Plan: Düşünceye Yönelik Baskının Hukuksal ve İdeolojik Sürekliliği

Türkiye’de düşünceye yönelik baskıların kökleri Cumhuriyet öncesine dayanır ve ideolojik bir süreklilik arz eder. 1895’te kurulan Osmanlı Amele Cemiyeti yöneticilerinin tutuklanması, bu baskı mekanizmasının bir örneğidir. Erken Cumhuriyet döneminde de benzer bir yaklaşım izlenmiştir; 1923’te Şefik Hüsnü ve arkadaşlarının, 1925’te Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi aydınların, 1933’te Nazım Hikmet’in, 1944’te ise Suat Derviş’in tutuklanması bu sürekliliğin örneklerindendir.

Özellikle 1960 ve 1970’li yıllarda yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddeleri düşünce özgürlüğünü en fazla kısıtlayan düzenlemelerdi. Bu maddeler, “komünizm propagandası” veya “devletin temel düzenini bozmak” gibi muğlak ifadelerle geniş bir yelpazedeki siyasi düşünceyi suç haline getirmiştir. Bu dönemde Aziz Nesin, Enver Gökçe, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, Sevgi Soysal, Ahmed Arif, Cigerxwin, Ruhi Su, Musa Anter gibi birçok yazar, düşünür, bilim insanı, şair ve sanatçı, eserleri ve görüşleri nedeniyle yargılanmış, hapse mahkûm edilmiş ve/veya sürgün hayatı yaşamak zorunda kalmıştır. Örnekler çoğaltılabilir.

Bu maddelerin kaldırılması, sadece Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreci ve uluslararası eleştirilerin bir sonucu değildi. Aynı zamanda sosyalist aydınların, sanatçıların ve siyasi hareketlerin yıllar süren inatçı mücadelesinin bir kazanımıydı.

 

Sanatsal ve Edebi Direniş: Baskı Karşısında Sanatın Gücü

Düşüncenin en temel ifade aracı olan kitaplar, gazeteler, dergiler, oyunlar, sergiler ve sinema da her dönemde baskı ve yasaklamaların odağında yer almıştır. Örneğin;

  • Sinema: Metin Erksan’ın Susuz Yaz‘ı (1963), Ömer Lütfi Akad’tan Hudutların Kanunu (1966) ve Yılmaz Güney’in Yol‘u (1982) gibi filmler, toplumsal eleştirileri nedeniyle sansürlenmiş veya yasaklanmıştır.
  • Edebiyat: Nazım Hikmet’in 835 Satır‘ı (1929), Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk‘ü (1947) ve Rıfat Ilgaz’ın Sınıf‘ı (1944) gibi eserler, içerdikleri devrimci veya eleştirel söylemler nedeniyle toplatılmış, yazarları yargılanmıştır.
  • 12 Mart ve 12 Eylül askerî darbelerinden, ayrıca AKP iktidarının 15 Temmuz darbe girişimi gerekçesiyle ilan ettiği OHAL’den sonra; yasaklanan, kapatılan, toplatılan yayın organları, dergiler, gazeteler, TV kanalları, sanat eserleri ve düşüncelerinden dolayı kovuşturmaya uğrayan ve tutuklanan sanatçıların adları saymakla bitmez.

 

Güncel Tartışmalar ve Uluslararası Hukuk Bağlamı 

Günümüzde ise, düşünce özgürlüğü tartışmalarının odağında Terörle Mücadele Kanunu (TMK) yer alıyor. Kanunun bazı maddeleri, “terör örgütü propagandası” suçunu tanımlarken, bu tanımın oldukça geniş ve yoruma açık olması can yakıyor. Bu durum, eleştiri veya farklı bir görüş niteliğindeki ifadelerin bile cezalandırılmasına yol açabiliyor. Bu durumun en bilinen örnekleri arasında “Barış İmzacıları” ve “Ayşe Öğretmen Vakası” gibi olaylar yer alıyor. Özellikle son on yılda hapishaneler “düşünce suçluları” ile dolduruldu. Muhalif birçok basın yayın organı kapatıldı, çok sayıda kitap, film gösterimi, tiyatro oyunu, konser yasaklandı. Yüzlerce sanatçı hapse atıldı. Binlercesi işsiz bırakıldı.

Burada bir parantez açıp okuyucunun dikkatini tarihlere çekmek ve hafıza tazelemek isterim. Bildiğiniz gibi muhalefet cephesinde yer alanların bir kesimi Türkiye’deki karanlığın, “Devlet Terörü”nün AKP iktidarı ile başladığı yanılsaması içindedir. Bu bakış açısı insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda suç bilançoları kabarık olan önceki iktidarları ve devlete hâkim olan sermaye sınıfını bilerek veya bilmeyerek aklamaktadır. Oysa “düşünce suçları”na dair verdiğim örnekler 1929 ile başlıyor. Yani Türkiye’de çok kullanılan ‘Devlette Devamlılık Esastır’ sloganının tercümesi “Egemenlerin saltanatının sürmesi için zulmün devamlılığı”dır. 

Bugün seleflerinin politikalarını daha da pervasızca sürdüren AKP iktidarı döneminde baskılar, yasaklamalar, karartmalar ve tutuklamalar tüm şiddetiyle devam etmektedir. Demem o ki bu coğrafyada, Yedikule zindanlarının inşasından bu yana, İstanbul ve Anadolu topraklarında saltanat süren tüm devletlerin “adalet”i, mülksüzlerin değil, büyük mülk sahiplerinin (bugün sermaye sınıfının) hizmetinde olmuştur. Ve bu “adalet” -her iktidar döneminde- tutuklamalar, işkenceler ve sansür yoluyla egemenler için potansiyel tehlike olan “düşünen, yazan, çizen, konuşan, yürüyen” sanatçılara baskı uygulamıştır. Ama bu topraklarda zulümle direniş başat ilerlemiş; düşünen, sorgulayan insanlar sözünü ettiğim baskılara rağmen “başka bir dünya mümkün” demeye devam etmişlerdir.

Diğer yandan hak ve özgürlükler alanında elde edilen kimi kazanımlar, dönem dönem yaşanan görece iyileştirmeler olarak görülebilir. Bu doğrudur, ancak bu ilerlemeler “devletin lütfu” değil, aksine toplumsal mücadelenin bir neticesidir. 

 

Sonsöz

Sonuç olarak Türkiye’deki düşünce ve ifade özgürlüğü mücadelesi, sol sosyalist aydınların, sanatçıların, siyasetçilerin ödediği bedellerle derinleşen, aşılması gereken ciddi engellerin olduğunu ortaya koyan bir süreçtir. Yazıda saydığım (ve saymakla bitiremeyeceğim) isimler, düşünceleri uğruna verdikleri mücadelelerle, Türkiye’nin yakın siyasi ve kültürel tarihine damga vurmuşlardır. 

“Düşünce Suçu” temalı dosya hazırlayan, benden bu konu ile ilgili yazı isteyen Önsöz Dergisi genel yayın yönetmeni Songül Yücel’in yakın zaman önce yine zorlama ve soyut suçlamalarla tutuklanması da konumuza dair güncel bir örnektir. Bu vesile ile Songül’e ve Songül gibi siyasi görüşleri nedeniyle zindanda olan sosyal demokrat, sosyalist ve Kürt yurtsever tutsakları selamlıyorum.

 

Kaynakça:

Özgüden, D. (2007). Sansür ve Direnişin 50 Yılı. İstanbul: İletişim Yayınları.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti. (2023). Türkiye’de Basın Özgürlüğü Raporu. İstanbul: TGC Yayınları.

Okay, A. (2018) Tene cezadan tine ezaya, Birgün Kitap, s.141, İstanbul.

Öztürk, Ş. (2004), Türkiye solunun hapishane tarihi I-II, Yar yayınları, İstanbul.
Av. Kanar, E. “Suç, ceza, hapis kavramları …”, İHD cezaevi komisyonu, özel sayı.

 

Adil Okay, Önsöz Dergisi 57. Sayı