Antimarksist Marksistler ve Teleolojik Tarih Fasaryası

İnsan soyunun devamı, maddi malların üretimine ve yeniden üretimine bağlıdır. İnsan olmadan, insan soyu olmadan tarih olmaz. İnsanın evrimi, aynı zamanda ekonominin evrimidir. Marksizm-Leninizmin kurucuları (Marx, Engels, Lenin) tarihi, tarihsel gelişmeleri incelerken, bu nedenle ekonomiye özel bir önem verirler. Marx, “Grundrisse”de olsun “Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri”nde olsun kapitalizm öncesi toplumları incelerken, tarihsel gelişimi de inceler ve içindeki eğilimleri açığa çıkarmaya çalışır. Marx, bu incelemelerinde, doğrudan üreticilerin yaşamlarını sürdürebilmek için, çalışmak için gerekli olan üretim araçlarından giderek uzaklaştırıldıklarının altını özellikle çizer. Bu uzaklaştırma süreci, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle atbaşı ilerler. Özel mülkiyet, toplumsal olarak üretilen artık ürüne (ürün fazlasına, yedek fona) el koymayla başlar. Üretici güçlerin gelişimi, bütün toplumun gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde olmadığı için artık ürüne el koyan bir kesim ortaya çıkar. Artık ürüne el koydukları için, kendilerine boş zaman yaratmışlardır; bu, sınıfların ortaya çıkışıdır. Sınıflı toplumların başlangıcından bugüne, insanın tarihi sınıflar mücadelesinin tarihidir. Üretici güçlerin gelişim düzeyi, bugün olduğu gibi bütün insanların gereksinimlerini karşılayabilecek üretim yapma kapasitesine kavuştuğunda, sınıfların ortadan kaldırılmasının koşulları da doğmuş demektir. Marksizm-Leninizm biliminin ve tabi bu bilimin kurucusu Marx’ın tarih tezi de sosyalizm-komünizm-sınıfsız toplum kavrayışı da bu temel üzerinde şekillenir.

Üretici güçler yani emek araçları ve üretici-insan hiçbir zaman tarihsel olarak verili koşullardan bağımsız değildir. Tarihsel gelişme sürecinde insanların bilgi birikimi, bilim ve teknolojideki gelişmeler, bir anlamıyla doğrusal bir gelişme çizgisinde ardışık olarak gerçekleşmiş olsa da, tarihsel olarak ortaya çıkan her bir üretim biçiminde, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında o üretim biçimine özgü bağlantılar, o üretim biçimine özgü çelişkiler ve o üretim biçimine özgü yeniden üretim koşulları vardır.

89-91 karşı devrimleriyle sosyalist sistemin, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Marksizm-Leninizm bitti diyenler, emperyalist propaganda makinesinin baskısı altında kaldılar; kapitalizmi değil modernizmi-moderniteyi eleştirmeye yöneldiler. Bu eleştirilerinde kapitalizm yerine modernizmi eleştirmekle de yetinmediler, kapitalizmle sosyalizmi özdeşleştirmeye yöneldiler.

1950 sonrasında başlayan soğuk savaş yıllarında burjuva kalemler, açık tarih çarpıtıcılığı yaptılar. Bu ideolojik baskı altında Sovyetler Birliği’ne ve sosyalizme küfürler edildi. Aynı şey, şimdi de bir başka biçimiyle tekrarlanıyor. Yıkılan tek yanlı sosyalizm örneklerine bakarak, sosyalizmin sonunu ilan edenler çıktığı gibi, “reel sosyalizm” diyerek yaratılan sosyalizm örnekleri neredeyse kapitalizmle aynı şeymiş gibi gösterilmeye; sosyalizmin değerleri insanlığın hafızasından silinmeye çalışıldı. Özellikle modernizmin-modernitenin eleştirisi adına kapitalizm de, sosyalizm de modernizmin çocuğu ilan edilerek aynı şeymiş gibi gösterilmeye çalışıldı. Halen bunun böyle olduğunu savunanlar var. Bu sapma akımlar, önce Marksizmin tarihsel gelişmeyi ele aldığı tarih tezini ve bununla birlikte tarihsel materyalizmi, giderek diyalektik materyalizmi reddettiler. Yerine, kendilerinin de ne olduğunu anlamadığı eklektik bir anlayışı ikame etmeye çalıştılar, çalışıyorlar. “Anlayışı” diyorum, çünkü bu bir felsefe disiplininden de iç tutarlılığından da yoksun.

En tam ifadesini Murray Bookchin’de bulan bu tez, sosyalizmi savunduğunu söylese de sınıf mücadelesinden, sosyalizm mücadelesinden vazgeçerek, işi sermayeye, sermayenin egemenlik aygıtı olan burjuva devlete dokunmadan, iktidarsız bir “sosyalizm” savunmaya dek vardırıyor. Kapitalizmin çatlaklarında Marx öncesinden kalan ütopik sosyalizmi yeniden canlandırmaya çalışıyor. Tabi birebir aynı değil. Zira eski ütopikler gibi bunlar da sınıf karşıtlığını, sosyalizme varmak için sınıf mücadelesini savunmuyor ama postmodernizmin etkisiyle kimlik politikasını savunuyor; kapitalizme karşı mücadele yerine kapitalizmin çatlaklarından yararlanarak, bu çatlaklarda “komünal yaşam” örgütlemeye çabalıyorlar.

Marksizm-Leninizm insanı, toplumu, doğayı, toplumsal yaşamı ve tarihsel-toplumsal gelişmeyi açıklarken, diyalektik materyalist yönteme başvurur. Bu yöntem olmaksızın ne tarih, ne toplumsal yaşam, ne de bugün açıklanamaz, aralarındaki süreklilik, ardışıklık ilişkisi kurulamaz. Marksizm-Leninizm tarihsel-toplumsal gelişmeyi mekanik, düz bir çizgi olarak değil, gerçek yaşamda olduğu gibi inişli çıkışlı, geri düşüşlerle, ileri sıçramalarla dolu, patlamalı bir süreç olarak ele alır, açıklar. Asıl olarak maddi malların üretim biçimini, buna bağlı olarak şekillenen toplumsal ilişkileri (üretim ilişkisi) ve bu üretim biçimlerinin yapısal sürekliliğini ele alır; ilkel komünal yaşamdan bu yana bütün sınıflı toplumlarda var olan sömürülen sınıflarla sömüren sınıflar arasındaki ilişkileri, bu ilişkilerde değişime neden olan asıl olguları irdeler, gelişmenin yasalarını açığa çıkarır.

Bütün tarih boyunca insanlık ilkel komünal topluluklar, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve sosyalist toplum biçimlerini yaşamış; sınıfların ve sınırların ortadan kaldırıldığı gelişkin sosyalizm evresi olarak komünist toplumu henüz yaşayamamıştır. Her ne kadar 89-91 karşı devrimlerinden sonra sosyalist sistem dağılmış, Emperyalist-Kapitalist kuşatma altında kurulan tek yanlı sosyalizm örnekleri yıkılmış olsa da ne sınıflar ne sınıflar mücadelesi ne de sosyalizm mücadelesi ortadan kalkmamış; tam tersine bu mücadeleler şiddetlenerek ve yoğunlaşarak devam etmektedir.

“Sosyalizm” adına Marksizm-Leninizme eleştiri yöneltenlerin ortaya koyduğu en ciddiye alınacak eleştiri, her ne kadar maddi dayanaktan yoksun ve altı boş da olsa, Marksizm-Leninizmin tarih tezine yönelttikleri eleştiridir. Eleştiri sahiplerinin iddialarına göre Marksizm-Leninizm mekanik ve basit bir tarih anlayışına sahiptir. Murray Bookchin başta, bu eleştiri sahiplerine göre, mademki sosyalizm yıkılmıştır, öyleyse Marksizm-Leninizm de onun tarih tezi de yanlıştır; toplumların değişimi ve gelişimi kapitalizmden komünizme doğru ilerlemek zorunda değildir. Buradan vardıkları sonuç ise, bu son derece yanlış tarih teziyle birlikte Marksizm-Leninizm de ölmüş, tarihe gömülmüştür. Çünkü tarihsel-toplumsal gelişmenin komünizme doğru olmadığı görülmüştür. Öyleyse kapitalizmin gelişmesinin sosyalizmin maddi temellerini hazırladığı tezi de yanlıştır… Sosyalizm adına Marksizm-Leninizmi eleştirenlerin tezleri öz ve özet olarak bunlardır.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor, sadece kendilerini sosyalizm saflarında sayan ya da halen Marksist olduğunu iddia edenler değil, burjuva kalemler de dahil, Marksizm-Leninizmin yenildiğini, bittiğini, tezlerinin yanlışlığının açığa çıktığını öne süren kim varsa, hepsi de tarihin gelişiminin, özellikle ekonomiden, üretici güçlerin gelişiminden ileri geldiği evrensel tezini reddediyorlar. Çünkü onlara göre bu tez, teleolojik (önceden belli) bir tarihsel gelişmeyi kabul etmek anlamına geliyormuş. Yani her iki kamptan da Marksizm-leninizme saldıranların eleştirilerinin ortak fikri: Marksizmin esas olarak üretici güçlerin az ya da çok bir hızla, ama mutlaka ve önlenemez bir gelişim gösterdiği, göstereceği ve bu nedenle tarihin de tek yönlü sistematik bir ilerleme kaydedeceği fikridir.

Oysa Marksizm-Leninizm tarih incelemelerinin temel yöntemi olan tarihsel materyalizm, ne dün ne bugün, hiçbir zaman salt teknolojik belirlenimciliğe dayalı, önceden belirlenmiş (teleolojik) bir tarihsel gelişme fikrine sahip olmadığı gibi, tarihin gelişimini de kendiliğinden, önceden belirlenmiş tek yönlü bir seyir izleyeceği fikrine sahip olmamıştır. Tam tersine tarihsel-toplumsal somut koşullar içinde sınıfların karşılıklı konumlanışına güç ilişkilerine, verili andaki somut durumun özgül koşullarına büyük önem verir.

Kapitalizmin kendine özgü belirgin özelliklerinin başında, teknik temelinin devrimci olması vardır. Bunun pratikteki karşılığı, üretici güçleri geliştirme yönünde güçlü bir itkiye sahip olması, kendi işleyiş yasalarının bir sonucu olarak bunu yapmasıdır. Marx’ın  ekonomi politik eleştirilerinin zemini, maddi alt yapısı, kapitalizmin ve kapitalist üretim biçiminin teknik temelindeki bu devrimci karakteridir. Marx “Kapital”de meta üretiminden başlayarak kapitalizmi tahlil ederken, onu üretici güçleri geliştirmeye iten asıl dürtünün, kar olgusunun üzerinde özellikle durur. Çünkü kapitalist üretimin asıl amacı kar etmek; artı değer sömürüsünü sürdürmek ve sermaye birikimini artırmaktır. Daha çok kar etmek, daha çok artı değer sömürmek için, doğal olarak sınırlı olan emek zamanı içerisinde daha çok meta üretmek amacıyla hareket eder. Bunun bir yolu doğal bir sınırlılığa sahip olan emek yoğunluğunu artırmaktır, diğeri ise makineli üretimi, üretim teknolojilerini, uzun lafın kısası üretici güçleri geliştirmektir.

Kapitalizme, kapitalist üretime özgü bu özellik, bırakalım Marx’ın tezlerini zayıflatmayı, aksine, Marx’ın tezlerinin merkezinde yer alır. Daha önceki üretim biçimlerinin hiçbirinde bulunmayan bu özellik, kapitalizm öncesi üretim biçimlerindeki statik (durağan) yapısal özelliğin aksine, kapitalizmde üretici güçlerin sürekli olarak gelişimini zorlar. İşte kapitalist üretime özgü bu durumu ilk ele alan Marx oldu. Marx öncesi ekonomi politikçiler, üretimdeki bu sürekli gelişmeyi ve yenilenmeyi insan doğasıyla açıklıyorlardı. Yani insanın doğası, onu daha çok mal-mülk sahibi olmaya teşvik ediyor, bu birikime dayanarak tembellik yapma eğilimi taşıyor diyorlardı. Hatta insan doğasındaki bu özelliğin kapitalizm öncesi toplum biçimlerinde bulunduğunu bile söylüyorlardı. Pek çok aklı evvel burjuva ekonomist, bu eğilimin bugün de var olduğunu, hatta artı değer ve sermayenin daha baştan beri insanlarla birlikte varolduğunu, geliştiğini savunuyor. Ama bunun yeri burası değil. Marx ise bu eğilimin insan doğasına bağlanamayacağını, insanlarla birlikte böyle bir şeyin olmadığını, olamayacağını olgularla ortaya koyduktan sonra (bkz. Alman İdeolojisi, Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri, Grundrisse) böyle bir eğilimin asıl nedeninin kapitalist üretimden ve kapitalizmin sermaye birikimi yasasından kaynaklandığını gösterir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi Marx, hiçbir zaman “Kölecilikten sonra feodalizm gelir, gelmelidir” gibi tekdüze bir tarih anlayışına sahip olmamış, aksine tarihte yaşananları bir olgu, olay olarak ele almış, neden böyle olduğunu anlamaya çalışmıştır. Marx, “kölecilikten sonra feodalizm gelir” değil, “kölecilikten sonra feodalizm geldi” diyerek olup bitmiş bir süreç üzerine saptamada bulunur. Hiçbir zaman tarihi açıklamak için böyle basit formüllere, reçetelere başvurmayan Marx, tarihi de yargılamaz: Geçmişte olanları araştırırken amacı asla geçmiş değil, gelecektir. Geçmişten geleceğe uzanan sürecin işleyiş yasalarını bulmak, geleceğe dair eğilimleri; ipuçlarını yakalamak, yönelimleri göstermektir. Geçmişi de bugünü de irdelerken, her zaman yaptığı gibi maddi olgulardan yola çıkar, fikirlerden değil. Yani Marx tarihi de, bugünü açıkladığı gibi olgulara, olaylara dayanarak; üretimle, üretici güçlerin durumuyla, üreten ve sömürülen sınıfla sömürücü sınıfın karşılıklı konumlanışıyla, mücadeleleriyle açıklar.

Bu arada geçerken belirtelim, Marx’a ve Marksizme yönelik eleştiriler arasında dünyaya Batı Avrupa’dan bakma, Avrupa merkezli olma eleştirileri var. Marx, Engels, Lenin yani Marksizm-Leninizmin kurucuları, insan uygarlığının en ileri olduğu yerden dünyaya baktılar, tezlerini buna göre geliştirdiler. Yani kapitalizmin en gelişkin olduğu, üretici güçlerin en çok geliştiği, ileri gittiği yer Batı Avrupa olduğu için, Batı Avrupa’yı merkeze alıp dünyaya oradan baktılar. Üstelik feodalizmden çıkışta kapitalizmin, üretici güçlerin gelişiminde devrimler yaratacak kadar güçlü bir itilim sağladığı da herkesin bildiği bir gerçektir. Bu itilim, özellikle üretim teknolojileri ve emek araçlarında büyük gelişme yaratmış, üretkenliği artırıp, tüketim nesnelerinin bollaşmasına ve ucuzlaşmasına yol açmıştır. Şurası kesin, kapitalistlerin amacı hiçbir zaman bu değildir. Sermaye, yapısı gereği emek zamanı içerisinde artı emeğin payını artırma amacıyla hareket eder. Bunu yaparken aynı zamanda emek gücünün değerini düşürebilmek amacıyla, emek gücünün yeniden üretimi için gereken tüketim mallarının değerini düşürür.

Şimdi devam edelim. Marksist tarih tezi, hiçbir zaman tek yönlü, düz bir gelişmeden söz etmez dedik. Klasik burjuva ekonomi politik ise tam da bu tek yönlü ilerleme tezini ortaya koyar. Adam Smith’ten David Ricardo’ya klasik ekonomi bilimciler, daha en başından tek yönlü “aşamalı” ilerlemeden, gelişimden söz ederler; insanlık “neolitik” çağdan günümüzün “modern” toplumuna doğru ilerler, evrim geçirirken maddi refahın artmasını sağlayan zanaatlar (ve tabi emek aletleri, üretim teknikleri) gelişmiş ve bu süreç insan doğasında var olan açgözlülük, tamah ve daha fazlasını isteme gibi eğilimler de eşlik etmiştir.

Bugün burjuva ekonomistler, klasik burjuva iktisat biliminin gelişim sürecindeki tarihsel olayları, insanların “doğal eğilimleriyle”, mülkiyet hırsıyla gerçekleştirdiklerini; yaptıkları ve yapacakları hukuki-ahlaki vb kuralsızlıkların insanın isteklerindeki aşırılıklardan kaynaklandığını öne sürüyorlar. Burjuva ekonomistlere göre insanların bir şeylere sahip olma, biriktirme yönündeki doğal eğilimleri, insanların doymak bilmez arzuları, sermaye birikimini kaçınılmaz hale getirdiği gibi, bu birikime dayanarak üretim araçlarını, makineleri geliştirmeleri de aynı ölçüde kaçınılmazdır. Burada Marksist ekonomi politikçilerle, üretici güçlerin gelişimi konusunda bile kısmen bir ortaklaşma sözkonusudur, nedenleri konusunda ise ortaklaşmadan asla söz edilemez.

Marx “Kapital”de olsun “Grundrisse”de olsun, diğer eserlerinde olsun, kapitalizmin üretici güçlerde devrimler yarattığını tekrar tekrar belirtir. Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin özünde tutucu olduğunu, makineli üretim ve büyük sanayinin ise devrimci olduğunu belirtir. “Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri”nde Asya, özellikle de Hindistan üzerinde dururken; toplumsal emeği örgütlemek için geleneksel olarak kullanılan araç, teknik ve yöntemler için, üretim faaliyeti bir kez başladıktan sonra “durağanlaşma” eğilimine sahip olduğunu söyler. Çünkü kapitalizm öncesi toplumlarda egemen olan sömürücü sınıf, esas olarak tarıma ve yerleşik köylü nüfusa dayandığı için statükoya ve istikrara ihtiyaç duyarken, burjuvazi artı değer sömürüsü için büyük sanayiye ve makineli üretime ihtiyaç duyar; daha çok daha çok artı değer için sürekli bir değişime ve yenilenmeye ihtiyaç duyar.

“Burjuvazi üretim araçlarını ve böylelikle üretim ilişkilerini ve onlarla birlikte toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin var olamaz. Daha önceki bütün sanayici sınıfların ilk varlık koşulu, bunun tersine, eski üretim biçimlerinin değişmeksizin korunmasıydı.” (Sol Yayınları. Komünist Manifesto’nun Doğuşu, sf.113)

Kapitalizmin ve kapitalist üretimin teknik temelinin devrimci karakterini tekrar tekrar belirten Marx, bunun nedeninin asıl olarak “maddi malların üretimi için gereken emek zamanını kısaltmak” değil, çalışan sınıfın, ücretli emekçinin artı değer ürettiği artı emek zamanını uzatmak olduğudur.

“Sermaye açısından üretkenlik, genelde canlı iş gücünden tasarruf ederek artmaz” bu artışın nedeni “çalışan sınıfın artı iş gücü zamanının artırılmasıdır.” (Kapital, Cilt. 3)

“Kapitalizmin makinaları kullanım amacının bununla (insanın günlük uğraşlarının hafifletilmesiyle) hiçbir şekilde ilgisi yoktur. Emeğin üretkenliğindeki diğer bütün artışlar gibi, makinelerin amacı, malların fiyatlarını düşürmek ve emekçinin çalışma günü içerisinde kendisi için çalıştığı kısmı kısaltarak, kapitaliste bir karşılık almadan verdiği diğer kısmı uzatmaktır. Özetle, artı değer yaratmanın bir aracıdır.” (Kapital, Cilt. I)

Marx bunları belirtirken, sömürünün yanı sıra, kapitalizmin üretici güçleri, belirli bir aşamaya kadar büyük bir hızla geliştirmek zorunda olduğunu da belirtir. Burada tarihin ilerlemesinin koşulu olarak, sınıflar mücadelesinin rolü ve yeri de açığa çıkar. Eğer sınıflar mücadelesi olmasaydı, kapitalizmden sosyalizme geçiş diye bir şey de olamazdı. Çünkü sosyalizme, ancak sınıflar mücadelesi yoluyla, sınıf mücadelesinin sonuna kadar götürülmesi yoluyla varılabilir.

Marksizm-Leninizmin tarih tezini eleştirenler bazen işi iyice abartıp ya tek yönlü ve önceden belirlenmiş bir doğrultuda ilerleyeceğini ya da kaosa, kargaşaya varacağını öne sürüyorlar. Yani onlara göre Marksizmin tarih tezi ya teleolojik determinizme uygun olarak gelişme, ilerleme ya da kaos, uçurum… muş!

Oysa mevcut tarih tezine karşı çıkanların vardığı yer tam da burası. Marksizm-Leninizmin “devrimci durum” olarak tanımladığı devrimci kriz ve ayaklanma dönemlerini tanımlarken, Bookchin ve takipçileri bir “kaos aralığı”ndan söz ediyorlar. Bunu da aslında atom altı fiziğinin yanlış bir yorumundan çıkarıyorlar.

Marksist tarih tezine karşı çıkarken vardıkları, bu “kaos aralığı” oluyor. Şimdi sormak gerekiyor, eğer bu “kaos aralığı”ndan çıkışta bir kısıtlama yoksa, her tür toplum bir diğerinden sonra gelebiliyorsa ya da toplumlar sonsuza dek kendilerini tekrarlayıp değişmeksizin var olabiliyorlarsa, üretici güçlerin, bilim ve teknolojideki gelişmenin, yenilenmenin ne anlamı var? Eğer durum böyleyse, insanlık değişime, yenilenmeye niye ihtiyaç duysun? “Kaos aralığı”ndan çıkışta herhangi bir sınır yoksa, tam bir belirsizlik ve buna bağlı olarak herhangi bir toplum ya da her türden toplum çökenin yerini alabiliyorsa bu durumda bir gelişme, değişim ya da devrim programına, devrime niçin ihtiyaç duyuluyor? Aynı şekilde her türden herhangi bir toplum ortaya çıkabiliyorsa, o zaman toplumsal gelişmenin, değişimin nedenlerine, temeline, bu değişim yaratan nesnel koşullara dair bir teoriye, açıklamaya, araştırmaya neden ihtiyaç duyuluyor? Bu tür soruları çoğaltmak mümkün ama bu kadarı yeter. Bu sözüm ona sosyalistler, daha doğrusu sosyalist geçinenler Marksist tarih tezini reddedip, kaos teorisini öne sürerken, aslında kendi tezlerinin de dayanaklarını ortadan kaldırıyor, toplumsal ilerlemeye ve değişime dair her türden teoriyi, araştırmayı gereksiz hale getiriyorlar.

Şunu da eklemeden geçmeyelim, eğer yeni yoksa, ilerleme yoksa, toplumsal gelişme yoksa yaşam durağanlaşır, bezginlik gelişir, yaşamdan zevk alma, yaşama sevinci diye bir şey kalmaz; yaşam anlamsızlaşır, nihilizm gelişir, her şey nihilizme varır.

Peki bu durumda tarih nasıl açıklanacak? Madem ki ilkel komünal topluluklar, kölecilik, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm birbiri ardına gelmese de olabilir…miş! Neden öyleyse bunun tarihte bir örneği, kanıtı yok? Mesela ilkel komünal topluluklardan ya da onların deyimiyle “neolitik çağ”dan yani mağara devrinden kapitalizme geçilebilir mi? Ya da feodalizme geçilebilir mi? Peki ilkel toplulukların ancak kendi çağlarının sonuna doğru elde etmeye başladıkları artık ürün (yedek fon), modern bir devletin kurulmasına olanak verebilir mi? Hadi bırakalım ilkel toplulukları, köleci toplumun ya da feodalizmin artık ürünü (yedek fonu) bugünün milyonlarca bürokrata ve militarist güce dayanan burjuva devletini ayakta tutabilir mi?

Bütün bu sorulardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Marksizm-Leninizmin başı sonu önceden belirli, teleolojik bir tarih kuramına hiç de ihtiyaç yok. Hatta böyle tek yönlü tekdüze bir ilerleme, bir tarih kuramı bile sayılmaz. Bu olsa olsa tarihsel-toplumsal gelişimi ve değişimi açıklamaktan, nedenleriyle birlikte açıklamaktan kaçınmaktır. Bu, Marksizm adına, sosyalizm adına Marx’a ve Marksizme atılmış bir iftiradır, karaçalmadır. Çünkü Marx’ın tarih tezinin Marksizm-Leninizmin tarih kuramının dışında tarihe ve tarihsel-toplumsal gelişmeye ilişkin tutarlı bir kuramı yok.

Marx’ın, Marksizm-Leninizmin tarih tezi, hiçbir zaman “feodalizmin ardından kapitalizm gelir, gelmelidir” demez. Tersine, kapitalizmi hazırlayan, kapitalizme geçişin koşullarını yaratan, feodal toplumda var olan üretim ilişkileri olmuştur, der. Bunu da feodalizmin üretim biçiminde, üretim ilişkilerinde var olan ve feodalizme özgü biçimde gerçekleşen sömürüyle, sömüren-sömürülen karşıtlığıyla açıklar. Feodal toprak beyi köylünün ürettiği artı-ürüne emek rant, ürün rant ya da para rant olarak el koyar; bu sömürüden kaynaklanan çelişki, toprak beyleriyle köylüler arasındaki sınıf mücadelesini şekillendirir, besler, büyütür. Marx ve Marksizm sorunu böyle koyar. Bu hem verili tarihsel koşulları, bu koşulların kendine özgü özelliklerini, hem de verili tarihsel koşullara uygun olarak üretici güçlerin gelişme düzeyinden kaynaklanan sınırlılıkları, darlıkları göz önünde bulundurur. Marx’ın ve Marksizmin bu yöntemi, tarihsel materyalist yöntemdir. Bu yöntem hem özel olanı, verili koşullara uygun olanı inceler, hem de onun içindeki genel olanı inceler. Böylece tarihsel gelişme ve değişimi incelemenin, anlayıp açıklamanın yolunu, yöntemini de gösterir.

Bu yöntemle kapitalizmi ve kapitalist toplumun gelişimini de ele alan Marx, kapitalist üretimin, üretim ilişkilerinin ve kapitalist toplumun kendisine özgü işleyişi değişim ve gelişim yasaları üzerine çok ayrıntılı ve verimli bir analizde bulunmuş; hem kapitalizm koşullarında emeğin toplumsal örgütlenmesini, hem sermayeyi ve sermaye birikimini, hem de kapitalizme özgü sömürünün esasını oluşturan artı değere nasıl el konduğunu açığa çıkararak, bu üretim sisteminin sonunu getirecek olan temel çelişkiyi; emek-sermaye çelişkisini göstermiştir.

Üretici güçlerin kapitalizm öncesi toplumlardaki gelişimiyle kapitalizm altındaki gelişimi çok farklıdır. Çünkü kapitalizm öncesi toplumlarda sermaye olmadığı için, sürekli olarak genişleyen yeniden üretim ve sermaye birikimi de yoktur. Teknolojik gelişmenin bunun üretime uyarlanmasının ne toplumun ihtiyaçlarını karşılamak, ne de sömürücü sınıfın sömürüsünü artırmak gibi bir fonksiyonu yoktu. Bu nedenle hızlanması da gerekmiyordu. Bu dönemde pek çok teknolojik buluş, bilimsel keşif üretime uygulanmadan bir kenara bırakıldı, unutulmaya terk edildi. Üretici güçlerin sürekli olarak gelişmesi ve yenilenmesi kapitalizme, kapitalist üretime özgü bir durumdur. Bunu zorunlu kılan sermayedir. Sermaye, girdiği her yere kendi doğasını da götürür. Kendi iradesine rağmen, gittiği her yerde eski üretim biçimlerini, geleneksel zanaatları ve sanayiyi yok etmiş, kendi mantığını, kapitalizmi, kapitalist üretim biçimini yani sermayeye dayalı üretimi ve burjuva toplumu dayatmış, er ya da geç egemen kılmıştır. Marx’ın sözleriyle “…kendi suretinden bir dünya” yaratmıştır.

Kapitalizmin teknik temelinin devrimci karakteri, kapitalizmin işleyiş yasaları gereği üretici güçleri, üretim teknolojilerinin, emek araçlarının ve tabi bunları kullanan insanın da değişip gelişmesini hızlandırmıştır. Bu süreç, kapitalizmin girdiği her yerde öyle ya da böyle yaşanmıştır.

Marx “Ekonomi Politiğe Katkı”nın önsözünde pek çok şeyi olduğu gibi, tarih tezini de öz ve özet olarak ifade eder. Üretici güçlerin doğal olarak gelişme eğilimi içinde olduğunu, gelişiminin belirli bir aşamasında üretim ilişkilerinin belirlediği sınıra dayandığını; bu sınırların daha fazla gelişimin önünde ayakbağı-pranga olduğunu belirttikten sonra, üretici güçlerin kendi gelişimlerini engelleyen dar kabuğu bir devrimle kırdığını, kıracağını ve daha ileri bir toplumda gelişimine devam ettiğini, edeceğini söyler. Buradan açıkça anlaşılacağı gibi tarihin gelişiminin temelinde üretici güçlerle üretim araçları arasındaki ilişki vardır ve tarihin motoru da sınıflar mücadelesidir. İşte Marx’ın tarih tezinin temeli özü özeti budur. Ve Marx, hiçbir yerde tarihsel gelişmenin önce ilkel komünal topluluklar, sonra köleci toplum, daha sonra feodal toplum, daha sonra kapitalist toplum ve en sonunda da komünist toplum sırasını izleyeceğini söylemez. Bunu söylemek, Marx’ı da Marksist tarih tezini de karikatürize etmektir. Marx, kendi yaşadığı çağdan bakarak geçmişin, ilkel topluluklardan başlayarak köleci ve feodal toplum aşamalarını yaşadığını, daha sonra da kapitalist topluma geçildiğini saptar. Bu toplumların nasıl ve neden yıkıldığını inceler; buradan çıkardığı tarihsel-toplumsal gelişme yasalarına dayanarak kapitalist toplumun da aşılacağını; bunun hangi çelişki ve çatışmalar temelinde gelişeceğini maddi kanıtlarıyla ortaya koyar; kapitalizmden sonra gelecek olan toplumun komünist toplum olacağını da yine bu yasalara ve maddi kanıtlara dayanarak gösterir. Nasıl ki sınıflar, tarihin belirli bir aşamasında nesnel koşulların zorunlu sonucu olarak ortaya çıktıysa, aynı şekilde, tarihsel gelişmenin belirli bir aşamasında, yine nesnel koşulların sonunda ortadan kalkacağını açıklar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi bu gelişme tek düze, düz bir çizgi halinde yaşanmamıştır. Bu süreç geri düşüşlerle, duraksamalarla, ileri sıçrayışlarla dolu patlamalı bir süreç olarak yaşanmıştır. Marx ve Engels, geri düşüşler için “Alman İdeolojisi”nde Köleci Roma İmparatorluğu örneğini verir. Köleci Roma’yla birlikte o çağın sanayi ve teknolojisinin yani üretici güçlerinin yok olduğunu belirtirler. Köle isyanları ve barbar Germen kavimlerinin akınları, Roma’nın büyük ölçekli tarımını, barajları ve sulama kanallarıyla birlikte yıkıp yok etmiş ve yine o döneme özgü deniz aşırı büyük ölçekli ticareti ve bunun dayandığı sanayi alt yapısını da yakıp yıkmış, yok etmiştir. Yıkılıp giden Roma İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde her biri kendine yeten kapalı ekonomilerden oluşan feodal derebeylikler ortaya çıkmıştır. Yani üretici güçlerin düzeyi Roma’dan çok geriye düşmüş, hatta feodal Avrupa topluluklarında halkın refah düzeyi yüzlerce yıl Roma’dan düşük olmaya devam etmiştir.

Marksizm-Leninizmin hiçbir  zaman teleolojik determinist bir tarih anlayışı olmadığını tekrar tekrar belirttik. Şunu da eklemek gerek, Marksizm “genel bir eğilim”den söz eder: Bunu da maddi koşullara dayandırarak. Nedir bu maddi ya da somut koşullar? Sömürü sürecinin kendisi. Sömürü sürecini koşullayan toplum biçimlerinin her birinin kendine özgü yapısı, sömürücü sınıf ile doğrudan üretici emekçi sınıf arasındaki o topluma özgü ilişkiler, bu nesnel koşulları belirler. Bu ilişki yani sömürücü sınıf ile sömürülen sınıf arasındaki ilişki güç ilişkisidir; burada belirleyici olan karşıt sınıflar arasında cereyan eden sınıf mücadelesi sürecidir. Bu mücadelenin nasıl sonuç vereceği, nasıl şekilleneceği ve nereye varacağı da mücadelenin yapısı gereği önceden belirlenemez, öngörülemez. İşte Marksizm-Leninizm bize, buradaki tarihsel-toplumsal değişim ve gelişimin sınıf mücadelesi yoluyla ilerletileceğini söyler; bu mücadele üzerinde nasıl etkide bulunulabileceğini, bu mücadele için gerekli araçları önceden söyleyebilir -ki bunu da pratik yaşamdan, mücadele deneyim ve birikiminden sonuçlar çıkararak söyler- yoksa mücadelenin sonucunu önceden söyleyemez. Altını kalın kalın çizmek gerek, Marksizm-Leninizm toplumsal formasyonlardaki üretim araçlarının gelişim düzeyine bağlı olarak gerçekleşebilecek üretim kapasitelerinin sınırlarını gösterir ve bu koşullarda artık değere, artık ürüne el koyma, sömürü biçiminin toplumsal yapının anahtarı olduğunu söyler. Bununla birlikte sınıf mücadelesinin içinde cereyan ettiği somut koşulları irdeleyerek, tarihsel toplumsal gelişim ve değişimin nasıl gerçekleşeceğini gösterir. Bunlar, tarihin, tarihsel gelişmenin belirsiz ya da rastlantılara, tesadüflere bağlı olmadığının kanıtlarıdır. Sınıflar arasında süren sınıf mücadelesinin sonucu her ne kadar önceden belirlenemese de bu mücadelenin doğası, koşulları ve alanı, bize bu mücadelenin olası sonuçlarının tarihsel değişime ve gelişime etkisini gösterir. Burada feodal toprak beyi ile köylüler arasında, ranta el koyma nedeniyle süren mücadele ile sanayi sermayesi (burjuva sınıf) ile ücretli emekçiler arasında artı değere el koyma nedeniyle süren mücadelenin birbirlerinden yapısal olarak ne kadar farklı olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur. Bu mücadelelerin her birinin kendine özgü bir yapısı vardır. Bu mücadeleler zamanın ve mekanın etkilerine açık olmakla birlikte, yapısal olarak birbirlerinden köklü farklılıklar gösterirler. En basitinden köylülük, feodal beyin elinden ürünü de araziyi de almaya, bunları kendi özel mülkiyetine geçirmeye çalışırken, ücretli emekçi üretim araçlarının ve toprakların ortaklaşa mülkiyet altına alınmasını hedefler.

Feodal toplum içinde kapitalist ilişkilerin nasıl doğup geliştiği, diğer şeyler bir yana, kapitalizmin, üretici güçlerin gelişimini hızlandırması ve bu alanda yarattığı devrimler; sermaye birikimi ve kapitalizmin işleyiş yasalarının kapitalizmi genel bir olgu haline getirme eğilimi ve bunun diğer üretim biçimleri üzerindeki etkileri, onları da kendine benzetmesi, kendine tabi kılması… İşte bütün bunlar bir yanıyla sosyalizmin zorunluluğunu ortaya koyarken, bir yanıyla da kapitalizmin sosyalizmi gündeme getiren koşulları somut olarak nasıl yarattığını gösterir.

Birazdan geleceğiz, ama belirtmeden geçmeyelim, sosyalizm kapitalizmin bir devamı değildir. Yani kapitalizmin doğayı yağmalamasının, tahrip etmesinin önüne geçerek ekolojik dengeleri dikkate alan, kapitalizmin kendine özgü çelişkilerini çözerek, kar dürtüsünü ve sermaye birikimini kontrol altına alan “iyileştirilmiş kapitalizm” değildir. Kapitalizmin gelişme dinamikleri olan kar dürtüsü ve rekabet nedeniyle, üretici güçleri geliştirmesinin belirli bir sınırı vardır. Bu sınır sermayenin kendisini gerçekleştirmesiyle, yani genişletilmiş yeniden üretimin devam edip etmemesiyle belirlenmiştir. Genişletilmiş yeniden üretim, belirli bir noktada kaçınılmaz olarak aşırı üretime ve üretimde anarşiye varır, kriz kaçınılmazdır. Sermayenin kendisi, sermayenin kendisini gerçekleştirmesinin -yeniden üretimin- önünde engel haline gelir. İşte bu süreçte kapitalizmin yarattığı en önemli sonuç, insanın özgürleşebilmesinin, bütün tarih boyunca sürüp gelen ekonominin baskısından kurtulabilmesinin maddi ön koşullarını oluşturmasıdır. Hepsi bu.

Hepsi bu, çünkü kapitalizm üretici güçleri ne kadar geliştirirse geliştirsin, kapitalist üretimin temel dürtüsü olan kar, üretim kapasitesi ile insan yaşamının iyileştirilmesi arasındaki bağlantıyı koparır; bırakalım iyileştirmeyi, tam tersine sermaye birikimi arttıkça, nüfusun daha geniş kesimlerinde yoksulluk, yoksunluk, açlık, sefalet, evsizlik, sokaklarda yaşama, eğitim ve sağlık olanaklarından yararlanmama gibi, halkın yaşamsal sorunları sürekli olarak derinleşir. Marx’ın söylemiyle bir kutupta sermaye birikirken, karşı kutupta sefalet birikir.

Oysa sosyalizmin yapacağı ilk iş, üretim kapasitesi ile halkın yaşam kalitesi arasındaki uçurumu ortadan kaldırmaktır. Sosyalizmin temel önermesi, halkın yaşamının ve refahının -yaşam kalitesinin- sınırsız ve sonsuz yükseltilmesidir. Üstelik bu sadece ekonomiyle sınırlı değildir, toplumsal yaşamın bütün alanlarını kapsar. Sosyalizm için, kapitalizmin üretici güçlerin ve toplumsal ilerlemenin önüne kurduğu barikatları yıkıp, evrimin daha üst bir aşamasına sıçramasıdır denebilir.

Daha önce birkaç kez belirttik, kapitalizmin teknik temeli devrimcidir. Kapitalizm altında geçen bütün tarih, bunun en açık kanıtıdır. On binlerce yıllık insanlık tarihinde kapitalizm, son 400-500 yıllık bir dönemi kapsar. Bunun özellikle son 150 yılında, daha önceki bütün tarihi kat kat aşan bilimsel teknolojik gelişmeler yaşandı. Üretici güçler büyük sıçramalar, devrimlerle gelişti; kapitalizm kendi gelişiminin son sınırlarına dayanalı çok oldu. Aşırı üretim nedeniyle üretim teknolojilerinden iletişime, gıdadan sağlığa her alanda yeni teknolojiler, tekellerin kasalarında kilit altına alındı. Burada artık üretici güçlerin özgürce gelişimi için kapitalizme son verip, yeni ve daha ileri bir toplum olan sosyalizme geçilmesi, tarihsel bir zorunluluktur. Sosyalizm, üretici güçleri özgür bırakacaktır. Ancak bu, sosyalizmin de kapitalizm gibi, daha çok üretim için doğayı talan etmeye, ekolojik dengeyi bozmaya, doğayı tahrip etmeye ve yıkıma uğratmaya devam edeceği anlamına gelmez. Zira sosyalizm, kapitalizmin temel dürtüsüne yani kar için üretime ve artı değer sömürüsüyle birlikte sermaye birikimine son verecektir. Artı değer sömürüsünün olmadığı bir yerde, doğanın bir parçası olan insanın, insan emeğinin talanı da olmayacak, insanın ve doğanın insan tarafından her türlü sömürüsüne son verilecek, insan, doğanın bir parçası olarak doğayla bütünleşirken, doğa da insanlaşacak; insanla doğa arasında uyumlu bir yaşam ancak o zaman başlayacaktır.

Kapitalizmi de sosyalizmi de modernizmin çocukları olarak tanımlayan, yaşanan tek yanlı sosyalizm örneklerini “reel sosyalizm” diye mutlaklaştırıp kendi tezlerine dayanak yapmaya çalışan Murray Bookchin gibi Marksizm-Leninizm sapkınları (aslında yaptıkları sapkınlıktan öte düşmanlıktır), sosyalizmin kapitalizmin bir devamı olduğunu öne sürüyor; misyonunun da kapitalist “ilerlemeyi” tamamlamak olduğunu öne sürüyorlar. Bu sonucu ya da saçmalığı, kapitalizmin “birikim” mantığının yol açtığı “teknolojik belirlenimciliğe” dayandırıyorlar. Bu bilerek ya da bilmeyerek tarih çarpıtıcılığı yapmaktır. “Yaşasın Hitler” diyemeyenlerin “Kahrolsun Stalin” demesi gibi Marx’a, Marksizme cepheden saldırmaya cesaret edemeyenler, onu teknolojik belirlenimcilikle, teleolojik determinizmle itham ederek sosyalizmi kapitalizmin kardeşi, devamı diye aynılaştırıyor, Marksizm adına Marksizme saldırıyor, sosyalizm düşmanlığı yapıyorlar.

Burada söz konusu olan tarihtir, tarihsel-toplumsal gelişmedir. Onlar tarihi çarpıtıyorlar. Burada söz konusu olan ne sadece rastlantıdır, ne de sadece zorunluluktur. Sözkonusu olan rastlantı ve zorunluluk diyalektiğidir. Kapitalizmin işleyiş yasaları ve gelişimi ne kendiliğinden, ne de zorunlu olarak sosyalizme varmaz; sosyalizm kapitalizmin devamı ya da uzantısı değildir. Kapitalizmin işleyişi, gelişimi kaçınılmaz olarak olasılıklar yaratır. Bu olasılıkların doğması, olanakların gelişmesi, olgunlaşması bir zorunluluktur. Şöyle de söyleyebiliriz, kapitalizm üretici güçleri belirli bir düzeye kadar geliştirmeden, sosyalizmin maddi ön koşullarını olgunlaştırmadan imkansız olan şey, bu koşullar olgunlaştığında olasılık haline gelir. Şimdi artık sosyalizme geçiş mümkündür, ama bu asla kendiliğinden biçimde bir ilerlemeyle olmaz. Bu olanağı değerlendirecek, mümkün olanı gerçeğe dönüştürecek özne proletaryadır ve bunu ancak sınıf mücadelesi yoluyla, sınıf mücadelesini sonuna kadar vardırma yoluyla; yani proletaryanın kendi kendisini egemen bir sınıf olarak örgütlemesi, kendi iktidarını kurması yoluyla dönüştürebilir. Rastlantı ve zorunluluk diyalektiği, olası olanın gerçekleşmesi budur.

Sosyalizm giderek komünizmin bütün sınıfların sonu olduğu, sınıfları ortadan kaldıracağı için, sınırsız ve sınıfsız toplum olduğu için evrenseldir. Yoksa Bookchin gibilerin dediği gibi tarihin tek yönlü ve önceden belirlenmiş bir çizgide ilerlemesi nedeniyle değil. Kapitalizm üretici güçleri geliştirebileceği son sınıra kadar geliştirdi; aşırı üretim ve üretimde anarşiden kaynaklanan krizin yeni evrede yapısal karakter kazanması ve sürekliliği nedeniyle daha fazla geliştirmesi mümkün değil, üstelik artık geliştirmek şöyle dursun, gelişiminin önündeki en büyük engel, kapitalizmin kendisidir. Bu süreç aynı zamanda artı değer sömürüsünün ve doğanın yağmalanmasının da zirvesidir. Üretici sınıfların çok büyük bir kesimi, kapitalizm altında geçen bütün tarih boyunca mülksüzleştirilmiş, üretim ve geçim araçlarını kaybetmiş, sermayeye bağımlı ücretli emekçiler haline gelmişlerdir. Üretici güçlerin özgürce gelişmelerini sürdürebilmesi için ücretli emekçilerin (proletaryanın) üretim araçlarına bütün toplum adına el koyarak, ortaklaşa mülkiyet haline getirmesi gerekmektedir. Bu proletaryanın tarihsel görevidir. Bu tarihsel görevin yerine getirilmesi sınıfların ortadan kaldırılmasıdır. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıdır. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, özel mülkiyetin iki çocuğu olan burjuva sınıfla birlikte bir sınıf olarak proletaryanın da ortadan kaldırılmasıdır.

Max Weber de, Ultra Emperyalizm diyen Kautsky ve takipçileri de, bugünün sosyal-reformistleri de ne olduğu bilinmeyen, üstelik ne olduğunu kendilerinin de bilmediği bir tür “sosyalizm”den söz ederler. Buna ilaveten bir de Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin dağılmasından sonra “demokratik sosyalizm” diyenler çıktı. Bu “sosyalizm”lerin ne olduğuna dair kimse net bir şey söylemese de, hepsinin ortaklaştığı yer, sosyalizmin mihenk taşı olan proletarya diktatörlüğünün, proletaryanın tek başına iktidarının reddidir, inkarıdır. Oysa iktidarın burjuva sınıfının elinde olduğu hiçbir devlet, hiçbir yapı sosyalist değildir, olamaz. Aynı şekilde burjuva sınıfın ekonomik ayrıcalıklarını sürdürdüğü, üretim araçlarının özel mülkiyet altında olduğu yani kapitalist özel mülkiyetin var olduğu hiçbir devlet, hiçbir toplum sosyalist değildir, olamaz. Halk demokrasili devletler ya da halk demokrasileri de bundan istisna değildir. Halk demokrasileri bir geçiş sürecidir, geçici bir dönemdir ve bu dönem artık kapitalist değildir, ama henüz sosyalizm de değildir.

Kapitalizm değildir, çünkü büyük sanayi, bankalar, tekelci sermaye, toprak mülkiyeti dahil büyük mülkiyetin tamamına el konmuş, uygun olanlar sosyalist işletmelere dönüştürülmüş, ama küçük mülkiyet, küçük üretim ve küçük ticaret yani pazar ekonomisi henüz tamamen ortadan kalkmamış, kaldırılmamıştır. Bundan daha da önemlisi, politik iktidar henüz proletarya diktatörlüğü değildir: Yani proletarya henüz tek başına kendi politik iktidarını kurmamış; küçük mülk sahipleriyle, küçük burjuvaziyle ittifak halinde bir iktidar kurmuşlardır. Bu iktidar devrimci diktatörlüktür, demokratik halk diktatörlüğü ya da demokratik halk iktidarıdır.

Sonuç olarak, Marx tarihten söz ederken, ısrarla, “tarihi insanların yaptığını” söyler, “ama istedikleri koşullarda değil” diye de ekler. “Tarih, her biri kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan (…) üretken güçleri işleten değişik kuşakların ard arda gelişinden başka bir şey değildir.” (Marx-Engels; Alman İdeolojisi) İşte bunu bir türlü kavrayamayanlar ya da kavramak istemeyenler, Marx’ı ve Marksizmi teleolojik determinizmle itham ediyorlar. Bunu öne sürenler, tarihsel toplumsal gelişmenin ancak verili toplumsal koşullardan hareket ederek nesilden nesile aktığını, aktarıldığını, bu yüzden de “insanların kendi üretici güçlerini -ki tüm tarihin temelidir- seçmekte özgür olmadıkları”nı (altı orjinalinde çizili) (Marx’tan Annenkov’a 28 Aralık 1846 tarihli mektup) belirtir. Tarihsel-toplumsal gelişme keyfi olmadığına göre, onu belirleyen nesnel koşullardan hareket etmek zorunda olduğuna göre, bu nesnel zorunluluğun er ya da geç sınıfsız topluma evrileceğini söylemek, asla teleolojik determinizm değildir.

İnsanların tarihi ya da Marx’ın söylemiyle “tarih öncesi” çağı, sınıflı toplumlardan oluşmaktadır ve akış kaçınılmaz olarak sınıfsız topluma doğrudur. Bugün bu sıçramanın gerçekleşmesi için nesnel ve öznel koşullar olgunlaşmış, devrim güncellik kazanmış, pratik bir sorun haline gelmiştir. Marksizmi teleolojik determinizmle suçlayanların bile artık kabul etmek zorunda kaldığı somut durum budur. Gerçekler kendilerini kabul etmek istemeyenlere bile kendilerini kabul ettirirler. Burada artık “… devrim, yalnızca egemen sınıfı başka bir yoldan devirmek olanaklı bulunmadığı için değil, aynı zamanda onu devirmekte olan sınıf, ancak bir devrimle geçmişin tüm kirinden kurtulmayı ve toplumun yeniden kurulmasına yetenekli duruma gelmeyi başarabileceği için gereklidir.” (Marx-Engels; Alman İdeolojisi)

Leninist Teori
8.Sayı