Saçlarına aklar düşeli uzun yıllar olmuştu. Yaşam yormuştu onu, yine de dik durmaya çabalıyordu. Yıllar su gibi akıp giderken en sevdiklerini de yanında alıp götürmüştü. Her giden onun ömründen ömür götürmüştü. Ömürlük bir çınar ağacı gibiydi. Yalnız, dallarını budamışlardı ama ayaktaydı. Bu ona yetiyordu.
Çantasını son kez kontrol etti. Eksik bir şey olup olmadığını düşündü. Her şey tastamamdı. Artık yola çıkma vakti gelmişti. Evi yine kendi halinde sessizce bırakıp çıkacaktı. Yıllar önce seslerin hiç eksik olmadığı evi, son yıllarda sessizlik kaplamıştı. Beş çocuğunu büyütmüştü burada. Onların cıvıltısıyla ev dolup taşardı. Kapıyı kapatırken o cıvıltıları duyar gibi oldu.
İki çocuğunu evlendirmiş, onlar kendi ailelerini kurmuşlar, kendi çocukları olmuştu. Ahmet, Nuray ve Ayşe’nin de evlenip yuva kurmalarını, onların da çocuklarının olmasını çok isterdi. Onlar bambaşka bir yoldan yürümüşlerdi. En çok da babaları istiyordu evlenmelerini. Onları evlendirince rahata kavuşacağını söyleyip duruyordu. Ömrü yetmemişti böyle bir şeye. Ahmet’i toprağa verdikten sonra bir daha toparlanamamıştı. Ahmet bir defa, babası her gün yavaş yavaş ölmüştü. Çilesi toprağa kavuştuğunda bitmişti.
Otogara gitmek için dolmuşa bindi. Cüzdanından parasını çıkarıp şoföre “oğlum şundan hele bir otogar al” diye uzattı. Şoför yaşlı kadının titreyen elinden parayı aldı. Para üstünü uzatmıştı ki o yaşlı kadını tanımıştı.
“Ana, sen Ahmet’in anasısın değil mi?” diye sordu.
Ahmet ismini duymak bile gözlerine yaşlar dolmasına yeterdi. Boğazı düğümlenmiş, bir an cevap verememişti. Kendini zorlayarak “evet oğul” diyebildi.
“Gel anam gel, ben Ahmet’in arkadaşıyım. Gel hele otur şuraya” diyerek tekli koltukta oturan genci kaldırdı. Yaşlı kadın oraya otururken bir yolcu “kaptan, inecek var!” dedi. Dolmuş durarak kapısını açtı. Bu sırada bir yolcu daha binerek ücretini uzattı. Ona da para üstünü verdi.
“Nereye gidiyon böyle ana” dedi; yaşlı kadına göz ucuyla bakıyordu.
“Otogara gidiyorum oğlum. Ayşemin bugün görüş günü. Gidip onu göreceğim” diyen yaşlı kadının boğazındaki düğüm çözülmüştü.
“Daha ne kadar var Ayşe’nin çıkmasına?”
“Bilmiyorum ki oğlum. Bu faşolar tutukluyor gencecik insanları, yıllarca oralarda tutuyorlar. Onlar yok olmadan Ayşem de diğer evlatlarım da çıkamazlar belki de. Hele de bana Ahmedimi, Ayşemi nereden tanıyorsun sen?”
Dolmuşçu hafif tebessüm etti. Zihninde eski günler canlanmıştı. “Ahmet ile aynı lisedeydik ana, tabi sen hatırlamazsın beni belki. Hani okulda faşistleri dövmüştük de müdür seninle benim anamı çağırıp ‘şu iki komüniste iyi bakın 10 tane adamı dövmüşler, bunlar tehlikeli çocuk, sahip çıkın bunlara’ demişti. Hatırlıyon mu ana?”
Kadın biraz düşündü. Hatırlamıyordu, unutuyordu yaşlılıktan kimi şeyleri. Ahmet ile ilgili her şeyi hatırladığını sanıyordu. “Yok oğlum hatırlayamadım. Yaşlandım artık, unutuyorum bazı şeyleri.”
“Doğrudur anam, doğrudur” dedi üzgün yüz ifadesiyle. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş derler. Ahmet’in haberini alınca elim ayağım boşaldı. Öyle yiğit birinin çıktığı yoldan dönmeyeceğini daha lisede anlamıştım ana. Yürüdüğü yolda geri adım atmadı. Başsağlığına gelmek istedim ana, hangi yüzle gelecektim evinize… Cenazesini bile uzaktan izledim.”
“İnecek var” sesini duyunca durdu. Kapıyı açtı, yolcu indi. Kapıyı kapatarak yoluna devam etti. “Yapamadım ana, gelemedim bir türlü. Ben üniversiteyi kazandığımızda onu yarı yolda bıraktım. Yaşamadım, yürüyemedim onunla birlikte. Oysa söz vermiştik birbirimize. Yıllardır da şu koltuğa her oturduğumda bunun pişmanlığını yaşarım.” dedi; gözünü yoldan ayırmayarak başını hafif öne eğdi.
“Geçmiş geçmişte kalmıştır oğul. Sen geleceğe bak. Kendine bir yol çizmişsin. Doğru ya da yanlış yürüyorsun. İnsan pişmanlıklarıyla ne kadar yaşayabilir?” Daha konuşmaya devam edecekti ki otogar tabelasını görünce “Ben burada ineyim oğul” dedi.
Şoför minibüsü durdu. Kadın ayağa kalkarken o da cebinden para çıkartarak “Ana bunu Ayşe’ye verirsin. Kara İsmail dersin, o hatırlar beni. Çok selamlarımı ilet olur mu?”
“Hiç zahmet etme oğlum, ben selamını iletirim.”
“Al ana, yoksa gönül koyarım” dedi İsmail.
“Madem öyle, sağ olasın. Selamını iletirim. Hadi yolun açık olsun.”
Minibüsten yavaş adımlarla indi. Minibüs yoluna devam ederken o da yolun karşısına doğru yürüdü. Otogar çok kalabalık değildi. Biletini her zamanki yerden aldı. Otobüslerin olduğu yere yürürken biraz ilerisinde kıvırcık saçlı bir kadın gördü. O an kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Kızı Nuray olduğunu düşünmüştü. Ona o kadar çok benziyordu ki heyecandan elleri titremeye başladı. Ne yapacağını bilemedi. Etrafına dikkatlice bakındı. Yanına gitmek, yıllardır görmediği kızına sıkıca sarılmak istedi. “Ya polisler takip ediyorsa? Yanına gidersem onu hemen tanır alırlar…” diye düşündü. Bir süre daha uzaktan ona baktı. Kadın otobüslerin olduğu tarafta gözden kaybolmuştu.
Kendisi de o yöne doğru ilerledi. “Nurayımdır kesin. Gidip sarılsam ne olacak. Ama ya polislerin eline geçerse? Ahmedimi de almış, haftalarca işkence yapmamışlar mıydı? O da birine selam vermişti. Nereden bilecekti o selam verdiği kişinin arandığını?” diye geçirdi içinden. Kendi kendini teselli etmek için “En iyisini yaptım. Yanındakiler de yoldaşlardır belki, hepsini riske atardım.” dedi.
Bineceği otobüsü görmüştü. Her zaman aynı firmadan bilet aldığı için firma çalışanları, muavinler, şoförler onu tanıyorlardı. Otobüse binerken muavin yardım etti.
“Ana, gözümüz yollarda kaldı. Bizim çocukları gönderecektim, hele etrafa bakın belki yükü vardır yardım edelim diyecektim” dedi şoför.
“Sağolasın oğlum. Yüküm aha bu bedenim, bir de şu çanta. Onları da şimdilik taşıyabiliyorum.”
Öndeki koltuğa oturdu. On beş dakika sonra otobüs hareket ederken kıvırcık saçlı kadını yine gördü. Kızı olmadığını anlamıştı. Ona benzetmişti. Şimdi huzur içindeydi.
***
“Ahmedim” dedi gözlerini açıp etrafına bakınarak. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Otobüsün içinde uykuya dalmış, rüyasında Ahmet’i görmüştü. “Biz babamla iyiyiz ana, sen Ayşeme, Nurayıma iyi bak” demiş, ona sarılmıştı. Gözleri yaşlarla doldu. Yine o ölüm haberini aldığı gün aklına geldi.
***
TV kanalları son dakika haberi geçiyordu. “İstanbul’da teröristlerle sıcak çatışma yaşanıyor. Pusuya düşürülen iki terörist emniyet güçlerinin teslim ol çağrısına ateş ederek cevap veriyorlar.” O an aklına Ahmet’in orada olabileceği gelmemişti. Ama televizyon ekranına kilitlenip kalmıştı. İki devrimci teslim olmamak için çatışıyordu. Ahmet ona “Artık sen tüm devrimcilerin anasısın. Onları da benim gibi sev” demişti. Onları zaten çok seviyordu. O günden sonra da kapısını çalan her devrimciyi evlatlarından ayırmamıştı. Hepsinin anası olmuştu. Şimdi de orada çatışanlara ana sevgisiyle bakıyordu. Çatışma çok uzun sürmüş. TV’nin başından kalkmamıştı. Kocası pazardan gelip de onu öyle görünce o da ekrandaki habere dikkat kesilmişti.
Haberi sunan muhabir heyecanla gelişmeleri aktarıyordu. “İki terörist teslim ol çağrılarına ateş ederek karşılık verince emniyet güçlerimizin başarılı operasyonu sonucu ölü olarak ele geçirildiler.”
O an kadının yüreğinden bir parça kopup gitmişti.
“Öldürülen teröristlerden birisi uzun bir zamandır aranan, çok sayıda kuyumcu soygunu, gasp, bombalı eylem ve yasa dışı örgüt üyeliğinden aranan Ahmet…”
O ismi duydukları an, ikisi için de durmuştu. Her şey donup kalmıştı. Hareketsiz iki bedenin gözlerinden birer damla yaş aktı. Öyle sessizce televizyon ekranına bakarak donup kalmışlardı. Ne kadar zamandır öyle durduklarını bilmiyorlardı.
O sessizliği bir çığlık bozdu. Kadın kendisinden o sesin çıktığını sanarak eliyle ağzını yokladı istemsizce. Hayır, kendisi bağırmıyordu. Kocasına baktı, biraz önce içeri giren adam gitmiş yerine başka birisi gelmişti. “Ahmedim!” Çığlıkları yankılanmaya devam ediyordu. Kapının çalındığını dahi duymamışlardı. Sadece “Ahmedim” çığlıkları kadının kulağında yankılanıyordu.
Evin dışında toplanan, çığlıklara gelen kalabalık da anlamıştı ne olduğunu. Kapıyı kırarak içeri girdiklerinde boş boş televizyon ekranına bakan iki yaşlı insan görmüşlerdi.
Ahmet’in ablası “Ahmedim!” diye bağırarak anasına sarıldı. Kızı hüngür hüngür ağlasa da kadın ne ağlıyordu ne kızına bakıyordu.
İçeri giren kalabalığı yaşlılar dışarı çıkardı. Dışarıda önce komşuları, sonra akrabaları ve yoldaşları gelmişti. Sokakta “Ahmet Yoldaş Ölümsüzdür!” sloganı yankılanıyordu. Kadın bu sloganı duyunca oturduğu yerden kalktı. Kızı, oğlu ve onu tanıyanlar şaşkınca ona bakıyorlardı. Odasına gitti, kapıyı kapatıp kilitledi. Kızı onun peşinden gitti. Kapıyı zorladıysa da açamadı.
“Ana aç kapıyı kurbanın olayım. Hadi aç beni korkutma ana!” dediyse de içeriden hiçbir cevap gelmedi.
Kadın bir süre içeride kaldı. Üzerine siyah bir elbise giydi. Oğlu, Ahmet’i için yas tutacaktı. Kapıyı açıp dışarı çıktığında kadınların hepsi orada toplanmıştı. O an Ahmet’in yoldaşlarından birini görünce gidip ona sıkıca sarıldı.
Evin içinden dışından ağıtlar yükseliyordu. Ağlayanlar ağıt yakanlara eşlik ediyordu. Kadının gözünden bir damla yaş akmadı. Kimse neden ağlamadığını anlamamıştı. İçerdekiler “içine akıtıyor gözyaşlarını” diye düşündüler.
Oysa onun ağlamamasının tek nedeni vardı. Ahmet’i son gördüğünde sarılıp kokusunu içine çekmiş, o gün ağlamıştı. Söz verdirmişti Ahmet “Bana, kardeşlerime ne olursa olsun ağlamayacaksın. Ağlayarak bu faşistleri sevindirmeyeceksin. Senin ağlamaman onlara korku salacak ana. Söz ver bana ağlamayacaksın.” demişti.
Söz vermişti oğluna! Son defa gördüğünü bilmeden. Şimdi onu mezarına koyarken görecekti.
***
Ahmet’in cenazesini almak için katledildiği şehre anneyle birlikte akrabaları ve komşuları gitti. Ne kocasının ne iki evladının bu işi yapacak hali vardı.
“Sen güçlü bir kadınsın. Oğluna söz verdin, ağlamayacaksın” diyerek kendini teselli ediyordu. Yol boyunca hem oğlunu hem de Ayşe ve Nuray’ı düşündü. “Ayşemin haberi olmuştur, Nurayım da abisinin kara toprağa düştüğünü biliyor mudur?” diye düşünüyordu.
Şehrin ışıkları karşıladı onları. Hava aydınlanmamıştı. Aracın arka koltuğunda oturan Ahmet’in yoldaşı Nazım’a dönerek “Oğul, kaçta alırız cenazemizi?” diye sordu.
Nazım önünde kaya gibi sağlam duran kadına bakarak “Böyle analarımız oldukça faşizm korkmaya devam edecek” düşüncesiyle kadına cevap verdi. “Saat dokuz civarı alacağız ana. Avukatlar oradalar zaten.”
Araçlar toplu halde orada bulunan parkın kenarında durdular. Saatlerdir yoldalardı ama kimse yorgunluğu umursamıyordu. Nazım araçtan inerek etrafına bakındı. Daha kimseler yoktu. Polisler şimdiden yığınak yapmışlardı. Sivil polis araçları etrafta duruyordu. Tekrar araca bindi.
Zaman bir türlü ilerlemiyordu. Akrep ve yelkovan sanki yerlerinden hareket etmemek için birbirlerine takılıp kalmışlardı.
Araçlarda bekleyenler gözlerini kapatmış, dinleniyorlardı. Bir tek ananın gözleri kapanmamıştı. İlk slogan sesini de o işitti. “Ahmet yoldaş ölümsüzdür!”
Arabadan dışarı çıktı. “Geldi oğlumun yoldaşları” diyerek sanki oğluna kavuşacakmış gibi hızlı adımlarla sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Diğer araçlardakiler de inerek kadını takip etmişlerdi.
Büyük bir kalabalık karşıladı onları. Anayı tanıyan tanımayan herkes ona sarıldı. Ahmet’in resmini gördü. Bu resmi hiç görmemişti. Dikkatlice baktı fotoğrafa, eline aldı. Oğlu oradaymış gibi sarıldı.
Slogan sesleri arasında Adli Tıp’ın içinden avukatlar geldi. Anayı yanlarına alarak tekrar içeri girdiler. Dışarıdaki gibi içeride de yüzlerce polis vardı. Kadın onlara bakarak “Cenazemizden bile korkuyor katiller” dedi.
Binanın girişine geldiklerinde kapıda bekleyen polisler yalnızca anneyi alacaklarını söylediler. Avukatların çabası ve ısrarı bir fayda etmedi. Polisler içeride anneyi korkutacaklarını, tehditler savurarak cenazeyi sessiz sedasız göndereceklerini düşünüyorlardı. Anne avukatlara baktı. “Siz merak etmeyin, hiçbir halt yiyemezler. Ben Ahmet’in anasıyım, yoldaşlarının anasıyım” dedi gururla.
Avukatlar karşılarında böyle bir kadın gördüklerine şaşırmışlardı.
Onları geride bırakarak yanında altı-yedi polisle binanın içine girdiler. Onu bir odaya aldılar. İçeride 4 kişi oturuyordu. İçlerinden bıyıklı olan polis “Başınız sağ olsun, buyurun oturun” dediyse de hiçbir şey demeden dimdik ayakta durdu. Polis onun oturmayacağını anlamıştı. “Cenazenizi memleketinize götüreceksiniz. Burada herhangi bir tören yapılmasına izin verilmeyecek. Eğer aracınız yoksa, belediyeden bir araç temin edip cenazenizi gönderebiliriz. Dışarıda toplanan terör örgütü yandaşları sizi korkutarak, tören yaparak örgüt propagandası yapmak isteyecekler.”
Ana bu sözleri duyunca acısını yüreğine gömerek hafif tebessüm etti.
“Eğer isterseniz, hiç onlar görmeden de cenazenizi memleketinize gönderebiliriz. Böylece hiçbir olaya sebebiyet vermemiş olursunuz.”
Kadın masaya doğru bir adım attı. Kısa boyuna rağmen dört adamın karşısında bir dev olmuştu. “Cenazemizi alacağız ve oğlumun istediği gibi uğurlayacağız. Verin cenazemizi gidelim” dedi, ellerini masaya koyarak.
Dört kişi de bu yaşlı kadının karşısında ürpermişti. Polis “Çıkacak her olaydan siz sorumlu olacaksınız!” dedi. Ana bir adım daha atacakmış gibi yaptıysa da masanın hemen yanındaydı. “Verin oğlumu!” dedi güçlü bir ses tonuyla.
“Çıkarın şu kadını” diye bağırdı polis. Odaya giren polisler onu çıkartmak için koluna girmeye çalışırken “Çekin o kanlı ellerinizi” dedi. Kendisi yürüyerek çıktı.
Dışarıda saatlerce beklettikten sonra cenazeyi teslim ettiler. Cenaze aracına yerleştirdiler tabutu. O tabutta yatıyordu Ahmet’in bedeni. Araç Adli Tıptan çıkar çıkmaz sloganlar kitlenin içinden göğü yararcasına çıkıyordu. Tabutun üzerine kızıl bir örtü serildi. Araçlar uzun bir konvoy halinde Ahmet’in yıllarca faaliyet yürüttüğü bölgeye doğru yola çıktılar.
Yoldaşlarına; “Eğer bir gün toprağa düşersem, beni sarıp sarmalayan bu bölgeden son bir defa geçirin” demişti. Son isteğini yerine getireceklerdi.
Mahalleye girdiklerinde binlerce kişi karşıladı cenazeyi. Ananın hiç tanımadığı, bir kez olsun yüzlerini görmediği insanlar, oğlu için ağlıyordu. Halk onu uğurlamaya gelmişti.
Cadde trafiğe kapatılmıştı. Kızıl bayrağa sarılı tabut omuzlara alındı. Caddede bir tek dükkan açık değildi. “Ahmet Yoldaş Ölümsüzdür!” sloganı yankılandı caddede. Binlerce kişi, genci yaşlısıyla, kadını erkeğiyle bir kez daha Ahmet’in yanında, arkasında yürüyordu. Uğruna öldüğü halkı onu bir kez daha sarıp sarmalamıştı.
Ana, yanında kadınlarla en önde, başı dik yürüyordu. Binlerce insanı görünce gurur duymuştu.
Kalabalık, törenin yapılacağı yere geldiğinde polis saldırıya geçti. Tabut çatışmanın arasında kalmıştı. Bir grup onu çıkarıp bir araca yerleştirerek uzaklaştırdı. O gece o bölge sabaha kadar yangın yerine döndü. Halk sokaklardaydı. Yoldaşlarını ona yakışır şekilde uğurluyorlardı.
***
Üç saatlik yolculuktan sonra otobüsten indi. Gideceği yeri ezberlemişti. Elindeki çanta, yürürken onu biraz yordu. Önce minibüse bindi. Bir süre sonra inerek otobüse bindi. Otobüs hapishaneye yakın durakta durunca indi. Kendisiyle birlikte dört kişi daha inmişti. Birlikte hapishaneye doğru yürüdüler.
Hapishane önü kalabalıktı. Ziyaret günleri hep böyle kalabalık oluyordu. Ziyarete gelip gittiği için çoğuyla tanışmıştı. Yoldaşlarını da görmüş, onların yanına giderek hepsine sarılmıştı.
Giriş işlemlerini yaptırdıktan sonra getirdiği kıyafetleri teslim etti. Bir süre sonra ismi okununca içeriye doğru yürüdü.
Açık görüş alanı ailelerle doluydu. Gözleri kızını aradı. Henüz getirmemişlerdi. Gelen tutsaklarla selamlaştı. Çok geçmeden Ayşe gülümseyerek yanına geldi. Anne ile kızı sıkıca sarıldılar. Kızının elini sıkıca tuttu. Bir süre sessizce birbirlerine baktılar her görüşte yaptıkları gibi.
“İstediğin eşyaları getirdim kızım” dedi. “Bir de bizim orada dolmuşa bindim. Şoför, Ahmedimin arkadaşıymış. ‘Kara İsmail de, Ayşe beni tanır’ dedi. Para gönderdi sana, onu da yatırdım.”
“Şoförlük mü yapıyormuş? Uzun zaman oldu ondan haber almayalı. İyi miydi anne?” diye sordu Ayşe.
“İyiydi kızım ama ben o çocuğu hatırlayamadım. Bir şeyler anlattı, yine hatırlayamadım. Yaşlandım artık, unutuyorum bazı şeyleri.”
“Hani bizim eve bir kadın gelip seninle kavga etmişti, ‘oğlun oğlumu terörist yaptı’ diye bağırmıştı. Nuray da kadını itmiş, komşular araya girmişti. Sen de Ahmet’e kızmıştın o zaman. ‘Niye milletin çocuğunu örgütlüyorsun’ demiştin. Ahmet kahkahalarla gülmüştü. ‘Ana milletin çocuğunu örgütlemezsek nasıl mücadele edeceğiz’ demişti.”
Ana gülümseyerek “Hatırladım şimdi, o da okulda faşistleri dövdüklerini anlatmıştı. Şimdi hepsini hatırlıyorum. Arada bize gelir gözleme yapmamı isterdi benden.”
“Evet işte O’dur. Görürsen yine selamlarımı iletirsin. İsmail’in zor anlarda hep desteğini gördük. Nuray’a aşıktı anne, ama ablamın öyle aşkla filan ilgisi yoktu. Ahmet de bunu biliyormuş. Git konuş demiş İsmail’e. İsmail Nuray’la konuşmuştu. Geçmiş zaman işte… Kıyafetler için de teşekkürler. Yoldaşlar çok sevinecekler. Meral’in ayakkabısı iyice eskimiş. Abime söylersin bir ayakkabı ayarlasın bize. Kaliteli bir şey olsun ki uzun süre kullanabilsin.”
“Tamam kızım. Siz kendinize dikkat edin yeter. Bir de otogarda kıvırcık saçlı, Nurayıma çok benzeyen birini gördüm. O zannedip gidip sarılmak istedim. Sonra takip filan ediliyoruz diyerek vazgeçtim. Bir süre uzaktan baktım. Ama o değilmiş.”
“İyi yapmışsın anne. Görsen bile sakın sahip çıkma olur mu?”
O sırada diğer tutsaklar gelince Ayşe kalktı. Onları başbaşa bırakarak diğer ailelerin yanına gitti.
“Ziyaret sona erdi.” dedi gardiyan. Zaman hızla akıp geçmişti. Tutsaklarla tek tek kucaklaşarak oradan ayrıldılar. Onları orada bırakmanın huzursuzluğuyla herkes çıkışa yöneldi. Kadın arkasını dönerek son defa kızına baktı.
Önsöz Dergisi 57. Sayı

