Yabancılaşmaya Karşı Beyin Egzersizleri
Bizi biz yapan şeyin ne olduğu konusundaki üç bin yıllık sorunun kapağını açtığımızda karşımıza o güne kadar getirdiklerimiz çıkıyor. Biriktirdiklerimiz, seçimlerimiz, algıladıklarımız, kaçırdıklarımız ve daha birçok şey bizi, kişiliğimizi diğerlerinden parmak izi gibi ayırıyor. Milyar tane her bir insanı biricik yapıyor.
Yabancılaşmaya karşı beyin egzersizi yaparken art arda gelişen olaylar bizi hafızamıza doğru çekti. Hafıza kelimesi muhafaza eden anlamında, hafız kelimesinin dişisiymiş. An’ı anılar halinde saklayan, anlaklar oluşturup sonra onu çağıran anımsatan süreci ne güzel tanımlamış insan. Dilin oluşumunu ihtiyaçlarımızın belirlediğini biliyoruz, demek ki ne çok ihtiyacımız olmuş yüzyıllar içinde belleğimizi anlatmaya da ne kelimeler türetmişiz. Bellemişiz, belletmişiz ve daha nelere benzetmişiz.
Son dönemlerde yeni keşfedilmiş ya da birden ortaya çıkmış gibi Alzheimer hastaları üzerine senaryoların, programların rağbet gördüğünü fark etmişsinizdir. Evini kaybetmek, aileyi kaybetmek, güvenli çevreni kaybetmek derken her halde en son korku, gerilim hattı “kendini kaybetmek” ile hit yaptı. İnsanın başına gelebilecek en korkunç olaylar sırasında hafızayı kaybetmek ön sıralarda yerini aldı. Biz de bir an için hafızamızı kaybettiğimizi düşünelim. Ben kimim, bunlar kim, kim dost kim değil, evim nerede, ben neredeyim? Hangi yılda, hangi aydayız bilmiyoruz. Nasıl bir bulanıklık değil mi? Bu durumdaki bir insan ne yapabilir? Nasıl karar verebilir? Nerede kalabilir ya da nereye gidebilir?
İnsanın birikimi, belleği, kişiliği olur da toplumların olmaz mı? İnsanın gideceği yönü bilmek, dostu düşmandan ayırmak için belleğe ihtiyacı olduğu gibi toplumların da var. Her toplumun muhafaza ettiği, masalları, efsaneleri, tarihleri, mücadeleleri, yenilgileri, o yenilgiden çıkma biçimleri, heykelleri, yazıtları, gelenekleri, dansları, türküleri, dili, yemekleri ve buraya sığdıramayacağımız kadar çok etkeni onun benzersiz ulusal kişiliğini oluşturur. Bu kişilikler tek tek olağanüstü birikimleri içinde saklarken hepsi birlikte evrensel insanlık andacını da meydana getirir. Bu andaç cesareti, iyiliği, yaratıcılığı, onuru, emeği, yardımlaşmayı, dayanışmayı, doğayı ve insanı sevmeyi elbette güzel olan ne varsa onu yasa haline getirmiş. Bunun adına da tereddütsüzce “insanlık” demiş. Zamanın mermeri, demiri sertleştirdiği gibi öyle çelikleşmiş ki bu yasalar, ona karşı olanlar bile egemenliklerini kurarken onları kalkan olarak kullanmak zorunda kalmışlar. Rafları tavanlara kadar doldursalar da devletlerin yasaları bu evrensel yasaların karşısında bakkal defteri gibi kalır.
İnsanlığın bunca saldırısı altında sömürüsünü ve konforlu yaşamını devam ettirme savaşını veren egemenin karşı savunma geliştirmesi olağandır. Çoğu zaman topla, tüfekle, medyayla, devletin olanaklarıyla, kollukla ya da trollerle bize saldırıyormuş gibi görünen egemenler aslında büyük insanlığın saldırısı altında can çekişiyorlar. Değerli olan neyimiz varsa onu elimizden alıp bizi posa haline getirmedikçe onlara rahat yok. Eh tabi onların da birikimi, hafızası var. Gücümüzü kaynağından, insanlığımızdan ayırarak cesetleştirmek için uğraşan ama aynı çelişkiyle kendisi için nitelikli üreticiler sağlayacak toplumu ayakta tutmaya da çalışan tüm egemenler gibi kapitalistler de aynı yolları izliyorlar. Tarihte denenmiş olanı muhafaza edecek kasalar gibi çalışan, insanlıktan kopartılmış tarihçileri, siyaset bilimcileri, psikologları ve bizden çaldıklarıyla biriktirdikleri birçok olanakları var. Doğadaki tüm canlılar gibi ölümü geciktirmek uğruna o çok kıymetli zenginliklerinden kaynak ayırıyorlar.
İnsanlık değerlerinin baskısından kurtulmak için robot yapsa yine insana ihtiyacı olan mülk sahiplerinin her türlü insani gelişime karşı duyargaları da gelişmiş. Tıpkı bizim insanlığımıza yönelen saldırılara karşı duyargalarımızın geliştiği gibi. Toplumsal ayaklanmaların insanlık birikimine saldırılarla ortaya çıkması tesadüf değil. İşçilerin ücretler mücadelesinin arkasında bile insanca yaşayacak bir ücrete layık olma onurunun savaşı durur. Kadına, çocuğa, doğaya, hayvana yapılan saldırılar ortak hafızaları ayaklandırır. Sumud filosuna katılan ülkelerin insanları nasıl aynı duyguda birleşiverdiler. Dünyanın her yerindeki ülkelerde insanlar Gazze için meydanları doldurdular.
Onların hayalini kurdukları gibi, dünyanın mülksüzleri ve emekçileri başından kopmuş bir gövde gibi amaçsızca oradan oraya koşturup ne yapacağını bulamayan yığınlar değil. Bu nedenle yeni bir evre yeni bir insanlık ayaklanması ile karşı karşıya kaldıklarının farkında olanlar gözümüzün içine baka baka köklerimize baltalarıyla vuruyorlar. Gözü dönmüş ve çürümüş bir saldırganlık insanlığa hükmediyormuş gibi görüntü vermeye çalışıyor ama nafile… İki yüz yıllık katliamlara, soykırımlara, yabancılaştırmaya, yozlaştırmaya hatta çürümeyi dayatan sisteme karşı tüm kökleriyle toprağa sıkı sıkı tutunuyor ve daha derinlere kök salıyor insanlık.
Yara alıyor muyuz? Evet, çiziklerimiz, yanıklarımız ve hatta derin yaralarımız var. Dokularımızda iz bırakan, görmeden yapamadığımız, her baktığımızda içimizi dağlayan, öfkemizi harlayan, onurumuzu ayaklandıran yaralarımız… Bizi “biz” yapan yaralarımız… “Nasıl dayanıyoruz” sorusuna belleğimizin taşıyıcılarından birisi şöyle cevap vermişti: “Başımıza gelenler bizi hayal kırıklığına uğratmıyor, çünkü bekliyoruz. Yaşam karşısında yıkılan, yenilen insanlar gibi haksızlığa uğradığımızı, yenildiğimizi düşünmüyoruz. Tarihsel konumumuzu da saldıranların makus tarihini de biliyoruz.” Fidel’in dediği gibi, düştüğümüz yerden kalkıp yolumuza devam ediyoruz ama Batistalar yenilirse yok olup gideceklerini biliyorlar!
Kaybedeni şimdiden belli olan bu sınıf savaşında karşı tarafın tek seçeneği var; makus talihi geciktirmek! Aramızdaki bilgeleri, bugünü belgeleyenleri ve geçmişin deneyimlerini bizlere taşıyanları, düştüğümüz yerden hepimizden önce ayağa kalkanları bulmak ve onları öyle ya da böyle diskalifiye etmek zorundalar. Ta ki yenileri gelinceye kadar… Satın almak, yozlaştırmak, kendi safına katmak, gözden düşürmek en iyi bildikleri yollar. Bunlar mümkün değilse yaşamda kalma dayanaklarını ortadan kaldırmakla, hapsetmekle ya da öldürmekle örnek yaratmaya çalışırlar. Milyonları aynı anda yaşamdan kovamayacağından bunların hepsini bize göstere göstere yaparlar. İşten, okuldan, yurttan atılmak için de tutuklanmak için de her şeyinize el koymak ya da öldürülmek için de örnek olarak seçilmiş olabilirsiniz. Önceden seçilmediyseniz bile öldürülen gençlerimizle, işçilerimizle çocuklarımızla, kadınlarımızla, aydınlarımız ve öncülerimizle birlikte kapatılması gereken alelade bir dosya olabilirsiniz. Bütün bu tanıklıklar insanlığın bütününden kopartılmış, yalnızlığa itilmiş, öfkeli ve acılı ama savunmasız insanı yeniden yeniden yaratır. Ayağınızın altındaki zeminin zemin olmadığını, değersizliğinizi, güvencesizliğinizi en derinden hissetmelisiniz ki yenilginiz o denli güçlü olsun. Hele ki öfkemiz bizi yalnız bırakan diğer insanlara dönerse bu çok önemli bir kazanım olur.
“Düşünme” kelimesinin durma, durak, dinlenme, uyku, hayal, rüya anlamlarına gelen düş(tüş) kökünden gelmesi, konmak inmek anlamına gelen düşmek kelimesinin de aynı kökten gelmesi ne ironiktir. Sanki düş’ünen insanın, hafızanın taşıyıcısı olmayı seçmiş, geleceğin düşüne bağlanmış olan insanın yaşamının risklerle dolu olmasının da zaman zaman kaçınılmaz olarak düşmesinin de bu seçimin bir parçası olduğunu bize anlatır.
Yüzyıllar içinde toplumların belleklerinde yer etmiş çok önemli değerlerdendir düşeni düştüğü yerden kaldırmak. Tartışmamız düştüğü yerden kalkan ya da düştüğü yerde yer eden Hakan gibi, Metin, Sibel, Hrant, Roza ya da Ape Musa gibi taşıyıcılarımızın birikimimizden sökülüp alınmış olması değil, bütün bu olayların insanlığımızda bıraktığı yaralar ve bizim o yaralarla yaşamımıza nasıl devam edeceğimiz… Başkasının acısına sahip çıkma, dayanışma, güç verme, aradaki ayrımları boşa düşürme, kötü örnek yaratmak isterken toplumu güçlendiren bir örneğe dönüşme bugüne kadar sermayedarların karşılaşmaktan en çok korktuğu hayal kırıklıkları olmuş. Yaralarımızı ellerimizle bastırarak, dosta düşmana “yalnız değildir” diyerek ilan ettiğimiz, yerden kaldırıp yaşamımıza kattığımız belleklerimizin hepimiz için bulmaya çalıştığı yolu buluyoruz, bulacağız.
Hatır’ın hem borç, vefa hem de hafıza anlamına gelmesi, hatır’alarımızın dolayısıyla kişiliğimizin vefa üzerine kurulmuş olması da sanki geçmişimizden geleceğimize yapılmış bir çağrı gibi…
İnsanlık birikimini dünden bugüne, bugünden geleceğe taşımayı seçenlere bir çağrı…
Önsöz Dergisi, 58. Sayı

