Hakan Tosun ve katledilen tüm gazetecilerin anısına saygıyla…
10 Ekim sabahı İstanbul’un sıradan bir sokağı, bir anda sessizliğin ağırlaştığı bir mekâna dönüştü. Annesinin evine ulaşmak için yürüyen Hakan Tosun, her zaman geçtiği yolların güvenine inanıyordu; çünkü o yollar aynı zamanda haber peşinde koştuğu, insanların hikâyelerini topladığı, kameranın gözünden defalarca kaydettiği sokaklardı. Ama o gece, şehir ona kendi karanlık yüzünü gösterdi.
Hakan’ın kaybı, yalnızca bir ölümün daha istatistiğine iliştirilebilecek bir vakıa değildi. O, yarım kalmış bir söz gibi aramızdan çekildi; söylenmesi gereken bir cümlenin ortasında, toplumun en kırılgan yerine temas eden bir çalışmanın tam ortasında. Onu tanıyanların zihninde, eksikliğini tarif etmek için kelimeler yetmiyor: Çünkü Hakan, üzerinde çalıştığı her dosyaya, her çevre mücadelesine, her mahalle hikâyesine kendi nefesini katardı. Bir habercinin değil, bir insanın eksilişidir bu.
Türkiye’de gazetecilerin, çevre savunucularının ve hak arayıcılarının güven içinde yaşamadığı gerçeği uzun zamandır bilinen bir gerçeklikti. Ama bazı ölümler, bu bilginin acısını yeniden ve daha derinden hissettirir. Hakan’ın öldürülüşü, hepimizin bildiği ama belki de kabullenmeye direndiği bir hakikati yüzümüze çarptı: Bu ülkede hakikati kayda almak, çoğu zaman tehlikeyi de beraberinde kayda almaktır.
Ve şimdi, onun ardından kalan boşluk… Bir kameranın objektifinden bakmayı öğrenmiş birinin ardından, şehir biraz daha sessiz; sokaklar biraz daha güvensiz; hakikat ise biraz daha sahipsiz görünüyor. Ama yine de Hakan’ın bıraktığı o yarım cümle, belki de bu yazının sebebi: Çünkü bazı insanlar, öldükten sonra bile tamamlanmayı bekleyen bir sözdür.
Hakan Masa Başında Değil Sahadaydı
Hakan’ın gazeteciliği, kentin en görünmeyen yerlerinde başlayan bir gazetecilikti. O, haberi yalnızca anlatmazdı; haberi önce yaşar, sonra kayda alırdı. Bir derenin kıyısına çömelip saatlerce suyun akışını izlediği de olurdu; bir moloz yığınının altında kaybolan bir mahallenin sessizliğine tanıklık ettiği de. Kamera, onun için hakikatin nabzını tuttuğu bir uzuv gibiydi. Her çekim, hem kişisel bir tanıklık hem de toplumsal bir sorumluluk taşırdı.
Türkiye’de gazeteciliğin giderek daralan bir alana sıkıştırıldığı, hakikati arayanların kriminalize edildiği bir dönemde Hakan, tam tersine, sahayı genişletmeyi seçti. Otoritenin unutturmayı tercih ettiği yerlere gitti; belediyelerin, şirketlerin ya da devletin raporlarında hiç yer almayan boşlukları doldurdu. Yıkımın izini sürdü, çevre tahribatının ardındaki politik tercihleri görünür kıldı, işçilerin, göçmenlerin, emekçi mahallelerinin hikâyelerini kamuoyunun gözünün önüne taşıdı. Bu, gazetecilikten çok daha fazlasıydı: Hakan, kamerayı bir hak savunucusu gibi kullanıyordu.
Kentin ritmini dinlemeyi bilirdi. Bir kanalizasyon hattındaki çöküşün yalnızca teknik bir mesele olmadığını; bir dere yatağının doldurulmasının yalnızca mühendislik değil, aynı zamanda sınıfsal ve politik bir karar olduğunu görür ve gösterirdi. Çünkü Hakan, kent politikalarının her zaman birilerinin yaşamına değdiğini, her “kentsel dönüşüm” hikâyesinin aslında bir yerinden koparılmış insanları anlattığını çok iyi bilirdi.
Sessiz, sakin bir dili vardı; ama o dilin içinde sürekli bir direnç akardı. Bir belgesel çekiminde saatlerce konuşmadan beklediği olurdu. O sessizlik, gördüğü haksızlığa karşı duyduğu öfkenin biçimiydi. Ne bağırırdı ne slogan atardı; onun sloganı kameraydı. Bir düğmeye basışı, çoğu zaman bir mitingde atılan en yüksek slogandan daha etkiliydi.
Başka bir gazeteci bir görüntüyü “haber değeri” üzerinden tartarken, Hakan, görüntünün insanların hayatına nasıl dokunduğunu düşünürdü. Bir mahalledeki yıkımı kayda alırken şunu bilirdi: “Bu enkaz kendiliğinden oluşmadı; bir kararla, bir imzayla, bir yönetmelikle mümkün kılındı.”
Belki de bu yüzden, onun gazeteciliği bazılarını rahatsız ederdi. Çünkü Hakan’ın gösterdikleri, kentin üzerini örten sis perdesini aralıyor; ekonomik, çevresel ve siyasal çıkar ilişkilerinin nasıl işlediğini ifşa ediyordu. Bir habercinin tarafsızlığı değil; hakikate sadakati vardı onda. Ve bu sadakat, onu hem görünür kılıyor hem de hedef haline getiriyordu.
Hakan’ın gidişi, yalnızca bir gazetecinin eksilmesi değil. O, kamerasını bir ölçü cihazı gibi kullanan; adaletsizliği büyütmeden, ama görmezden de gelmeden kayda alan bir tanıktı. Şimdi o kamera yere düştü; fakat onun baktığı yerler, gösterdiği kırılmalar, işaret ettiği politik gerçekler hâlâ orada duruyor. Hakan’ın gazeteciliği, sessiz bir direnişin görüntülerde saklı hâlidir. Ve o direniş, onun ardından da konuşmaya devam ediyor.
Bir Kenti Savunmak
Hakan Tosun için kent, sadece yaşadığı bir yer değil; sürekli savunulması gereken bir canlı varlıktı. O, İstanbul’un sokaklarında gezerken bir muhabir gibi değil, kentin nabzını tutan biri gibi davranırdı. Bir derenin zehirli atıklarla kararması, bir yeşil alanın sessizce imara açılması, bir mahallenin ranta kurban edilmesi… Bunların her biri, onun için bir haberden çok daha fazlasıydı: Birer yara, birer müdahale çağrısı, birer tanıklık yükü.
Hakan’ın aktivizmi, “tarafsızlık” adı altında eşitsizliklerin üzerini örten gazetecilik anlayışına karşı bir itirazdı. O, hakikatin kendisinin zaten politik olduğunu bilir; bu yüzden gördüğünü saklamaz, saklananı görünür kılmak için ısrar ederdi. Bir çevre talanını belgeliyorsa, sadece olup biteni kaydetmez; o talanın ardındaki çıkar ilişkilerini, ihmalleri, göz göre göre büyüyen tahribatı da hikâyeye dahil ederdi. Çünkü onun pratiğinde habercilik, toplumdan yana olmayı da zorunlu kılardı.
Mahallelerde yapılan toplantılarda, su hakkı mücadelesinde, maden sahasından yükselen tozun altında, işçilerin direniş çadırlarında… Hakan hep oradaydı. Kamerası, sadece kayıt yapan bir makine değil; bir söz verme biçimi, bir dayanışma alanıydı. Ne gösteriyorsa onun yanında durur, neyin üstü örtülüyorsa onu açığa çıkarırdı.
Ama onu asıl özel kılan, gazetecilikle aktivizmi birbirinden ayırmamasıydı. Bu iki hattı çatışma olarak değil, birbirini tamamlayan iki nefes gibi görürdü. Bir haberi takip ederken, o haberi mümkün kılan toplumsal mücadeleyi de büyütmeye çalışır; bir çevre eylemini çekerken, kamerasının insanların elinden alınmaya çalışılan yaşam hakkını nasıl güçlendirdiğini bilirdi.
Bu yüzden Hakan’ın kaybı yalnızca gazetecilik alanında bir boşluk yaratmadı; aynı zamanda bu kentin, bu ülkede hak arayan herkesin omzundan bir destek elinin çekilmesi gibi hissedildi. Çünkü o, hakikatin kaydını tutarken bir şey daha yapardı: Geleceğe kalması gereken bir adalet duygusunu canlı tutardı.
Basına ve Aktivizme Yönelik Derinleşen Tehlike
Hakan Tosun’un öldürülüşü, tek başına kişisel bir trajedi değildir; Türkiye’de hakikati kayıt altına alan herkesin üzerinde dolaşan görünmez ama çok gerçek bir tehdidin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bu memlekette gazetecilik, özellikle de yerelde adaletsizliği, hukuksuzluğu, çevresel talanı belgeleyen gazetecilik, çoğu zaman yalnızca bir meslek değil; canıyla ödenebilen bir ısrar biçimidir.
Hakan’a yönelik saldırının sıradan bir şiddet olayı olarak sunulmaya çalışılması, gerçeğin üzerini ince bir örtüyle kapatmaktan öteye geçmez. Çünkü o, tesadüfi bir zamanda, rastgele bir sokakta, “yanlış bir anda orada bulunduğu için” öldürülmedi. Yıllardır kentsel yağmanın, çevre tahribatının, işçi sömürüsünün, mahalle baskısının ve yerel iktidar ağlarının karanlık yüzünü belgeleyen biri olarak, kamerasını nereye çevirdiyse orada bir rahatsızlık yaratıyordu.
Bugün Türkiye’de gazeteciler ve çevre savunucuları için tehdit yalnızca sansürden, yasaklardan veya yargı baskısından ibaret değil; doğrudan fiziksel şiddetle beslenen bir iklim var. Bu iklim, hakikati açığa çıkaranları “sessizleştirilmesi gereken” figürlere dönüştürüyor. Sokakta dövülerek öldürülen bir gazeteci, bu iklimin sonuçlarından biridir; bir istisna değil, giderek normalleştirilen bir uyarıdır.
Hakan’ın ölümünün ardından hâlâ cevaplanmayan sorular, hem ailesi hem meslektaşları hem de toplum için ağır bir gölge yaratıyor. Delillerin nasıl toplandığı, soruşturmanın ne kadar şeffaf yürütüldüğü, olayın ardındaki olası bağlantıların araştırılıp araştırılmadığı… Tüm bu belirsizlikler, Türkiye’de adaletin ne kadar kırılgan olduğunu tekrar hatırlatıyor.
Ve elbette mesele yalnızca Hakan’ın nasıl öldürüldüğü değil; neden böyle bir ülkede yaşamak zorunda olduğumuzdur. Gazetecilik, çevre savunuculuğu, toplumsal hakikat… Hepsi aynı sorunun çevresinde dönüyor. Gerçeğin kendisi, artık giderek daha fazla hedef hâline geliyor.
Gerçek Hala Kayıtta
Hakan Tosun aramızdan alındığında, yalnızca bir gazeteciyi değil; bir mahallenin direncini, bir kentin hafızasını, bir çevre mücadelesinin kaydını da kaybettik. Ama kamera yere düştüğünde bile bakışı kaybolmadı. Çünkü Hakan’ın yürüdüğü sokaklar hâlâ aynı soruyu fısıldıyor: Bir hakikatin yarım bırakılması, onu unutturur mu? Bu soru, bugün onun dostlarının omzuna sessiz bir sorumluluk gibi konuyor. Hakan’ın kaydettiği her görüntü, çektiği her belgesel taslağı, çevre mücadelesi için yaptığı her çağrı, şimdi yeniden anlam kazanıyor; çünkü o kayıtların içinde yalnızca bir gazetecinin emeği değil, bir toplumun adalet talebi var.
Hakan’ın ardından kalan boşluk, yasın ağırlığını taşıdığı kadar bir çağrının sesini de taşıyor: Mücadeleyi sürdürme, gerçeği saklandığı yerden çıkarma, hakikati yeniden kadraja alma çağrısı… Ve belki de en çok bu yüzden, Hakan’ın gidişi tamamlanmış bir hikâyenin sonu değil; bizlere bırakılmış bir devam cümlesidir. Onun yarım kalan sözünün ucu, hâlâ havada asılı duruyor ve tam da tutulup tamamlanmayı bekleyen bir söz gibi.
Erdoğan Alayumat, Önsöz Dergisi 58. Sayı

