Bir Olağan Şüphelinin Savunmasıdır

Önsöz Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Songül Yücel, 5 aydır Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutsak. 1 Mayıs 2025 operasyonlarıyla gözaltına alınan ve ardından sosyalist kimliği sebebiyle, somut bir fiil içermeyen soyut gerekçelerle tutuklanan Songül, kültür sanat alanında üretmekte ısrarcı aydınlardan biri olarak Türkiye zindanlarına yabancı biri değil. Bu, Songül’süz çıkardığımız ikinci sayımız. Umuyoruz ki bu tutsaklığı da diğerleri gibi kısa süreli olacak ve en yakın zamanda özgürlüğüne kavuşacaktır. 

Dosya konusu olarak belirlediğimiz “Düşünce Suçu” kapsamında, düşünmesi “suç” olan, her saldırı dalgasında ilk hedefte olan “Olağan Şüpheliler”den biri olan Songül’ün sanat ve yayın faaliyetleri ile yargılandığı bir davanın 3 Temmuz tarihinde görülen ilk duruşmasında yaptığı savunmasından bir kesit sunuyoruz. 

29 Nisan tarihinde, 1 Mayıs İşçi Bayramı gerekçe gösterilerek gözaltına alındım. Gözaltına alınan 400 kişinin içinden neye göre seçildiğimizi bilmediğimiz 19 kişi olarak 2 Mayıs günü tutuklandık. 66 gündür Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutukluyum.Tutukluluğuma gerekçe gösterilen iddialar sizin iddianameniz ile aynı içeriktedir. Aynı içerik için başka bir mahkeme 2023’te yurtdışı çıkış yasağı ile tutuksuz yargılanmama karar verilmişti. 

2018’den beri yaptığım kültürel ve sanatsal etkinlikler, yayın yönetmeni olduğum kültür sanat edebiyat dergisi, davetli gittiğim panel, söyleşi ve uluslararası toplantılar, kitabım için düzenlenen imza günleri, üyesi olduğum sanat derneği bir suç unsuru gibi bana soruluyor. Savcılık, beni sürekli bir şeylerin propagandasını yapmakla, birkaç ayrı terör örgütüne üye olmakla suçluyor ve  hakkımda soruşturmalar açıyor. 

Evim basılıyor, seyahat özgürlüğüm engelleniyor; tutuklanıyor, işimden, gücümden ediliyorum. Bahse konu kurumlar, etkinlikler ile ilgili hiçbir yasaklama, engelleme söz konusu değildir. Bir tek sayısı dahi toplatılmayan, hakkında herhangi bir soruşturma açılmış bir tek yazısı dahi olmayan 20 yıllık bir sanat dergisi nasıl olur da terör örgütü ile iltisaklı ilan edilir? Kültür sanatsal etkinliklerinden nasıl suç çıkarılır? Ya da işçi-emekçi kadınlar olarak bir araya gelişlerimiz, 25 Kasım günü şiddete karşı dayanışma için buluşmalarımız, 8 Mart günü kadınlar olarak alanda olmamız nasıl suç olarak gösterilir?

Benim gibi yazar, sanatçı, toplumsal olaylara duyarlı insanların daha kaç kez kapıları kırılarak evleri basılmaya devam edilecek? Sicil kaydı, arşiv kaydı diyerek daha kaç kez suç olmayan yaşamımla ilgili haksız yere gözaltına alınıp özgürlüğüm engellenecek, hapse atılacağım?

Her siyasal, toplumsal olay sonrası gece baskınları bir rutine dönüştü. Bir çağrı ile ulaşılabilecek yazar, gazeteci, siyasetçi olan insanların evlerinin neden basıldığını anlamak zor, hem de vakitli bir saatte zile basarak gelmek mümkünken. Ben otuz yılı aşkın zamandır aynı adreste annem ve babamla birlikte oturuyorum. Yaşları seksene merdiven dayamış insanlar bunlar ve o yaşta olan insanların, bilirsiniz ki kalp, tansiyon gibi birçok hayati rahatsızlığı var. Kafalarına silah dayanarak, kapılar kırılarak evlerine girilmesinin yaratacağı herhangi bir olumsuzluğun sorumluluğunu kim alacak? 

Bana yöneltilen suçlamalara karşı bir şeyler söylemek isterim. 

Bir yıl boyunca savcılık izniyle telefonum dinlenmiş. Size sundukları belgelerden anlaşılan bunların arkadaş, eş, dost, avukat, sanatçı arkadaşlarım, ailem ile yaptığım görüşmeler olduğudur. Söylenen yine “şüpheli” 30 farklı isimle yaptığım görüşmeler, içeriklerinden de anlaşılacağı gibi eş, dost, aile ve iş görüşmeleridir. 

Birlikte hapis yattığım, sonrasında da görüşçüsü olduğum dostlarımın görüşçülüğü bir suç unsuru olarak bana soruluyor. Şu anda Bakırköy cezaevinde Elif ile aynı koğuşta, aynı hücrede kalıyorum. Doğal olarak da onunla tanışıyorum, tanış oluyoruz. Ben tahliye olduğumda onunla görüşebilmek için arkadaş görüşçüsü olsam, bu da mı soruşturmaya konu olacak? Mahpusluk aynı havalandırmada volta atmak, birlikte bir avuç gökyüzüne bakmak ve hayaller kurmaktır özgürlüğe dair. Bundan öte bir şey değildir. Biz bu durumlarda tanış oluyoruz. Görüşe gelen ailelerimiz dost oluyorlar. Aynı dertleri, özlemleri yükleniyorlar. Bu tanışıklık ve dostluk yargılama konusu olmamalı. Vasilik ve arkadaşlık içeride hapis olan kişinin resmi sorumluluğuyla ilgilidir. Ailelerinin uzakta olması nedeniyle biraz olsun işlerini hızlandırmak ve kolaylaştırmak içindir.

Bir diğer suçlama matbaa ile yaptığım görüşmedir. Önsöz Dergisi’nin ve benim kitabım olan Hasat Zamanı’nın basıldığı bir matbaayla kurduğum iletişim, baskı süreci ile ilgilidir. Kim olduğumu anlatabilmek için yayın evinin adını söylemişim. Buradan benim yayıneviyle sorumlu düzeyde bir ilişkim olduğunu çıkarmak doğru değildir. 

Sosyal medya paylaşımlarım, başka haber kaynaklarının yaptığı, benim yazar olarak katıldığım etkinliklerin haberleridir. Kendimle ilgili olan bu türden haberleri paylaşmam suç olmasa gerek. Ayrıca sadece bu hesapların değil, benimle ilgili birçok haberi veren başka hesapların da paylaşımını yaptım. Sadece bazılarının dosyaya konulması kasıtlıdır. 

Tunus’ta gerçekleşen Dünya Kadın Konferansı’nda yaptığım konuşmanın bu dosyaya delil olarak konulması nedeniyle içeriğine dair birkaç söz söylemek istiyorum. “Bizler, kadınlar olarak, tarihten beş bin yıllık alacağımız vardır. Hakkımız olanı alacağız. Son bir savaşımız kaldı. Bu savaş için hep birlikte mücadelemizi yükseltelim.” dediğim üç dakikalık bu konuşma iddanameye delil olarak konulmuş. Evet, biz kadınlar tarihin ilk köleleriyiz ve bu kölelik farklı biçimler altında hala devam ediyor. Çağlar değişiyor ama biz kadınların erkeğe bağımlılığı ve ikinci konumu kendini yeni biçimler altında sürdürüyor. Bu eşitsizliğe karşı tarih boyunca mücadele veren kadınlar hep oldu. 

Ben kendimi benden önce yola çıkan, aşkları, umutları, gelecek düşleri için mücadele veren kadın kuşaklarının bir parçası hissediyorum. Onların yarım kalan düşlerini, yarım kalan umutlarını, özgürlüklerini gerçek kılabilmek için bugün kadın cinayetlerine karşı sokakta olan kadınlarla birlikte mücadele ediyorum. Savaşlarda öldürülen, tecavüze uğrayan kadınlar için, savaşa karşı mücadele veren kadınlarla birlikte yürüyorum. Ağır çalışma koşulları altında asgari bir yaşama mahkum edilen, ücretli kadın ellerinin hakkını alabilmesi için çıktığı grev çadırlarında birlikte halaya duruyoruz.

Kendimi bildim bileli, kadının ikinci konumu benim birinci sorunum oldu. “Kadındır, yapamaz” denilen her şeyi yapmayı kendime görev bildim. Ne kadar başarabildim bilemiyorum. Ama hiçbir erkek egemen anlayışın, hiçbir gerici toplumsal yaşam dayatmasının bende hayat bulmasına izin vermedim. 

Benden önce yaşamış kadın kuşaklarına dair yazılmış kitapları, yapılmış araştırmaları inceledim. Çekilmiş filmleri, belgeselleri izledim. Öğrendiklerimi kimi zaman bir tiyatro oyununa, kimi zaman bir makaleye, kimi zaman da bir öyküye dönüştürdüm. Yaptığım çalışmalarımdan dolayı panellere, söyleşilere davet edildim. Uluslararası kadın buluşmalarına katıldım. 

Tunus’taki kadın konferansında farklı dillerde yapılan konuşmaların da tek bir ortak yanı vardı: Kadının makus talihini nasıl değiştireceğiz? Kadın cinayetlerini nasıl durduracağız? Bizi ezen, baskı altına alan tüm gerici yasalara karşı nasıl mücadele edeceğiz? Savaşları nasıl durduracak, hepimizin ortak evi olan doğamızı nasıl kurtaracağız? Beş kıtadan gelen 400 kadınıyla birlikte günlerce konuştuk, söyleştik. Hepimizin ortak dili olan sanatın diliyle kaynaştık, dans ettik, şarkılar söyledik. 

Bizi Tunus’ta, Nepal’de bir araya getiren şey özgürlük özlemimizdir. Derdimiz kadınların kendi özgürlüklerini kendilerinin yaratma isteğidir. Derdimiz bundan başka bir şey değildir. 

Sonuç olarak, tüm bu suçlamaların hiçbirinin anayasa çerçevesinde bir suç olmadığını biliyorum. Ben emekten yana üretmeye, yazmaya, konuşmaya, etkinliklere katılmaya devam edeceğim.

Önsöz Dergisi 57. Sayı