İçimde Bir Sızıyla Tanıdım Seni

Bir kere bile görmeden
Dokunabilmek birbirimizin hayatına.
Bir kere bile anlatmadan
Anlayabilmek birbirimizin hayatını.
Bir kere bile,
Bir kere bile konuşmadan, anlaşabilmek birbirimizle.
Tanışmadan, içten, en içten duygularla yoldaş olabilmek birbirimizle.
Duyguların ve birbirimizin duygudaşlığına
Yolumuza ve yoldaşlığımıza…

Kameranın merceğinden bize açtığın hakikatlere, hakikatların bizde bıraktığı izlere ve çizdiği yollara… Şafak vaktinde esen hafif ve serin rüzgârla, tan’yelinde, kameranın merceğinden seninle hiç tan’ışmadan tan’ışmayı öğrendim Hakan. İçimde bir sızıyla seninle gazeteciler gününde tanışmış oldum. Önceden de ismini duymuştum lakin katledilmenden birkaç gün sonra gazeteciler günü olması… Bazen çoğu şeyi görürsün lâkin fark etmeden geçer gidersin önünden, farkında olmazsın hiçbir şeyin, gördüğünü ve duyduğunu sanırsın lâkin çoktan hiçbirini yapmadan öylece geçip gitmişsindir oradan. Yürümenin de bir adabı olmalı belki de, boşuna yürümenin felsefesi diye kitaplar yazılmamış, sözler söylenmemiş!.. Lakin sen öyle miydin Hakan?.. Geçtiğin, yürüdüğün, hayatına dokunan her şeyin farkındaydın, hep onlara dokunmaya, onlarla il’etişim kurmaya çalıştın. Her şeyi il’mek il’mek ördün; merceğinden baktın, gördün, yazdın, oradaki insanlarla iletişim kurdun… Aristoteles’in deyimiyle gerçek zonepolitikon bu olmalı belki de, kimbilir…

Bildiğim tek gerçek budur: Onlarca yıldır onlarca gazeteci katledildi bu coğrafyanın her karış toprağında. Biz de, ve zorunlu olarak bizler de, hiçbirini unutturmamak için unutmuyoruz, unutmamak için eyliyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz. Çünkü biliyoruz ve inanıyoruz theoria ve praxis’in içkinliğine. Her birinizin ismini, hayatını ve de hayatlarımıza dokunan merceklerinizi aklımıza mıh gibi kazıyoruz zira gerçek hâlâ kayıtta…

Ne kadar seni katlettikten sonra kamera görüntülerini çalsalar, silseler bile…Gerçek hâlâ kayıtta! Peki ya gerçek nedir? Nedir bu kayıtta olan ve silinenler? Ve de neden silindiler? 

Marx’ın penceresinden baktığımızda, gerçeklik tektir ve maddidir. Farklı gerçeklikleri adlandırmak doğru olur mu, sanmıyorum, zira Matrix’te yaşamıyoruz (!). Solipsizmden, idealizmden bahsedilebilir belki lâkin bunları da maddi pratikten kopmuş bir zihin hastalığı olarak nitelendirilebiliriz ve ondan kurtulmanın tek yolu, insanı yeniden toplumsal pratiğin ve üretim sürecinin öznesi haline getirmek olduğunu söyleyebiliriz. İletişim ise, bu ortak pratiğin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Prusya coğrafyasından biraz daha doğuya gidersek eğer Sovyetlerden Kollontay’a, Kollontay’ın merceğinden gerçekliğe bakabiliriz… Kollontay, Marx gibi, tek ve maddi bir gerçekliğin olduğu konusunda hemfikirdir lâkin onun için bu gerçeklik, sadece üretim araçlarıyla değil, aile, cinsellik, duygusallık ve gündelik yaşamın tüm özel alanıyla da şekillenir. Örneğin, bir fabrika işçisi erkekle, evdeki işleri ve çocuk bakımıyla ücretsiz emek veren bir kadının “gerçekliği”, patriyakal kapitalist sistem tarafından farklı şekillerde yapılandırılmıştır. Bu nedenle “tek gerçeklik” içinde, sınıfsal ve cinsiyete dayalı bir deneyim çeşitliliği, eşitsizliği vardır. Ona göre gerçekliği anlamak için sadece fabrikaya değil, yatak odasına ve mutfağa da bakmak gerekir. Bu “özel” alandaki ilişkiler de en az sınıf mücadelesi kadar gerçek ve belirleyicidir. Kısacası, özel olan politiktir!.. 

Ve belki de sen, Hakan, tam da bu yüzden katledildin. Çünkü sen ‘özel’ olanı, saklı tutulmaya çalışılanları, üstü örtülmeye çalışılanların altındaki hakikati kayda geçiriyordun. Merceğin, sadece sokaklara değil, evlerin içine, yüreklerdeki sızılara da odaklanıyordu. İşte bu yüzden, hiç tanışmamış olsak da, içimde bir sızıyla tanıdım seni. Ve işte bu yüzden, senin gibi yürümeyi, senin gibi bakmayı, senin gibi dokunmayı sürdüreceğiz. Görüntüler silinebilir, ama senin bize öğrettiğin gibi, gerçek kayıttan asla silinmez zira tüm gerçeklikler mıh gibi kazınmıştır hafızalarımıza. O, gerçekler, bir kere bile dokunmadan birbirimize dokunduğumuz o sessiz iletişimde, o ortak hakikat arayışımızda yaşamaya devam edecek!

Gizem Köksal
Önsöz Dergisi 58. Sayı