12 Gün Savaşı

İsrail’in 13 Haziran günü başlattığı İran’a dönük saldırılar, 22 Haziran’da ABD bombardıman uçaklarının katılımıyla bir üst aşamaya evrildi. Ateşkese giden kapı, savaşın bu boyutlanmasıyla aralandı.

İsrail saldırısıyla başlayalım. Emperyalist propaganda merkezlerinin özel çabaları ve bu propagandanın gönüllü alıcı ve yayıcıları, “yenilmez güçlü İsrail”, “istihbaratın en büyüğü MOSSAD” türünden şehir efsanelerini geniş yığınlar arasında yaygınlaştırıyorlar.

İsrail, 13 Haziran sabahı İran savunmasını adeta felç ederek ani bir saldırı yaptı. Genelkurmay başkanı ve Devrim Muhafızlarının başındaki isim dahil, pek çok üst düzey komutan bir anda öldürüldü. Hava savunma sistemleri doğru düzgün çalışmadı. Ardından öyle bir hava oluştu ki, tıpkı Lübnan’da Hizbullah’a yapıldığı gibi, üst düzey yöneticiler ve komutanlar yok edilmiş, savaş kazanılmıştı! Peki İsrail bunu nasıl başarmıştı?

İran içlerinde kamyon ve kamyonetlerde hazır bulunan dronelarla, uydu üzerinden İsrail’deki komuta merkezinden yönetilerek, hassas hedeflere, radar merkezlerine vb saldırıldı. Hava savunma, bu saldırılar ve içeriden elektronik harp araçlarıyla adeta felç edildi. Önceden belirlenen hedefler, yine uydu destekli konum belirleme yeteneğine sahip mühimmatlarla vuruldu. İsrail’in devasa başarısı!..

Ama durun bir dakika. Bu “ülke içindeki drone” meselesini başka nereden biliyoruz? Elbette Rusya’da İrkutsk’taki stratejik bombardıman uçaklarına yapılan saldırıdan! ABD-Rusya stratejik nükleer silahlar anlaşması uyarınca hangarda değil, uydudan görülebilir şekilde açıkta tutulması gereken bu stratejik bombardıman uçakları Ukrayna droneları tarafından vurulmuştu. Kiev faşistleri 18 aydır hazırlandıklarını söyledikleri bu saldırıya “örümcek ağı” adını vermişti. Uçaklar anlaşma gereği açıkta. Uydular ABD-NATO uydusu. Droneların komutası yine bu teknolojiye dayanarak Ukrayna’daki “yabancı danışmanlar” (düpedüz NATO subayları) tarafından yönlendiriliyor. İşin içine belki Kazakistan’dan kimi yönetim kademeleri bile dahil oluyor. Ama “operasyon Ukrayna’nın!” Tabii buna inanıyorsanız…

Oysa bu saldırı, altını kalın çizgilerle çizelim, ilk adımdan son noktaya kadar bir NATO operasyonu idi. Sorumluluğun Ukrayna’ya kesilmesi, onun görünür olması, doğrudan NATO-Rusya savaşını engellemeye dönük bir maskeden ibaret, hepsi bu.

Bu örneği niye anlattık? 13 Haziran günü düzenlenen İsrail saldırısın bu ilk ayağı, İrkutsk saldırısının deneyimleriyle şekillenen, bire bir ona uyan saldırıdır. Askeri çevrelerce, haklı olarak, “İsrail’in ‘örümcek ağı’ operasyonu” şeklinde adlandırılmıştır. Bu benzetme, salt görünüş meselesi değil. Planlama ve uygulama açısından aynı merkezlerin ürünü olduğunun ifade etmek için dile getirilmiştir. 13 Haziran saldırısı, tamı tamına bir NATO operasyonudur. “Örümcek ağı”, Ukrayna veya İsrail’in değil, bir bütün olarak NATO’nun tüm dünyada ördüğü bir “ağ”dır! Küresel ölçekte bu “ağ”ı yaratan, ABD’nin başını çektiği emperyalist bloktur ve bunun temel aracı NATO’dur.

Devam edelim. Askeri haritalara bakıldığında İran’ın hemen tüm çevresinin ABD ve NATO üslerince kuşatıldığı derhal fark edilecektir. Bu üsler 7/24 kesintisiz bir şekilde İran’ın askeri faaliyetleri hakkında gözlem yapmakta ve bilgi toplamaktadır. Buna sayısız askeri casus uyduyu da eklemek gerekir. Yetmedi. Bölgede konuşlu bulunan deniz filoları, özellike uçak gemisi görev grupları; başta Konya ve Kıbrıs’taki askeri üsler olmak üzere, çeşitli üslerden kalkan erken uyarı ve elektronik harp uçakları; radar üsleri anlık bilgiler toplamakta ve işlemektedir. Bu da yetmedi. Her biri emperyalist merkezlerle ilişkili tüm bölge istihbarat örgütlerinin, bunların saha ajanlarının topladıkları verileri ekleyin. İşte o zaman İran’a yönelik “hassas saldırı”nın arka planına erişmiş olursunuz. Bütün bu devasa gücü yok sayıp, olan biteni sadece “İsrail’in yenilmez gücü”ne bağlamak, tam da emperyalist propaganda makinesinin tüm dünyaya anlattığı hikayedir.

İsrail elbette son derece önemli bir rol üstlenmiş durumda bu savaşta. İcra kuvvetleri İsrail’in. Ama bu bütünden kopuk bir İsrail’in böylesi bir saldırı gerçekleştirme kapasitesi yok. Dahası, bu saldırının silahları, bizzat mühimmatları, ABD’den ve başta İngiliz olmak üzere çeşitli NATO üslerinden kalkan kargo uçaklarıyla taşındı. Yani o ilk günkü saldırıda kullanılan “hell fire”lar, seyir füzeleri vs dahil, hemen hepsi ABD-NATO stoklarından alındı.

İkinci nokta şu. Tüm askeri-sınai kompleksine, teknolojik yeteneğine rağmen, İsrail, sözcüğün gerçek anlamında bir konvansiyonel savaşı sürdürme yeteneğinden yoksun. “Operasyon”, “harekat” vb. yürütebilecek çapı var ve gerçek şu ki, bu konuda pek mahir. Ama bir konvansiyonel savaşı yürütmek, başlatmak değil, yürütmek; belirli bir üretim kapasitesi, askeri güç, lojistik devamlılık vb. ister. Oysa İsrail, ABD ve NATO stoklarının devamlı akışı/yeniden doldurması olmaksızın bir savaşı bir haftadan fazla sürdürebilecek kaynak ve yeterliliğe sahip değil. Dahası, Ukrayna savaşında ortaya çıktı ki, bir bütün olarak NATO bile “uzatılmış savaş/yıpratma savaşı” yürütme konusunda açmazlar içerisinde.

Bu durum bize, emperyalist savaş konseptinin, asıl olarak, savaşın ilk adımında korkunç yıkımlar yaratarak düşmanı teslim alma, muazzam askeri kuvvetin varlığının yarattığı baskılayıcı güç ile siyasal taleplerini dikte etme, hasım ülkelerde asıl olarak içerideki “muhalif güçlere” dayanarak sonuç alma temelinde şekillendiğini gösteriyor. Karaya ayak basarak ülkeleri ele geçirme stratejisi, Afganistan ve Irak’ta denendi. Devasa “koalisyon” olarak hareket etti emperyalistler. Yakıp yıkarak bu iki ülkeyi işgal etmeyi başardı. Ama sonrası, tam bir başarısızlık oldu. Irak’ı parçaladılar ama siyasal ve toplumsal yapıyı amaçladıkları doğrultuda biçimlendiremediler. Afganistan’dan ise düpedüz kaçtılar.

Söz konusu İran olunca, durumun Irak ve Afganistan’dan çok daha karmaşık olduğu derhal anlaşılacaktır. ABD-NATO postallarının karaya ayak basarak İran’ı işgal etmesi, büyük oranda boş bir hayaldir. Bunun yerine yakıp yıkarak, olağanüstü zararlar vererek, mevcut gerici rejimi soluksuz bırakmak ve içeriden rejimi çökertecek güçlerin harekete geçmesini sağlamak hedefleniyor. Bunun adına “rejim değişikliği” diyorlar. Tabii burada asıl olay, her zaman için, içeride gerçek bir devrimci tehlikenin, iktidarı ele geçirmeye yetenekli bir emek hareketinin, işçi ve komünist partisinin vb. gelişmemiş olmasıdır. Zira böylesi koşullarda emperyalistlerin girişecekleri saldırı, gerici rejim karşısında devrimci iktidarın önünü açabilir, ki emperyalizm buna asla yanaşmaz.

13 Haziran’da Siyonist varlığın saldırısı, ilk gün açısından, “rejim değişikliği” hayallerini yeşertti. “İçeriden” kimi örgütlerin sevinçli açıklamaları da bu işin “sosu” oldu. Ama aynı günün ilerleyen saatlerinde İran hava savunma sistemleri ilk şoku atlatmış ve çalışmaya başlamıştı. Art arda düşürülen İsrail jetleri, SİHA’lar, Tel Aviv ve Hayfa’yı iliklerine kadar sarsan füzeler, kazın ayağının hiç de umdukları gibi olmadığını açık etti. İlk başta yakaladıkları rüzgâr yön değiştirdi, propaganda ters tepti. Daha ilk adımda İsrail’in savunma merkezi vuruldu, askeri-sınai kompleksi ağır darbeler almaya başladı. İran’ın nükleer tesislerine saldırdı, yanıtını kendi nükleer tesisinin vurulmasıyla aldı. İsrail, ilk günün akşamına doğru darbe yemeye başladı ve o andan itibaren yaptığı her saldırı, istisnasız bir şekilde karşılık gördü. İran aynı şekilde yanıt verdi. İsrail nereyi vurduysa, İran da aynı muhtevaya sahip hedefleri vurdu. Kısa süre içinde İsrail’in “savunma stokları” tükendi. ABD-NATO takviyesi de işe yaramadı. İran füzeleri İsrail hava savunmasını rahatlıkla alt etmeye başladı. Bakmayın siz “füzelerin yüzde 95’ini vuruyoruz” lakırdısına. Benzerr lafları Kiev’in faşist rejimi de yapıp duruyordu. Hep “yüzde 90-95” başarılı oluyorlar her nasılsa! Ve her nasılsa yine de pek çok tesisleri yerle bir oluyor!

İran misillemelerinin etkinliği, Siyonist İsrail için tam bir karabasan haline geldi. Daha önce dikkat çektiğimiz gibi siyonizmin yumuşak karnı onun nüfus politikasıdır. Taşıma nüfus ile toprak genişlemesi üzerine kurulu bir rejimdir. Kuruluşu da böyleydi, “genişleme süreci” de böyledir. Ve tarihinde ilk kez kentlerine füzeler yağıyor, “yerleşimci” denen faşist sürüsünün işgal ettiği alanlar, meşru hedefler olarak vuruluyor, moloz yığınları yaygın görüntü haline gelmeye başlıyor ve her saldırıda sirenler eşliğinde insanlar sığınaklara koşuyor. Taşıma nüfus, vadedilen cennet yerine dört başı mamur bir savaşın ortasına düşmüş durumda. Böylece göç, tersine dönmeye başlıyor. Kişi başı 10 bin dolar ödeyerek kapağı Kıbrıs’a (ki, bir adımlık mesafededir Kıbrıs) atanların sayısı sürekli artıyor. Oradan da uçaklarla başka ülkelere kaçışıyorlar.

Uzayan savaş/yıpratma savaşı, Siyonist varlık için de, emperyalistler için de büyük bir sorun. İktisadi yapıları, askeri güçleri, toplumsal dokuları buna uygun değil. Siyonist varlık açısından, tüm bunlara ek olarak, bir de çok temel olan nüfus problemi var. Bu koşullar altında savaşı sürdürebilmeleri imkansız olmasa da, çok zor.

Ayrıca askeri vuruş gücü açısından da şunu vurgulamak gerek. Siyonist İsrail, askeri vuruş gücü anlamında yapabileceklerinin en azamisini zaten o ilk saldırı anında yaptı. Ondan sonraki tüm saldırılar, konvansiyonel anlamında hangi silahları kullanmış olursa olsun, o ilk ulaşılan düzeyi aşamadı. Askeri anlamda aşamayacağı sınıra ulaşmış durumdaydı. Bundan bir adım ötesi ancak nükleer silahların kullanılabileceği noktaydı. Yani İran yönetimine geri adım attırabilecek ek bir baskı gücü yoktu. ABD’nin devreye girdiği nokta, işte burası.

Siyonist varlık köşeye sıkışmış, soluksuz kalmıştı. İran’a yönelik saldırılarının yarattığı yıkım ne düzeyde olursa olsun İran’ı teslim alması, yenmesi mümkün değildi. Ama tersten, savaşın uzamasıyla İsrail’in yenilgisi daha büyük bir olasılık olarak belirginleşmeye başlamıştı. ABD, vekilini bir kenara iterek sahneye çıktı. Esip gürledi. Tehditler yağdırdı. Yakıp yıkmaktan bahsetti. Ve sonrasında B-2’leriyle İran’ın nükleer tesislerini vurdu.

Hakkını yememek lazım. ABD ordusu, gerek Guam’a gönderdiği stratejik bombardıman uçakları üzerinden yarattığı şaşırtmaca ile gerekse ta ABD’deki üslerinden kaldırdığı uçaklarla İran’a saldırıp dönmesiyle, askeri anlamdaki yeteneklerini sergiledi. Fakat daha sonra basına yansıyanlar üzerinden görmüş olduk ki, saldırı öncesinde İran, tünel girişlerini topraklarla örtmüş ve halihazırdaki zenginleştirilmiş uranyumu çoktan bilinmeyen yerlere taşımıştı. ABD’nin kullandığı “bunker buster”lar ise yeraltı tesislerine nüfuz edemezdi. Sonuçta ABD “başarılı” bir askeri harekat yapmış, gözdağı vermişti ve “artık bu savaş bitsin” aşamasına geçebilirdi. ABD’nin bu savaştan çıkış formülü buydu. Yüksek perdeden tehdit, gövde gösterisi mahiyetinde bir askeri harekat… ve “görev tamamlandı, savaşmamıza gerek yok, bizim için savaş bitti”!

Tabii bu arada İran’ı “misilleme yapmaması” konusunda sürekli tehdit etmeyi de ihmal etmedi.

İran, bu saldırıdan birkaç saat sonra Tel Aviv ve Hayfa’yı şiddetli bir şekilde vurdu. İsrail saldırılara devam etti. İran da karşılık vermeye. Bu arada basında çıkan iddialara göre Siyonist rejim, Körfez ülkeleri üzerinden İran’a ateşkes önerileri de yaptı, İran kesin bir dille reddetti. Açıkça görülüyordu ki, ABD’nin saldırısına rağmen, hatta biraz da bunun etkisiyle, psikolojik üstünlük tamamen İran’a geçmiş durumdaydı. Tehditlere pabuç bırakmıyor, İsrail’in ateşkes önerisini reddediyor ve vurmaya devam ediyordu. Şu halde, tam da bu psikolojik üstünlük ortamında Tahran, savaşı sonlandırma planını devreye koyabilirdi.

Dışişleri Bakanı Arakçi, Moskova’ya giderek Putin ile görüştü. Kuvvetle muhtemel, savaştan çıkış planı konusunda Kremlin’i bilgilendirdi. Anlaşıldığı kadarıyla onların desteğini de aldı. Rusya Dışişleri ve BM daimi temsilcisi, ABD-İsrail saldırısını her fırsatta eleştirdi, “provoke edilmemiş saldırı” (Ukrayna meselesine alaycı gönderme) olarak niteledi, gayrı meşru ilan etti.

Tahran yönetimi, daha sonra açıkça anlaşıldığı gibi, önceden haber vererek ABD’nin Katar, Bahreyn, BAE’deki üslerine füzelerle saldırdı. Tamamen meşru bir misilleme eylemi gerçekleştirdi. ABD’ye ve söz konusu ülkelere önceden haber vererek yaptı bu saldırıyı ve ABD’nin İran’a karşı kullandığı füze kadar füze kullandı. Her yönüyle simgesel bir eylem idi bu. Amaç “yıkıcı bir etki yaratmak” değil, siyasal bir etki yaratmak üzerine kurulmuştu: Tehditlerinize aldırmıyoruz, istediğimiz anda sizi vurma yeteneğe ve iradeye sahibiz! ABD, bu simgesel karşılığı kabul etti ve olayı tırmandırmayacaklarını ilan etti.

Böylece ABD’nin “savaştan çıkma planı”, İran’ın psikolojik üstünlüğü yakaladığı ortamda yaptığı meşru misileme sayesinde Tahran’a da bir çıkış imkânı sağladığı için gerçekten işe yaradı. İki taraf da böylece mevcut savaşın nükleer bir kapışmayı gündeme getirecek daha büyük savaşlara dönüşmesinden sakınmış oldu. İran, Washington’ın “ateşkes önerisi”ni kabul etti. Ama bu ateşkesin başlamasından saatler önce İsrail’e son bir füze salvosu gerçekleştirmeyi ihmal etmedi!

13 Haziran’da başlayan bu “12 gün savaşı” ile görmüş olduk ki, sadece emperyalist-kapitalist sistem veya daha özel ifade ile kapitalizm, bir sınıra gelip dayanmış değil, fakat aynı zamanda emperyalistler askeri olarak da güçlerinin sınırına gelip dayanmış. Tüm esip gürlemelerine, yakıp yıkma tehditlerine, yer yer görülmedik vahşetler eşliğinde bu tehditleri gerçekleştirmelerine rağmen, askeri olarak da sürekli geriliyorlar, başarısız oluyorlar. İran’ı bir çırpıda düşürme, saf dışı etme planları, 12 günün sonunda paçayı zor bela kurtarabildikleri bir dehşet filmine döndü.

Bu arada Siyonist varlığı korumak uğruna faşist Kiev rejiminden esirgemek zorunda kaldıkları hava savunma unsurlarının bedelini ödemek de Ukrayna’ya düştü. Bu 12 gün içinde Kiev, Odessa ve bir dizi kent, hava savunma anlamında en ufak bir direniş bile gösteremez hale geldi. Böylece emperyalistlerin askeri yeteneklerinin sınırlarını bir kez daha görmüş olduk.

Bu savaş, İsrail’in değil, bir bütün olarak NATO’nun iki cepheyi aynı anda sürdürme güç ve yeteneğine sahip olmadığını ortaya koydu. Oysa daha hesapta bir de Doğu Asya var! Tayvan ve Kore, hatta belki Filipinler üzerinden Güney Çin Denizi’nde devreye sokulacak çatışmalar, sırada bekliyor.

Trump yönetiminin NATO harcamalarını üye ülke GSYH’sinin yüzde 5’ine çıkarma ısrarı, sanırım şimdi çok daha iyi anlaşılıyordur. Büyük bir savaşı, varlıklarını sürdürmenin yegâne yolu olarak görüyorlar, ama buna hazır değiller. Güçleri bunun çok uzağında. 12 gün savaşı bunu apaçık koydu önlerine. Öyleyse daha hızlı hazırlanmak zorundalar.

Önümüzdeki dönem, ekonominin ve bir bütün olarak toplumun militarizasyonunun tüm NATO ülkelerinin temel konusu haline geldiği dönem olacak. NATO karşıtı mücadele ise hemen tüm ülkeleri kesen ortak bir nokta olarak öne çıkacak.

24 Haziran ‘25

Leninist Teori
8.Sayı