Gezi’den Bugüne Yazılı Bir Mektupla 

Sevgili Hakan,

Biliyor musun fotoğraf makinesiyle yanıma geldiğin, isyana gebe o bahar gününü hiç unutmadım. Şu günlerde her yerde gördüğüm “Hakan Tosun’a ne oldu?” sorusunun eşliğindeki bakışların beni on iki yıl önceki Hakan’ın gözlerine götürdü. 

Doğanın sesini kendi ışığına düğümleyen gözlerin ruhundaki fırtınayı, fotoğraf makinen ise olaya hangi gözle baktığının resmini yansıtmaktaydı. O günlerde Gezi Parkı’nın doğası olarak diken üstünde yaşıyorduk. Yanı başımızda toprağı deşerek sıyıran koca makinelerin gürültüsü ve dibimize yaklaşan tehlikeyle kedi-köpek, börtü böcek hep birlikte nöbetteydik. Koşup gelmiştin. Hoş geldin, iyi ki geldin Sevgili Hakan, toprağın, karıncanın, ağacın suyu yüzü hürmetine başımız üstündesin. O gün bu gündür seninle sadece yan yana değil can cana olmayı sağlamanın gururuyla yaşadık.

Gezi Parkı’nda biz ağaçlara yönelik tehlikeyi sezen, doğasına kentine sahip çıkan insanlar geceyi çadırlarda geçirip sabah kahvaltısı için az ötede oturarak halka oluşturmuşlardı. Senin yanında, üzerinde lise forması olan genç bir delikanlı vardı. Ona dönerek “bakar mısın Çınar şuna, ne kadar doğru ve o kadar çarpıcı sözler” diyerek, benimle yakınımdaki genç fidan arasına çekilmiş pankartı gösterdin: “Kapitalizm Gölgesini Satamadığı Ağacı Keser – Karl Marx”. Ben bu gence “Çınar” deyişine takılı kalmıştım. İnsanların varlığımdan esinlenip çocuklarına ad koyması tahmin edersin ki çok hoşuma gitti. Kökümden yaprak uçlarıma kadar halaya durur gibi gururla şöyle bir ırgalandım. 

Sonra sen pankartın çevresinde peş peşe deklanşöre basarak fotoğraf çektin. Yetmedi, pankartın yanında zafer işareti yaparak poz veren Çınar’ı da bir güzel memnun ettin.  

Sevgili Hakan, o geceyi tedirgin geçirmiştik çünkü hava soğuktu ve çadırların üstü çiyle kaplanmıştı. Güneş yükseldikçe ortalık daha çok ısınıyordu. Gezi’nin bekçileri simit, peynir ve domatesten oluşan kahvaltılarını bitirmiş; parktan gelip geçenlerin bir an durup ilgiyle baktığı ve yer yer eşlik ettiği “kırılsa da kanadımız asiye çıksa adımız/duyan duysun bilen bilsin gülüm/böyledir bizim sevdamız” türküsünü seslendirmekteydi. Sen kâh ayağa kalkıp çekim yaparak kâh oturup not alarak kendini henüz durgun su gibi yol alan direnişin havasına fazlasıyla kaptırmıştın. Bense baştan aşağı ışıl ışıldım. İnsanların, kendileri ve genel olarak yaşam için ne kadar değerli olduğumu bilmeleri, biz canlı nebatları inanılmaz gönendirmiş hatta en koyusundan göğertmişti de. 

Nasıl öyle olmasın ki Sevgili Hakan! Hayat biraz da senden benden, şuracıkta kıvrılıp yatan kediden köpekten, karıncadan, solucandan tepemizde yuva yapıp çoğalan kuşlardan, daldan dala cambazlıklarıyla hepimizi gülümseten sincaplardan kurulu değil mi? Zaten senin gözünden pek bir şey kaçmıyordu. Anlamak buna derim. Bak o kuş yuvasını nasıl da fark edip zumladın ve ben seni tebrik ettim. Diyordun ki her şey birbirine bağlı sevgili ağaç, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindir. Yaşam bir zincirin halkalarından ibaret. Artık elimizde kalanı ya da olanı korumak için adeta yapışmalıyız ona. Bir yandan bulduğun ayrıntıları çekiyor, bir yandan konuşuyordun. Sen fark etmiyordun ama Çınar gözlerini dört açmış, ağzından çıkanları yeni bir şey keşfetmiş gibi hayretler içinde dinliyordu. Biliyorum, bu çocuk ve onun çevresi gelecekte senin en yakın tanığın olacak. Zaten değil mi ki kuşaklar böyle bağlar kurduğunda birbirini daha iyi anlayabilir.  

O gün okulu kırmış olan genç arkadaşın Çınar, sana bir yerde şöyle bir şey söyledi: “Hakan Abi biliyor musun ağaçlarla biz insanlar kuzenmişiz. Dünyanın ve canlıların varoluşu ile ilgili birçok iyi belgesel izledim orada bunu çok güzel anlatmıştı.” Bu sözler üzerine sen ayrı bir keyiflendin, sırtını yasladığın gövdemden başını yukarı kaldırarak “merhaba, hoş bulduk kuzen” diye gülümseyerek ses verdin. Adı konulmuş kardeşliğimiz şimdi daha bir anlam kazanmıştı Sevgili Hakan. 

Bu sefer Çınar sana bir şeyi işaret etmeye çalışıyor. Az ötedeki ağacın gövdesine yapıştırılmış küçücük turuncu postişi gösteriyordu: “Güneş Gezi’den doğacak.” Bu iddialı sözü bir dokunuşta belgeledin ve Çınar’a “hadi bir not da sen bırak ki direniş çiçeklensin” deyiverdin. Çınar böyle bir şey beklemiyordu ki, “bilmem, olur mu ki” diye söylenerek şaşkınlığını dışa vurdu. Kalemi sen uzattın arkadaşına. O da sırtındaki çantayı açıp defterinden küçük bir parça yırttı ve kağıtla kalemin birbirine dokunduğu noktada düşünerek şunu yazdı: Yaşamak İçin AVM Değil Ağaçtan Yanayız… 

Acaba bir şey yazabilecek mi diye beklediğimiz Çınar bombayı böylece patlatmıştı. Sen onu tebrik ederken ben de özellikle çok mutlu olmuştum. Öğlen de ortalık kalabalıklaştı, halk korosu iş başında. Şarkılar, türküler coşa geldi; Dışarda deli dalgalar gelip duvarları yalar/ Seni bu sesler oyalar aldırma gönül aldırma… Birinin bittiği yerde öteki hemen başlıyor… Bağlama susarsa akordeon, o durursa gitar resitali başlıyor. Elle tutulan tempo birlikte iş tutmaya hazırlanan insan halini çağrıştırıyor. Yine biri büyük ve boş bir pet şişeyi davul gibi kullanarak parçalara ayrı bir hareketlilik katıyor. Bir kaynaşma, bir bütünleşme ve mayaya duran bir direniş. Hepsini senin objektifinden gözler, izler oluyorum.

Gezi’de ne güzellikler yaşandı ve devamında ne fırtınalar koptu. Gözüm hep seni arar, sen de ne eder eder soluğu benim yanımda alırdın. Çınar da yaman çıktı. Yanında getirdiği kızlı erkekli okul arkadaşlarına önce “Kapitalizm Gölgesini Satamadığı Ağacı Keser – Karl Marx” pankartını gösterip onlara birtakım açıklamalar yapıyor ve birlikte fotoğraf çektiriyorlar, arada onlara “Hakan abi şöyle dedi, böyle dedi” şeklinde başlayan açıklamalara girişiyordu. İşte bu gençler senin o günkü yarının Sevgili Hakan… Dün yanında olanlar bugün o zamanların tanığı niteliğinde…

Dedim ya güzellikler yaşadık, karşılıklı etkileşim ve paylaşımda bulunduk. Koşturdun, yoruldun, nefes aralarında yorgunluğunu gövdeme yaslanarak giderdin ama takvim yaprağına haziranı bir başka biçimde yazdık. Dediğim gibi, deli bir fırtına esti ve savurdu bizleri. Doğru, kentin havası, soluğu biz ağaçlar, bitkilerdi. Ormanı, havayı, suyu ticarete çevirenlerin hesabı bizi karşısına almak üzerineydi. Hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın Gezi’deki varlığı, yeşilin ve doğal çevrenin önemini fotoğraflarınla öyle güzel ve etkili olarak anlatıyordun ki kuzenim olarak sen ve senin gibilerle gurur duymayı o arada daha iyi öğrendim. “Hakan nerededir?” diye bir sorup bakıyorum, Bergama’dan, Cerattepe’den, Yırca’dan ses veriyor. Bir bakıyorum ki Hakan, Fırtına Vadisi’nin suyunu dert edinenlerin yanı başında. Sonra Hakan, İkizdere, Akbelen, Kaz Dağı yollarında. Dört bir yandan yükselen sesler, görüntüler önce Hakan’ın objektifinden, kamerasından duyulup görülüyor. Hakan’ın gözleriyle bakıyorum olaya; Ergene Nehri zehirli bir çamur. Akbelen’de İkizdere’de elleriyle toprağa yapışan, kollarıyla ağaçları saran direnişçi kadınların sesini soluğunu sen yetiştiriyorsun buralara Sevgili Hakan. Eğer direniş bir eserse, senin eserin direnişin dili, gözü, kulağı olmasında vücut buluyor.  

Bir fırtına değil Gezi’den sonra, ne fırtınalar süpürdü geçti. Bir gövde, bir dal parçası, tohumu koynuna almış zehirsiz bir topraktık. Keçilerin zıpladığı yalçın kayalardık, Marmara’yı yaşatan Kuzey Ormanları’ydık, Kaz Dağı’nın temiz havasıydık… Direne direne öğrendik, bildik… Şafakları zalim bir renge boyayan paragözlerin savaş araçlarının rüzgarıyla yaralar aldık. Umudumuzun solduğu anlar oldu. Düştük kalktık, yine düştük kalktık. Senin gören gözlerinin karşılığı olan kayda aldıkların bize bunu hep söyler ve öğretir.    

Sevgili Hakan, bu yurdun insanı hiçbir dönem, kendisini kuşatan doğanın geleceğinden kaygı duyduğu kadarını bugün duymamıştır. İnsana, ağaca, ormana, suya, toprağa, tahammül edemeyenler sesimiz soluğumuz olan sana ve seninle aynı yolda yürüyenlere de aynı tahammülsüzlüğü gösterdiler. Kameranı, fotoğraf makineni sensiz bırakanlar, gerçeklerin de sesini boğacaklarını sanıyorlar ama bu büyük bir yanılgı. İnsanların dillerinde, ellerindeki pankartlarda senin resmini, seni aradıklarını, senin sesin olmaya çalıştıklarını gördükçe dayanma gücümüz çoğalıyor.  

Bak şimdi aklıma geldi Sevgili Hakan. Birkaç arkadaşınla gövdeme yaslanarak “bu memleket bizim” diye biten bir şiir okumuştun. O zaman anlamıştım ki insanların “memleket” dedikleri yer havası, bitkisi, suyu ve toprağı üzerinde doydukları bir yurttu. Şimdi de yeni öğrendiğim ve bana seni çağrıştıran Hayrettin Geçkin’in “Kaz Dağları Savunması” şiirinden bir parçayı özellikle de sana ithaf ederek seslendiriyorum:

“kuşlar çağırdı gittim
bir ağaç gözyaşlarının öyküsünü anlattı/dinledim
karıncalar gökyüzünü seyret dedi
kendine bir durak bulup/kıramazdım

güneşi bölüştük sincaplarla/bulutlarla sarıldık
aynı tastan su içtik ceylanlarla
kaplumbağalarla ne uzun yürüdük

arıların şarkılarını ezberledim bir çekişte
börtü böceğin kederini yastık yaptım o uzun yaz
gecelerinde
yağmalanma korkusu geçiren kıyıların rüyasından
fırladım
kan içinde kaldı yüzüm gözüm 

(…) 

taştan topraktan dil öğrendim
ateşle yıkadım yüreğimi/örsle çekiçledim
tanığıyım dedim doğanın
tanığı kendimin

iki büklüm olup
girdim yükün altına
korkumun üstünde taşıdım cesedimi”

Bu şiirin sözcükleri arasında sen ve senin ışığın var Sevgili Hakan. Aynı göğün altında yine birlikteyiz, aynı toprakta yine birlikte can bulacağız.

 

 

Hatice Eroğlu Akdoğan
Önsöz Dergisi 58. Sayı