Dışavurumcu Alman Sineması

Fritz Lang, Wilhelm Murnau, Wilhelm Pabst

“İnsan aklı için 

büyük ve ani değişimden

 daha acı bir şey yoktur

Frankenstein, Mary Shelley

1913 yapımı Praglı Öğrenci, dışavurumculuğun sinemadaki ilk esintilerinin yer aldığı Alman yapımı bir film olup, hikayesi 1820’lerde Prag’da geçer. 

Filmin ana karakteri Balduin, yetenekli ve genç bir kılıç ustası ve öğrencidir. Bir kontese aşık olur ancak sosyo-ekonomik konumu özgüvenini düşürür. Tek arzusu ve hırsı, “bir şekilde” zengin olmak ve sosyal statüsünü yükseltmektir. 

Prag’a gelen bir yabancı, Scapinelli, Balduin’in hırsını fark eder ve ona bir teklifte bulunur. Anlaşma gereği ona istediği parayı verecek, ancak ondan kendi istediği bir şeyi sonsuza dek alacaktır. Balduin, bu şeyin ne olduğunu sormaksızın anlaşmayı kabul eder. Parayı alır ve sosyal statüsü değişir. Scapinelli ise bunun karşılığında Balduin’in aynadaki yansımasına el koyar. Aynadaki yansıma aynadan çıkıp canlanır ve Balduin artık yansımasız kalmıştır. Aynaya baktığında hiçbir şey göremez. Başlangıçta bunu pek önemsemese de yansıması başına bela olur. Döneminin modern bir Faust uyarlaması olan bu hikaye, “ruhunu şeytana satma”, “şeytanla pazarlık” motiflerini barındırır. 

Dorian Gray’in Portresi, “şeytanla açık bir pazarlık” motifinin güçlü olmadığı ancak içten içe bu dileğin şeytan tarafından duyulduğu ve kabul edildiği bir roman. Bir ressam, genç ve güzel bir delikanlı olan Dorian’ın portresini yapar. Dorian resmi görür ve içinden, ne pahasına olursa olsun hep bu şekilde genç ve güzel kalmayı geçirir: 

“Ne hazin. Ben yaşlanıp çirkin ve iğrenç bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak, bir gün bile yaşlanmayacak. Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım!”

Zaman geçtikçe resimde değişmeler olduğunu fark eder ve dileğinin kabul olduğunu anlar. Yaptığı kötülükler kendi yüzüne olmasa da resimdeki yüze yansır. Bir kadının intiharına sebep olur ve bunu umursamaz; ancak resim bunu umursar ve portredeki gözler kararır ve kanlanır. Dorian bir cinayet işler ve portreye baktığında resimdekinin elinin kanlandığını görür. Yaptığı tüm kötülükler portredeki yüzüne yansır. Kendi ise halen aynı gençlik ve güzellikte görünmeye devam eder. Ahlaki çürüme ile insanın benliğinin bozulmasına iyi bir örnektir bu hikaye. 

Hem Praglı öğrenci hem de Dorian Gray, bedeni ve ruhu ayrı hareket eden, tamamlanmışlık duygusundan uzak düşmüş ve beden ruh bütünlüğünü bir daha asla tamamlayamamış bireylerdir. Çareyi, gölgelerini öldürmekte görürler. Balduin, aynadaki yansımasına ateş eder ancak kendi ölür. Dorian ise eline aldığı bıçakla portreyi parçalar ama odaya giren uşaklar, Dorian’ı yerde ölü bulur ve portre hem sapasağlam hem de ilk yapıldığındaki gibidir. Parçalanmış ruhu daha fazla taşıyamayan bu iki genç, beden ve ruh bütünlüğünü önemsememiş, şeytanla pazarlığa oturmuş, başlarına bela olan ruh tasvirlerine en sonunda zarar vermiş ancak kendileri ölmüştür. 

Bu ruhsal bunalımı ve parçalanmışlığı, en temel yansıtıcı olan aynada dahi insanın kendini görememesini ve kaybolmuşluk hissini, Dışavurumcu Alman Sinemasında çokça göreceğiz.

 

Dışavurumcu Alman Sineması Koşullarını Buluyor

Hiçbir ekolün tam bir tarih kesiti yoktur. Diyalektik gereği her akım etkisini hem başka biçim ve özlerin içinde hem de başka dönem sinema anlayışlarının içinde ve onlarla birlikte göstermeye devam eder. Dışavurumcu Alman Sinemasının da belirli bir tarih kesiti olmayıp, günümüzde çekilen özellikle çoğu korku filmi, içinde bu akımın etkisini barındırmaya devam eder. En çok da ışık kullanımı ile atmosfer yaratımı noktasında…

Bu akım etkisini yoğunluklu olarak 1919-1923 yılları arasında Almanya’da gösterir. Ancak daha az yoğunluklu etkilerinin görüldüğü filmlere bakarsak, bu akımın 1910-1925 yılları arasında gelişim gösterdiğini ve Alman sinemasına hakimiyet kurduğunu görebiliriz. 

Akımın özelliklerini, dönemine damga vurmuş ve etkisini günümüz sinemasına dek sürdürmüş bazı önemli filmler üzerinden ele alalım.

Sesin sinemaya dahil olduğu tarih 1927 olduğundan, Dışavurumcu Alman Sinemasının gelişim gösterdiği tarihler sessiz sinema dönemidir. Sinema dilinde ve kurgusunda ses çok büyük yer tuttuğundan, sessiz sinema döneminde bu etki, ağırlıklı olarak gerilim müziği kullanımı, gerçeküstü dekorlarla dizayn edilen stüdyo çekimleri ve yapay ışığın etkili kullanımı ile sağlanmıştır. 

Akımın etkisinin yoğun olmadığı ama ilk kez görüldüğü sinema filmi olarak Praglı Öğrenci gösterilir. Faust anlatısından gelen “şeytanla pazarlık”, filme fantastik bir öge katmıştır. İnsan ruhunun insanın kendisinden ayrılarak ayrı bir bedene bürünmesi, aynanın içinden çıkması, bir görünüp bir kaybolması, ayrı bir bedene bürünüp asıl sahibine musallat olması, ruha ateş edildiğinde ruhun asıl sahibinin ölmesi gibi anlatılar, fantastik ve düşük yoğunlukta bilimkurgu anlatısı içerir. 

 

Doktor Caligari’nin Muayenehanesi

Akımın etkilerinin tüm tipikliğiyle görüldüğü asıl film ise, Dr. Caligari’nin Muayenehanesi olarak kabul edilir. Bu filmde, sinemada dışavurumculuğun neredeyse tüm ögeleri yer alır.

Film Francis adında bir anlatıcının bir bankta oturup yanındakilere başından geçen korkunç bir hikayeyi anlatmasıyla başlar. Devam eden sahneler, Francis’in anlattıklarının görselleştirilmesidir.

Kasabaya bir yabancı gelir. Dr. Caligari adındaki bu yabancı, yanında hipnoz etkisinde olan bir uyurgezerle dolaşıp insanlara gösteri yapmaktadır. Gösteriye katılanlar kendi geleceğine dair uyurgezere sorular sorar ve uyurgezerin cevapları her seferinde doğru çıkar. 

Anlatıcı Francis, bir arkadaşıyla gösteriye katılıp uyurgezere soru sormak ister. Francis’in arkadaşı “ne kadar ömrüm kaldı” diye sorar. Uyurgezer “şafak vaktine kadar” diye cevap verir. Soruyu soran kişi şafak vaktine kadar ölür. 

Gösteri günlerce devam eder ve benzer soruyu soran çok sayıda insan aynı şekilde şafak vaktine kadar ölü bulunur. Anlatıcı Francis şüphelenir ve bu cinayetlerin arkasında, uyurgezeri hipnotize eden Dr. Caligari’nin olduğunu düşünür. 

Anlatıcı Francis, Dr. Caligari’nin izini sürer. Bu takibin sonunda kendini akıl hastanesinde bulur. O an görürüz ki Caligari aslında akıl hastanesinin başhekimidir. Anlatıcı Francis ise akıl hastanesine kapatılmış bir hastadır. 

Filmin sonunda, tüm hikayeyi bir akıl hastasından dinlediğimizi anlarız. Francis, yanındaki diğer hastalara kafasında kurduğu bir hikaye anlatıyordur. Bir anlatıda, anlatıcının güvenilirliği esas olduğundan, filmi izleyenlerde bu güven duygusu sarsılır. Dinleyip sözüne güvendiğimiz tüm insan ve kurumlar, ya aslında deli saçması şeylerle aklımızı bulandırıyorsa…

Dışavurumcu Alman Sinemasında, dönemin atmosferi tekinsiz ve güvensizdir. İlk dünya savaşı bitmiş, büyük bir yıkım, kriz ve çürüme içine düşmüş halk, kime ve neye güveneceğini bilemez haldedir. Yaşamın kendisi alışıldık gerçeklerin dışında, gerçeküstü ve bilinç dışı bir hal almıştır. Toplumsal yıkım, tüm değer yargılarını altüst etmiştir. Sinema anlayışı da değişmek zorunda kalmıştır.

Gerçek dışı ruh halini sinemaya aktarmak için, yeni motifler ve imajlar kullanılır. Mekan ve dekor, zihnin savrulmuşluğu ve tersine dönmüşlüğünü anlatmak için gerçeküstü bir şekilde tasvir edilmiş; eğri büğrü, çarpık, geometrik, sivri mekanlar kullanılmıştır. Amaç, bilinçaltınının karmaşasını ve gerçek dışılığını görselleştirmektir. 

Toplumda umutsuzluk, çürüme, geleceksizlik ve yüksek bir korku hakim olduğundan, çoğu film düşük yapay aydınlatmayla çekilmiş, “karanlık” vurgulanmıştır. İnsana doğal gelen görseller bozulmuş, doğal ışık yerini yüksek kontrasta bırakmış, izleyenin zaman zaman başını ağrıtan keskin ışık ve birden yükselen gerilim müziği sıkça kullanılmıştır. Filmi izleyenlere bir an için bile rahatlama fırsatı verilmez. Hep gergin bir atmosferde izlenir tüm film. 

Dönemin filmlerinin atmosferi ağırlıklı olarak yapay ışık, dekor ve mimari ile kurulduğundan, filmlerin çoğu stüdyoda çekilmiştir. Savaş yıllarından dolayı yabancı filmlerin ülkeye girişinin yasaklanması da ülkedeki stüdyo sayısının artmasını ve çok sayıda bu akım etkisinde film çekilmesinin önünü açmıştır. 

Dr. Caligari, kasabaya gelen bir yabancıdır. Filmin sonunda onun başhekim olduğunu anlasak da hikaye boyunca ona gizemli bir yabancı ve bir tehdit olarak yaklaşırız. Dışarıdan gelen yabancının kötülük getireceği anlayışı, bu dönem Alman sinemasında çokça işlenir. İlerleyen yıllarda ise, dönem filmlerinde işlenen ve toplumsal hafızayı şekillendiren bu yabancı düşmanlığı, karşılığını özellikle Yahudi düşmanlığında bulacaktır. 

Dr. Caligari, kasabaya dışardan gelen ve hipnoz altında tuttuğu yardımcısı aracılığıyla cinayetler işleyen bir yabancıdır. Praglı Öğrenci’deki Scapinelli, yine kentin sakini olan genç bir kılıç ustasının başına işler açıp onu ölüme sürükleyen bir yabancıdır. Dönem filmlerinden Nosferatu’da, Orlok adındaki zengin bir yabancı, kasabadaki genç bir kadının ölümüne sebep olur ve kente veba yayar. Veba salgınının 1600’lü yıllarda da Yahudilerden yayıldığı söylentisi ve bunun toplumsal hafızası birlikte düşünüldüğünde, ayrıca bu yabancının da filmde kan emici bir vampir ve tüccar olması, Orlok’un da aslında bir tüccar Yahudi olduğunun altını çizmek içindir. Dönemin büyük yapımlarından olan Metropolis filmindeki bilim insanı, kapısında Davud Yıldızı olan bir laboratuvarda halka zarar verecek bir robot-insan üretir. Alman toplumu aleyhine işler yapan bu kişi de bir yabancı ve Yahudi’dir. Sonuç olarak ilk dünya savaşında büyük yıkıma uğramış toplum, yabancılardan nefret etmekte; yabancı nefretini estetize ederek sinemaya taşımakta ve üretilen filmlerle yabancı düşmanlığını tekrar tekrar inşa etmektedir. 

 

Frankenstein’ın Canavarı ve Golem

Toplumdaki korkulu ve kaygılı ruh hali, canavar motiflerini de canlandırmış, dönem sinemasında fantastik anlatılar ve korku filmi türü gelişme göstermiştir. Günümüz korku filmlerinde dahi ışık, dekor ve müzik kullanımı, Dışavurumcu Alman Sinemasından büyük izler taşır. Ses ise bahsettiğimiz gibi bu akımın çıkış döneminde henüz sinemada yoktur. 

Gerek Dışavurumcu sinemanın hakim olduğu dönemde gerekse günümüz korku sinemasında “Frankenstein’ın Canavarı” teması sıkça işlenmektedir. 2025 yılında bile üç farklı Frankenstein filmi çekilmiştir. Sinema tarihi boyunca da Frankenstein isimli ya da bu hikayeden uyarlanan çok sayıda film çekilmiştir. Golem isimli film serilerinde ise Frankenstein’ın Canavarı ile benzer tema kullanılmıştır. Yüzüklerin Efendisi serisindeki Gollum karakteri dahi, aslında bir golemdir. Bu kavram kabaca hortlak, yaratık, canavar anlamına gelir.

Frankenstein, 1818 yılında Mary Shelley’in yazdığı bir roman. Shelley, birkaç arkadaşıyla sohbet ederken, herkesin birer hayalet hikayesi yazmasına karar verirler. Herkes bir hikaye yazar. Shelley’in yazdığı hayalet hikayesi ise Frankenstein’dır. 

Kitap, Dr. Frankenstein isimli bir bilim insanı ile onun tarafından bilimsel yöntemlerle yaratılan bir insan-yaratık hikayesidir. Dr. Frankenstein, mezarlıklardan ve morglardan ceset parçaları ve uzuvları toplar. Bir hocasından öğrendiği bilgiler ve kendi keşfettiği bilimsel yöntemlerle, laboratuvar ortamında bu ceset parçalarını birleştirerek insan boyutundan daha büyük olan ve gören tüm insanların korkup kaçtığı ya da uzaktan taşlayıp saldırdığı ürkütücü bir canlı yaratır. Amacı, çürüyen toplumsal değerler nedeniyle çürümekte olan topluma karşı kendi yarattığı bir canlıyı eğiterek, topluma iyi bir varlık kazandırmaktır. Canavarı yaratır ve canavar canlandığı an “ben ne yaptım” diye şoka girip onu terk eder. Yarattığı canlıya karşı tüm sorumluluğundan daha en başta kaçarak uzaklaşır.

Frankenstein’ın Canavarı, başlangıçta kimseye zarar vermez. Zarar verme eğilimi de yoktur. Topladığı bitkilerle beslenir. Ancak karşılaştığı tüm insanlar onu linç eder. Bir köye kaçar. Bir ahıra saklanır. Ahırın karşısında bir köy evi vardır ve ahırda kaldığı aylar boyunca evdekileri izler. Evi gözetleyerek kelimeleri, okumayı ve konuşmayı öğrenir. Aylar boyunca yalnızlık çeker ve tek isteği bir insanla yakınlık kurmaktır. Çünkü hiçbir insan onla iletişim kurmaya, hatta göz göze gelmeye yanaşmaz. 

 

Kimseyle yakınlık kuramaz ve yaratıcısı olan Dr. Frankenstein’ı bulur. Ona yaşadıklarından bahseder. Doktordan tek istediği, kendisine benzeyen bir yaratık daha yaratmasıdır. Böylelikle yakınlık duygusu açlığını giderecek, bulunduğu yerden uzaklaşıp, kimselerin olmadığı kuzeye doğru gidecektir. Doktor ikileme düşse de nihayetinde bunu kabul etmez.

Frankenstein’ın canavarı, o günden sonra intikam yemini eder. Doktorun sevdiklerinin ve en yakınlarının canını alarak doktora acı çektirecektir. Amacı, doktorun yakınlık kurduğu ve yakınlık duygusunu tattığı en yakınlarının canını alarak, doktoru da bu duygudan mahrum etmektir. Dediğini yapar. Doktor aklını yitirecek hale gelir. Canavarı öldürmeye karar verir. Her yerde canavarı arar. Canavar bunun farkındadır ve sürekli ardında izler bırakarak doktordan kaçar. Aslında canavar, tek eliyle bile doktoru öldürebilecek kuvvettedir. Ama doktoru peşinden sürükleyerek ona acı verir. Bu sebeple hep arkasında iz bırakır ve doktor yıllarca bu izi takip eder. En sonunda doktor hasta düşer ve ölür. Doktor ölünce canavar ortaya çıkar. Canavarın yaşam amacı doktora acıyı yaşatmaktır. Doktor ölünce canavarın da yaşam amacı kalmamıştır. Kendini Kuzey Buz Denizi’ne bırakarak can verir.

Kitap, ilk bilimkurgu roman olarak kabul edilir. Hem kimsesiz hem de estetik olarak asla kabul görmeyen bir canlının toplum tarafından hiçleştirilmesi, yakınlık duygusundan mahrum bırakılması ve bunun sonucunda bir suçluya dönüşmesi anlatılır. Canavar, başlangıçta kimseye zarar vermez. Konuşmayı öğrenme azmiyle çabalar, ahırda yaşadığı sırada ev sakinleri için gizliden odun toplar ve kapılarına bırakır. Tek amacı çabasının görülmesi, birinin onla yakınlık hissi paylaşmasıdır. 

Suçluların ağırlıklı olarak “öteki”lerden çıkması da benzer meseledir. Toplum dışına itilen, toplumun makul ve makbul görmediği, yanından geçerken bile yüzüne bakmadığı insanlar, hem toplum dışına itilmiş hem de kendini suç dünyasının içinde bulmuştur. Onlar için suç işlemek, görünür olmakla eş değer hale gelmiştir. Çünkü yüzüne bile bakmadığın biri, sana zarar verdiğinde canın acır ve mecburen onu muhatap alırsın. Frankenstein canavarı da zarar vererek kendini görünür kılmış, var olduğunu hatırlatmıştır. 

Dışavurumcu Alman Sinemasında ise, Frankenstein canavarı motifi çarpıtılmış, temsil ettiği kapsamdan çıkartılmış, tipik bir zarar verici olarak gösterilmiştir. Esas hikayede canavar, yok sayılmayı kabul etmeyen, yakınlık hissine kavuşmaya çalışan ve intikam yemini edene kadar da insanlara faydalı olmaya çalışan ve yardım eden biridir. Toplum onu kabul etmediği için zarar verici hale gelir. Doktor Frankenstein’ın kendisi ise toplumun sevdiği, değer ve itibar gösterdiği, yüksek kültür ve estetik değerler içinde yaşayan, balolara gidip dans eden, bilime katkı sunan birisidir. Ancak yarattığı yaratığa karşı kendini sorumlu hissetmemesi, hiçbir sorumluluk üstlenmemesi ise kitaptaki anlatının temel tartışmalarındandır. Sinemada ise bu sorumluluk tartışması üzerine pek durulmamış, iyi bir insan olan doktora karşı kötü bir canavarın musallat olması konusu işlenmiştir.

Bir diğer örnek ise “golem” hikayeleridir. Dışavurumcu Alman Sineması etkisinde çekilen ilk golem(yaratık) filmleri, 1915, 17 ve 20’de çekilen Golem üçlemesidir. Üçlemenin konusu, insanları koruması için yaratılan bir canlının, kontrolden çıkarak insanlara zarar verir hale gelmesidir. Golem serisindeki yaratık, bir Yahudi tarafından, Yahudi azınlığını koruması amacıyla yaratılmış; ancak insanlara zarar vermeye başlamıştır. 

Golem serisi; kime güvenileceğinin bilinememesi, koruyucu olarak bel bağlanan birinin aniden tehdide dönüşmesi, sürekli kaygı ve korku ortamının olması gibi dışavurumcu toplum ruhunu yansıtır. O günün şartlarında bilimin büyük ölçüde ilerlemesine rağmen insanlık için hep bir tehdit oluşturması, bilimkurguya güvensizliği de beraberinde getirir. Bu sebeple Dışavurumcu Alman Sinemasının barındırdığı bilimkurgu öğeleri, genelde bilimin bir tehdit oluşturması üzerinedir. “Frankenstein’ın Canavarı” da “Golem” de “Metropolis’in insan robotu” da hep bir tehdit olarak bilim kurmacaya dahil edilmiştir.

 

UFA ve Alman Sinemasına Etkisi

Dönemin (1910’lar ve 20’ler) filmleri, zamanının ruh halini içinde taşıyan karamsar yönetmenlerin elinden çıkmıştır. Yönetmenlerin en büyük şansı; en büyük teknik ekipmanlarla, en donanımlı stüdyolarda ve star oyuncularla çekilen Hollywood filmlerinin, ülkeye ve Avrupa’ya girişinin yasaklanmasıdır. Bu sayede Hollywood etkisinden uzak, kendi teknik ve biçimleriyle yepyeni bir sinema anlayışı oluşturabilmişlerdir. İkinci büyük şans ise, Alman devletinin bu stüdyoları maddi olarak desteklemesidir. Ancak bu şans, oldukça görecelidir. Teknik açıdan nitelikli filmler yapılmasını sağlamışsa da, içerik anlamında devlet denetimi ve sınırlamalarını beraberinde getirir.

Sinema, çok elverişli bir propaganda aracıdır. Alman hükümeti, film şirketlerini bu dönemde destekleme yoluna gider. UFA adında, devlet denetiminde olan bir film stüdyosu kurar ve tüm film şirketleri bu çatı şirketin altında çalışır. Bu şirket, propaganda filmleri yapması karşılığında film stüdyolarına destek verir. Dışavurumcu sinema yönetmenlerinin de Alman ruhunu diriltme ve dönemin karanlık atmosferini filmlere taşıma eğilimi ve motivasyonu yüksek olduğundan, devlet desteğiyle oldukça nitelikli filmler yaparlar. Dönemin filmleri teknik açıdan çok ileridir. 

Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra da UFA dışında kalan şirketler bu çatı altına girmeye devam etmiştir. Çatı örgüte dahil olmayan stüdyoların film yapımları oldukça maliyetlidir, film dağıtımı ise neredeyse mümkün değildir. Sinema sektörünün kendisi, sadece film yapımını değil, yapılan filmlerin dağıtımı ve gösterimini de içerir. Günümüzde bile düşük bütçeyle çekilen filmler, dağıtım ve gösterim tekelleri yüzünden izleyiciye ulaşamamakta, yapımcısını zarar ettirmektedir. Alman hükümeti, çatı örgütü kurarak sinema tekelini (yapım, dağıtım ve gösterim tekeli) eline alır. Nazi ideolojisinin inşa edilmesinde, 1917 yılında kurulan ve çoğu film şirketini bünyesine katan ve yapılan onlarca propaganda filmi ile yabancı düşmanlığını toplum üzerinde sürekli inşa eden UFA’nın etkisi yadsınamaz niteliktedir.

UFA’yı mali açıdan Alman Merkez Bankası’nın yanında, AEG ve KROPP gibi büyük sermaye şirketleri de destekliyordu. Başlangıçta devlet denetiminde olan UFA, 1937 yılında tamamen devlet tekeline girer. Nazi ideolojisinin inşasında yıllarca katkı sunan tekel, artık tamamen nazilerin elindedir. İlerde yapacağı filmler, soykırımı meşrulaştıracak filmler olacaktır. 

Dışavurumcu Alman Sineması, genelde stüdyo filmlerinden oluştuğundan, sanat yönetmenliği çok gelişmiştir. Gerçek dışı bir atmosferin yaratımı için sıradışı dekor kullanımı ve dizaynı gerektiğinden, sanat yönetmenleri sürekli yeni yöntemler geliştirmiştir. 

Savaşta ülkenin birçok yeri yıkıldığından, filmlerde görkemli mimari kullanılmıştır. Propaganda işlevi de gören bu yaklaşım, Alman toplumunun kısa sürede toparlanması ve gösterişli binalar inşa etmesi amacıyla motivasyon olarak kullanılmıştır. Bu sebeple de yönetmenler mimarlarla çalışmıştır. Metropolis filminde inşa edilen mimari dekor, dönemin Almanya’sında olmayan ama arzulanan dikey bir mimari örneğidir. Filmdeki mimari, günümüz Tokyo’sunu, Newyork’unu andırır. 

Dışavurumcu dekorun yanında görseller de önem taşıdığından, sanat yönetmenleri ressamlarla ve grafikerlerle çalışmıştır. Dr. Caligari’nin Muayenehanesi filminde çok sayıda grafik ve resim çizimleri mevcuttur. 

Işığın kullanımında ise döneminin dünya sinemasından daha ileri konumdadır. Işık kullanımı hem hikaye anlatımının dili hem de atmosfer yaratımı için sürekli geliştirildiğinden, korku atmosferinin yaratımı noktasında da ışık kullanımı başat bir gereksinim olduğundan, Alman sineması bu noktada çok ilerlemiştir. Mesela aynı dönemde Sovyet sinema anlayışında toplumsal gelişimi yansıtma çabası ve her şeyin hızla gelişmesi hakim olduğundan, hızın da sinemada ritim ve kurgu ile ifade ediliyor olmasından dolayı, Sovyetlerde kurgunun çok ilerlediğini görmekteyiz. Toplumsal atmosfer, tekniğin farklı alanlarının yoğunluklu gelişiminin önünü açar. 

 

Dönemin Sinemacıları: Fritz Lang, Wilhelm Murnau, Wilhelm Pabst

1910’lar ve 20’lerde çok fazla dışavurumcu film çekilmiştir. Çok sayıda yönetmen çıkmıştır. Ancak yaptıkları yüksek bütçeli, yüksek dağıtım ve gösterim sayılı, sinema tekniği ve diline katkı ile başka yönetmenleri ve filmleri etkileyen, sinema tahinine katkısı yüksek olan ve kült film diye anılan büyük filmlerden, sinema tarihinde iz bırakan, dönemin sinema anlayışını da büyük oranda yansıtan üç büyük yönetmenden bahsetmekte yarar var.

Fritz Lang, mimarlık ve resim eğitimi almış olmasının da katkısıyla, yaptığı dışavurumcu filmlerde mimariyi ve görsel kompozisyonu başarıyla kullanmıştır. Alman propaganda filmlerinin başat filmlerinden sayılan Metropolis’in yönetmenidir. Kendisi de Birinci Dünya Savaşına katılmış; filmlerinde toplumun çürüyen yönlerini işlemiş ve Alman ruhunun diriltilmesi gerektiği inancını filmlerinde işlemiştir. Nazilerin iktidara gelmesiyle, Goebbels tarafından kendisine devletle daha yakın çalışması ve sektörün başına geçmesi önerilmiş ancak kabul etmeyip ABD’ye göç etmiş, Hollywood filmleri yaparak hayatına devam etmiştir.

Sinema dili ve tekniği oldukça güçlü ve gelişmiştir. Toplumun ve bireyin çaresizliğini, çürümesini, suç ve yozlaşmayı sıklıkla işler. Alman mitolojisine ve toplumsal değerlere önem vermiş ve kullanmıştır. Kaderci bir bakışı vardır. Sonuç olarak karamsardır. 

Bilimkurguya yaklaşımı, bilimin zarar vericiliği üzerinedir. Dünyayı ele geçirmeye çalışan varlıklar, toplumsal uzlaşıya zarar veren robotlar gibi dramatik kurguları tercih etmiştir. Yorgun Ölüm filmi, ölümle pazarlık yapan genç bir kadının hikayesini anlatır ve kaderin değişmezliği vurgulanır

Murnau, kült film kabul edilen Nosferatu’nun yönetmenidir. Murnau’nun korku sinemasına katkısı büyüktür. Fantastik öyküleri, sıradan günlük yaşamın içine yedirerek etkili bir yöntem geliştirir. Nosferatu filmi de, fantastik bir vampir hikayesinin sıradan hayat etrafında örülerek yeniden yazımıdır. Vampir dışındaki tüm karakterler günlük sıradan insanlardır. Bu yönüyle de günümüz korku sinemasının dramatik yapısına büyük katkılar sunmuştur. Günümüz korku filmleri de genelde gündelik hayatın içinde gerçekleşen paranormal hikayelerden oluşur. 

Çekimlerin kaydedildiği fiziksel filmlerin negatiflerini de kullanarak, sinematografik olanakların sınırlarını genişletir. Filmlerin negatifi sinemada kullanılmazken, gerçek dışı olay ve görüntülerin aktarımı için bu negatifleri de kullanarak anlatım diline katkı sağlar. 

Faust temasını (şeytanla pazarlık) sıkça kullanır ve Faust uyarlaması film de yapmıştır. 

Pabst ise, dışavurumcu sinemayı stüdyo dışına da çıkararak bu akımın sinemadaki etki alanını büyütmüştür. Ayrıca toplumsal bunalımı gerçeküstü ve bilinç dışı şekilde anlatmak yerine, daha gerçekçi ele almıştır. Sahne kurulumunda görüntüleri-biçimleri bozmak yerine, anlatım dilini psikoloji boyutuyla geliştirerek kullanmıştır. Stüdyolarda çektiği filmlerde de kenti stüdyoda inşa etmiştir. Gerçekliğe önem verdiğinden, kadrajın içinin kent gibi görünmesine dikkat etmiş, toplumun ruh halini daha çok senaryoya yansıtarak metin üzerinde yoğun çalışmıştır. Bu sayede psikolojik gerilim sinemasına büyük katkısı vardır. 

Pabst diyince “sokak filmleri” akla gelir. İnsan yalnızlığını, bunalımını, çürümeyi, dönemin diğer tüm bunalımlı ruh halini gündelik yaşamın içindeki gerçek insan (sokaktaki insan) üzerinden anlatır. Hüzün Sokağı filmi, ekonomik kaos ve onun sonuçlarından biri olan ahlaki değerlerin geçirdiği çöküntü, tek bir sokağın sakinlerinin birbirlerine kenetlenmiş yaşamı aracılığıyla ortaya konur. Bu sokakta çarpıcı çelişkiler ve zıtlıklar vardır. Tıka basa yeme ile açlık, zengin ile yoksul, geleneksel aile değerleri ile ‘ahlaksızlık’ hep bir aradadır. 

 

Sonuç Olarak

Albert Einstein, bir dergide 1949 yılında yazdığı bir makalede, “niçin sosyalizm” başlığıyla bazı düşüncelerini belirtir. Makalede bir anektodundan da yararlanır:

“Son zamanlarda birçok ses, insanlığın bir krizden geçtiğine ve istikrarın tehlikeli biçimde kesintiye uğradığına vurgu yapmaktadırlar. Bireylerin küçük veya büyük bağlı oldukları gruplara karşı duyarsız, hatta düşman olması bu gibi durumların karakteristik özelliğidir. Ne kastettiğimi göz önüne sermek için, kişisel bir deneyimimi aktarmak isterim. 

Yakın bir zamanda iyi niyetli aydın bir insanla, bence insan varlığının sonu anlamına gelecek olan yeni bir savaş tehlikesi üzerine konuştum. Böyle bir tehlikeye karşı sadece doğa-üstü bir kurumun koruma sunabileceğini öne sürdüm. Bunun üzerine misafirim rahat ve soğukkanlı bir biçimde “neden insan ırkının yok olmasına bu kadar karşısın?” diye sordu.

Çok değil bir yüzyıl öncesine kadar, hiç kimsenin böyle bir düşünceyi bu kadar rahat ileri süremeyeceğinden eminim. Bu kendi içinde bir dengeye ulaşmaya çalışmış ve başarıya ulaşacağına umudunu az çok yitirmiş bir insanın düşüncesidir. Bu, bugün birçok insanın etkilendiği yalnızlık ve izolasyonun dışa vurumudur. Nedeni nedir? Bir çıkış yolu var mıdır?”

Makalenin devamında insanların ve toplumun toplumsal bunalım ve yalnızlık içinde olmasının nedenleri üzerine değinmiş, mevcut üretim ilişkileri ve biçiminin insanları nasıl yalnızlaştırıp bunalıma sürüklediğini vurgulayarak çıkış yoluna dair de bu üretim biçiminin değiştirilmesi zorunluluğunu belirtmiştir.

Dışavurumculuk akımının güçlenmesi, toplumsal çıkışı göremeyen insanlarda büyük karşılık görmesindendir. Bu filmler estetik açıdan güçlü olsa da, insan ruhunun bunalımına bir çıkış sunmamaktadır. Nazi ideolojisinin örülmesinde ve inşasında bu sebeple rahatlıkla kullanılmıştır. 

Praglı Öğrenci’de filmin sonunda ölen Balduin’in mezarında, “Şeytanla savaştı ve kaybetti” yazar. Ancak tüm bu film anlatılarında gösterilen şeytan, insanın çaresizliğini ve elinden bir şey gelemeyeceğini, kaybetmek zorunda olduğunu pekiştirmek için tasvir edilen motiflerdir. Bu motifler sayesinde, çaresiz insan bir iktidar arayışına girer ve devlete sarılır. Filmin anlatısına göre de Balduin’in yapması gereken, dışarıdan gelen yabancıya güvenmemesi ve mevcut sınıfsal konumunu olduğu gibi kabul etmesidir. Sınıf atlama rüyasını da devlet erkinin çizdiği yolu takip ederek yapmalıdır. Yabancı olana güvenmek, şeytanla işbirliği yapmaktır; ve sonucu kaybetmektir. 

Ancak, ilerleyen yıllarda fark edilmiştir ki, asıl şeytan, hem de bir şeytan motifinden çok daha fazlası olan Nazi iktidarı, toplumun tüm korkularından çok büyük bir yapı inşa etmiş, bu inşanın kendisi tüm golem anlatılarını geride bırakmıştır. 

Son olarak; Frankenstein’ın Canavarı’ndan korkmamak, ona yüzümüzü dönmek, onunla yakınlık kurmak, onu görmek gerek.

Önsöz Dergisi 57. Sayı