Hakan Tosun’un anısına…
Hem aktivist hem gazeteci… Olur mu?
Peki hem aktivist hem işçi olur mu? Aktivist ve kamu emekçisi? Aktivist ve yazar?
Kimdir bu ‘aktivist’ olmaya hakkı olan insanlar?
Sistem “Hayır,” diyor, “hem gazeteci hem aktivist olmaz. İşçi de eyleme gidemez, o işçi kalacak. Hem okulda öğretmenlik yapıp hem meydanlarda hak aranmaz. Sanatçı da sınırlarını bilecek, ne de olsa sanat sanat içindir!”
Ama işçiler, emekçiler, geçinmek için çalışmak zorunda çalışan milyonlar sistemin çizdiği senaryoda kendilerine yazılan ‘rollere’ razı değil, ne Türkiye’de ne de dünyada.
Oysa iş gazeteciliğe gelince orada sisteme ek bir dayatma daha var: Gazeteciye roller biçen sivil toplumda ve tekelleşmiş medya ortamında sınırları kalın kalemlerle çizilmiş ‘gazetecilik kanunları’…
İşte sokak ortasında dövülerek öldürülen gazeteci ve ekoloji aktivisti Hakan Tosun bu kanunlara meydan okumuş, bu sınırlara hiç sığmamıştı. Hak arayanın yanında, hak arayana taraf, hak arayandan taraf olduğunu gizlemeden… Hani halk arasında derler ya, “Allah’ına kadar” taraftı Hakan, ve kimseden bunun için dileyecek özrü yoktu. Kalemini, kamerasını hiçbir çıkar grubuna, tekelere satmadı. “Ben de bir yandaş haber yapayım, şöyle etliye sütlüye dokunmayan bir duyar kasan video çekeyim, bir güç odağına, bir zengine, bir patrona, bir tekele yaranayım, ne var yani ekmek parası” demedi. “Simit sat, onurlu yaşa” diyen insanlara örnek bir “onurlu yaşamaktı” onunkisi.
Yani öyle ünlü, zengin, bol paralı, kelli felli bir gazeteci olamadı gitti değil, olurdu, istese âlâsını olurdu. Hakan’ınkisi bir tercihti. Ezilenlerden yana olma tercihi. Bedelini yaşarken ne kadar ödediyse… Gerisini söylemeye varmıyor dilim.
Yalnız gazeteciliği çizilen sınırları dışında yaptığı için kimse de onu ‘daha az gazeteci’ bellemesin. Çünkü Hakan hem aktivist hem gazeteci olunabileceğini çok iyi gösterdi. Bir çıta, bir çizgi bıraktı ardında, artık hepimizin örnek alabileceği…
Hakan’ı bir video-aktivist olarak tanıdım, kendim de video-aktivist olarak çekim yaptığım mücadele alanlarında. Seyr-i Sokak video eylem kolektifi ile birlikte çekim yaptığım zamanlar boyunca, video-eylem ruhunda buluştuğumuz, kesiştiğimiz, ortak tartışma platformlarında bulunduğumuz, hak arama meydanlarında temas ettiğimiz isimlerden biriydi Hakan.
Video-aktivist gelenekten gelen kaç kişiyiz ki şu ülkede? Tanırız o yüzden birbirimizi, ‘el’ değiliz birbirimize. Hakan’la birbirinden alakasız o kadar çok şehirde, hak arama meydanında, kırda, bayırda bir orman direnişinde karşılaştık ki…
“Aaa abi, sen de mi burdasın ya?”
“Vay, Hakan selam, sen hiç kaçırır mısın burayı!”
“Ya sen ne zamandır eylemdeydin, şimdi fark ettim…”
İşte böyleydi genelde onu bir yerde çekim yaparken gördüğümdeki ilk cümlelerim az çok.
Demem o ki el değildi Hakan, o hep orada gördüğüme sevindiğim tanıdık dost bir yüzdü.
El değildi mücadelesinde yanında durduğu on binlerce insana…
Hele uzun süre devam eden eylemlerse, direniş nöbeti, çadır eylemi, ne bileyim, mesela en yakını deprem bölgesi, mesela Akbelen’de iki ağacın ortasında akşamüstleri, mesela Tozkoporan’da evsizlerin ateş başı, mesela Kaz Dağları’nda sabahın altısı… Binmişiz otobüse, sabah büyük buluşma var, maden şirketine karşı… İnmişiz, havada güneşin ilk ışıklarının getirdiği buğu Halilağa’nın bilmem kaç yüz metre rakımının sislerine karışmış… Ve buz, elimiz ayağımız, kendimizi köydeki kahvenin içine atmışız. Sobanın başında: Hakan! O hep ordadır zaten, bizden önce varmış, habitatın, köy ahalisinin, direnişin çoktan parçası olmuştur. Hakan herkesin kibar misafiridir o direnişlerde, köydeki ihtiyar teyzeyle çoktan dertleşmiş, oradaki bilimum kediyi köpeği kucağına almıştır bile, böyle misafir sevilmez mi… Kibar arkadaşım benim, centilmen kameraman, illa ben çekeyim diye atlamazdı kimsenin önüne, çünkü herkes gibi iki saat çekip gidecek değildir o, onun günleri geceleri vardır çekmek için, video çekmek için, dert çekmek için, vakti vardır Hakan’ın esaslı iş yapmak için.
Hani günlerce ordaysak, saatlerimiz aynı şeyi çekerken geçmiştir, sonra günlerimiz… Bizim ortak hafızamız, gönül bağımız, vefamız olan günlerimiz. Birlikte açlık çektiğimiz, bir kuru simidi bölüp de paylaştığımız günlerimiz. Sahi, neydi o günlerimiz…
Sessiz, kimsenin tavuğuna kış demeden çekimini yapan, gazla TOMA’yla saldırı olduğunda da kaçmadan çatır çatır çekim yapan kaç kişi kaldı be Hakan? Sen gidince sahi, kaç kişi kaldı?
Gazeteciler, video-aktivizmi küçümsediler, doğruya doğru! “Gazetecilik suç değildir” diyen çoktur mesela, ama “video-aktivizm suç değildir, kamusal olayları çekmek için basın kartı gerekmez, bu bir haktır” diyen kaç kişi var sahi? Diyeyim, az kişi, çok az kişi… Hakan da gidince çok azaldık biz şimdi, çok incindik, çok fena oldu içimiz… Örselenmişliğimizin bir nişanesi gibi cenazesinde iğneyle omzumuza taktığımız o küçük fotoğrafını koydum kitaplığa şimdi…
Ali İsmail gibi sokak ortasında
Hasan Ferit gibi kim bilir hangi çetenin vicdansız tekmesiyle
düştün de sen şimdi seni bulup da kaldıramadığımız o yerlere
bir Ahmet Kaya şarkısındaki gibi neden her seferinde
bize düşen ‘olmasaydı sonumuz böyle’…
Gördün mü bak binler yürüdü cenazende ‘Hakan Tosun onurumuzdur’ diye
Tünelin oralarda karşılaştıydık ya, abi sen İzmir’de değil miydin?
Yok, ‘kafa dinlemeye gelmişsin’di birkaç günlüğüne
E iyi madem oturalım bir gün, bir çay içelim
Mutlaka ayarlarız, sonra zaten gideceksindi yine devam eden direnişi çekmeye
Olmadı be Hakan, çayı içemedik
Lakin sen yine de gittin direnişi çekmeye
Her zamanki gibi bizden önce gittin hepimizin gideceği o yere
Şimdi sen çoktan orada sobanın başına geçmişsindir
Çoktan ordakilerle hemhal olmuş, bir tur dertleşmişsindir
Elim ayağım buz kesmiş, bir gün varırsam yanına
Gene ısınırız senin çoktan ateşini yaktığın o sobanın başında
Eylül Deniz Yaşar, Önsöz Dergisi 58. Sayı

