‘Direnmenin Estetiği’ Yazı Dizisi -2
V. POLİTİK SANATIN MERKEZİ PARİS
Sömürgeci Fransa Tugayları Saklıyor
Romanın ikinci cildi ara durak Paris’te başlar. Dağılan İspanya Cumhuriyeti’nden çıkarılan enternasyonal savaşçılarla birlikte Benanlatıcı akşam vakti ara bir durak olarak Paris’e varır. Paris sadece kahramanlarımız için değil, dönemin komünistleri için de dinlenmek ve yeni planlar yapmak için bir ara durak, geçiş rotasıdır.
Paris’in merkezinde Casimir Périer Sokağı’ndaki Cercles des Nations Kütüphanesine karargâh kurarlar. İkinci Cumhuriyet döneminde Estourmelle Markisi için yapılan ve o dönemde sahibi İsveçli bankacı Aschberg’in Alman birliği cephesinin kurulması için komitenin ve dünya barış hareketinin hizmetine sunduğu bir saraydır burası. Benanlatıcı bitkinliğini atmak üzere en yakınındaki raflardan birine elini atarak bir kitap seçer kendine.
Binsekizyüzonyedi kasımında henüz yeni yayımlanmış olan bu kitap, amiral gemisi Medusa’nın geçirdiği kazanın hikâyesini anlatır. Kitabı eline alan herhangi bir okur gibi, onu otuzsekiz senesinin eylülünde okuyan Benanlatıcı da içinde yaşadığı dönemin gelişmelere gebe olduğunu, dar kafalılığın, kibirin ve açgözlülüğün yönlendirdiği bir imparatorluğun taşraya seferler yaparak büyüdüğünü görür, bu yolla kâr sahiplerini ve onların kurbanlarını tanır.
«Uzun süren savaşlardan, Fransızların yenilgisinden, Napoleon’un Sankt Helena’ya sürülmesinden sonra, neredeyse istediği bütün sömürgeleri elde eden Büyük Britanya, sağladığı güçlü konumuyla On Sekizinci Louis’yi başa getirmiş ve Fransa’ya sadece Afrika’nın en batı ucundaki kurak steplerle ve yarısı çöllerle kaplı kara parçasını bırakmıştı. Ümit Burnu’ndan başlayarak güneyin doğal kaynaklarını değerlendiren, Gambia’nın verimli sahiline ve Bathurst Limanı’na sahip olan İngilizler, buna ilaveten Fransızlarla birlikte kauçuk ticareti yapma ve bunu nakliyat limanları ve tabyalarıyla güvence altına alma hakkını kendilerine tanımışlardı.» DE
Biscaya Körfezi’ni geçmekte olan amiral gemisi Medusa’nın güvertesinde sömürgeyi yönetecek yöneticiler, mühendisler, sağlıkçılar, subaylar, hizmetliler ve köleler vardır; toplam insan sayısı üçyüzaltmışbeştir. Kalabalık gibi görünse de sömürgeleştirmek için gittikleri topraklarda yaşayanların karşı koymaya yetecek sayıda değillerdir. Hedef Senegal’dir ancak buraya varamadan gemi bir kaza geçirir. Geminin filika sayısı yeterli gelmeyince malzemelerinin tamamı geminin parçalarından yapılan ve mürettebatın ancak üçte birini alabilecek yediye yirmi metre büyüklüğünde bir sal inşa eden kazazedeler denizin ortasında can kavgasına tutuşurlar. Aç ve susuz günlerce denizin ortasında kalan yolcular yeri gelir birbirini denize atar, yeri gelir intihar eder… Dördüncü güne gelindiğinde ancak altmışyedi kişi sağ kalabilmiştir. Onüçüncü günün sonunda yalnızca onbeş kişi hayatta kalır.
Bu trajik kazadan sağ çıkanlar anılarını kitaplaştırır. Bu kitabı okuyan Fransız ressam Géricault kısa sürede Medusa’nın hikayesini anlatma isteğiyle görkemli bir işe kalkışır. Neredeyse beşe yedi metre büyüklüğünde bir kanvasa yapılan bu resim Medusa kazazedelerinin dehşetini, hayal kırıklıklarını ve buna rağmen kaybetmedikleri umutlarını anlatır. Ressam koşullar ne kadar zor olursa olsun, insanın soluk alıp verdiği sürece yaşama isteğinin devam ettiğini görür bu hikâyede.
«Géricault, bu on dört Temmuzun oğlu, dibe gitmenin, çözülmenin karşısına dikilebilecek güçleri tanıyordu, devrim onun içine işlemişti, tıpkı bir yara izi gibi; toplumsal refahın egemen olduğu bir yapının kurulmasında etkili olabilmek için bir beceriye sahip olabilmeyi istemişti, ama sahip olduğu tek şey sanatının diliydi, bir dönemin çürüyüp gitmesini anlatmaktan çok işkencecileri, kendisinin de katlanmak zorunda kaldığı ve sinirlerini yıpratan işkencecileri göstermek için kullanmıştı bu dili.» DE
Benanlatıcının Medusa’nın öyküsünü okuduğu, yirmibiri yirmiikiye bağlayan gece Çekoslovakya, Alman nüfusunun yoğun olduğu bölgelerini (Sudetenland) Hitler’e bırakıyordu. Géricault, hâlâ ayağa kalkıp kollarını ileri uzatmayı becerebilen son kişileri resmetme cesaretini gösterebiliyor, sal köpüren mavi yeşil sularda sürükleniyor, dalgaların üstünde durmaksızın inip çıkıyorken, dışarıda yaşanmakta olan yirmi bir Eylül içeri sızarak Benanlatıcının üstüne geldi. Géricault sanki dışarıda, kentte bir yerlerdeydi, sanki onu bulmalı, ona çalışmasına atfetmiş olduğu anlam hakkında sorular sormalıydı. Bu düşüncelerle kahramanımız salonu terk ederek tablonun orijinalinin bulunduğu Louvre müzesine doğru yürümeye başladı.
Enternasyonal Birlik Avrupa’ya Dağılıyor
Kanlı meydanları arkalarında bırakan savaşçılar her ne kadar cepheden ayrılmış olsalar da mücadele etmeye devam eder. Şiddetli saldırılar, geri çekilmeler, yaralıların çığlıkları, ölenlerin suskunluğunun Paris’te bir hükmü yoktur. Burada her şey o kadar farklıdır ki artık ne için çaba sarf ettiklerini bilemez duruma gelirler.
Fransız topraklarına adım attıkları andan itibaren bir safra olarak görülürler. Dağıtılmış ordunun askerleri, kaçaklardan oluşan kitleler dikenli tellerin çevrelediği çitlerin arkasına sürülür, bunların ancak çok azı geçerli bir pasaportla gözaltından kurtulmayı başarır.
«Bir karşılama, bir hoş geldin umudu, dayanışmaya ilişkin bir belirti beklentisi uçup gidivermişti, burada Halk Cephesi yoktu, bizi yalnızca jandarma karşılamıştı, yalnızca polis arşivlerinde yerimiz vardı.» DE
İspanya hakkında konuşmak istenilen şeyler boğazlarında düğümlenir. Barış gösterilerinin ve politikalarının en rahat hayat bulduğu yer olarak bilinen Fransa’nın gerçek yüzü savaşçıların karşısındadır.
Avrupa’da şimdilik bir ‘barış’ vardı. Bu barış mistik bir mutluluk haline gelmişti ve korunması doğaüstü güçlerle donatılmış birkaç kişinin elindeydi. Çekoslovakya’nın boyun eğişi, olası saldırıların, belki de bir dünya savaşının önüne geçtiği yanılgısını başarılı bir şekilde yaratmıştı. Kentin bütün dünyayı ilgilendiren bir olay karşısında heyecan içinde olduğu yadsınamazdı, her yerde insanlar akın akın toplanıyor, son gelen haberleri tartışıyorlardı, ama bu kadar heyecanla izledikleri şey kendi çaresizliklerinin öyküsünden başka bir şey değildi; sürükleyici bir olaylar zinciri gibi gösterilmek istenerek saptırılan öyküleri.
«Herkes büyülenmiş gibi esrarengiz entrikalara takılıp kalıyordu, insanlara umut aşılanıyordu, bir çözüm beklentisi içinde olduklarından Çekoslovakya’nın tehlikeye düşmesinin İspanya’yı görmezden gelmenin bir sonucu olduğunu fark etmiyor, İngiltere ve Fransa’nın saygınlığına ilişkin vaazların yarattığı bulanıklık içinde, burada organize bir suç işlendiğini görmüyorlardı. İspanya hesaptan düşülmüş, Çekoslovakya’nın maruz kaldığı tehdit bağımsız bir sorun haline getirilmişti. İspanya cehenneminde hâlâ bir karar için mücadele ediliyordu, buna karşılık Batının kitle iletişim araçları halka, kahramanları diplomatlar olan sansasyonel bir oyunun hamleleri ve karşı hamlelerini yansıtmakla yetiniyor, işçi sınıfının militan öncülerinin etki gücünü elinden alıyor ve tanıyor, yönetenlerin arkasında duran büyük finans gücünün ise adını anmıyordu.» DE
Avrupa hala ‘olası’ savaşı konuşmaya devam ediyordu. Bir yandan komünistler de bu gelişmelerin Sovyetleri nasıl etkileyeceği üzerine tartışıyorlardı. Bu tartışmalarda dönemin önemli isimleri de yer alıyordu. Benanlatıcı toplantı ortamının heyecanına kapılıyor ama bir yandan da ihtiyatlı durmaya özen gösteriyordu. Genç Komünist Enternasyonal’in ilk başkanı Münzenberg partiden ihraç edilmişti, onun yakın arkadaşlarından olan ve İspanya İç Savaşı’nda askeri doktor olarak görev yapan Max Hodann tartışmaların ortasındaydı. Bu isimlerin yanına Enternasyonal Tugaylar’ın üyelerini Avrupa’da himaye etmede görevli olan Otto Katz da eklenmişti. Circles des Nations’un geniş salonlarında argümanlar uçuşuyor, İskandinav sendika temsilcileri, İspanya’ya yardım örgütünün adamları, politikacılar, parti üyeleri pahalı goblenlerle donanmış salonlarda tartışıyorlardı.
Avrupa’da enternasyonal tugaylarla bağlantılı komünist önderlere olan güven sarsılıyordu. Bunda Avrupalıların çabalarının da payı büyüktü. Komünist Enternasyonal Sekreteri Pieck’in Moskova’dan geldiği söyleniyordu, Merkez Komite faşizme karşı ortak mücadele çağrısında bulunmuştu. Batılı güçlerin metafizik bir biçimde şişirilen savunma eğilimiyle histerik karalama hezeyanları aynı anda gerçekleşiyordu, Büyük Alman İmparatorluğu’nun bu karalama politikası Sudetenland’ı feda etmesi için Çekoslovakya’yı dize getirmeye odaklanmıştı. Öte yandan İngiltere ve Fransa’nın, saldırgan karşısında artık Sovyetler Birliği’yle iş birliği yapacağı söylentileri dolaşıyordu. Bu karışık ortam en çok Alman firmalarının kazancını arttırdı. Faşizmin finansçıları bu puslu havadan faydalanıyor, Avrupa ülkelerine asıl tehdit olarak Sovyetleri gösteriyordu. O nedenle faşizme karşı mücadele geri plana atılmış, daha çok Sovyetler tartışılıyordu.
«Bütün bu tehditkâr bağırış çağırışlar, vatanperver nutuklar arasında işler bağlanmıştı, Çekoslovakya’nın kendisinden talep edilen bölgelerden çıkmasından başka bir şansı kalmıyordu. Görünen oydu ki, iki yıldır sürdürülen bir siyaset artık meyvelerini veriyordu. İngiltere’nin, Fransa’nın ve taraf olmama kılıfı altında onları destekleyen ülkelerin Sovyetler Birliği’ni yalnızlaştırma ve boğma isteği faşizm korkusundan daha ağır basıyordu.» DE
Savaş hala bir söylentiydi, her şey belirsizken ilerleyen tek şey Nazilerdi. Faşist Alman orduları toprakları yuta yuta ilerliyor, bütün Avrupa bunu sessizlikle karşılıyordu. Fransız emekçileri ise ne kadar barıştan yana olduğunu söylese de baskıyı silkeleyip atmaya hazır değildi henüz. Savaştan nefret ediyorlar ama savaş için çalışmaya zorlanıyorlardı. Hayatta kalabilmek için, kendilerine sadece sakatlık ve ölümden başka bir şey getirmeyecek olan malzemeyi üretmek zorundaydılar. Güçleri birleştirmeye, ödünsüzlüğe çağrı sönüp gitmişti, zenginleşme tutkusunun leş gibi kokusu yükseliyordu artık. Cellatlara atılmış olan çiçekler toplanıp Paris’in göbeğindeki Meçhul Asker Anıtı’na kondu, geleceğin milyonlarca savaş kurbanını göklere çıkarmak için bir çiçek dağı oluştu. Komünistleri bekleyen görev, kâr edenlerin ayakta tuttuğu ve halkları aşağılayan, uysallaştıran sistemi sonsuza dek ortadan kaldırmaktı, ancak bunun için bir araya gelmeleri için bir savaşın resmen başlaması gerekecekti.
“Kötülük Çiçekleri”
O gün herkesin gözleri önünde oynanan şiddet ve suç melodramını ifade etmek için, yine Fransızların sanat dünyasına kazandırdığı isimlerin üzerinden bir tartışma yürütülür. Fransız topraklarında enternasyonal savaşçıların maruz kaldığı ikiyüzlülük ve kötülüğün köklerine Benanlatıcı, Fransız kültürü ve sanatının yardımıyla iner. İnsanın en karanlık yanlarının görüldüğü o günleri, Marksistlerin karamsar havalarından dolayı çok da sevmediği üç sanatçı üzerinden tartışır; yazar Eugène Sue ve Charles Baudelaire ile çizer Charles Meryon.
Eugène Sue’nun karanlık ve meçhul karakterleri vardır. Ayrıntıları frapan renkleri içinde betimleyen, olan bitene dışarıdan meraklı bir gözle bakan bir anlatım tarzı ile toplumun safrası olarak görülebilecek alt tabakanın dünyasını ifşa eden üslubu başlangıçta Benanlatıcıya itici gelse de sonra bu karanlık ayrıntıların belli bir toplumsal durumu anlatmada çok etkili olduğunu düşünür.
«Marx ve Engels, Mystères de Paris’nin, Fleur de Manie’nin, Juif Errant’nın yazarını tek taraflı değerlendirmiş, onun yarattığı figürlerin yanı sıra kişisel olarak da gizemciliğe, vahşete düşkün olduğunu, mucizeye, kurtuluşa ve Tanrı’nın lütfuna inandığını öne sürmüşlerdi. Onların gözünde Sue yalnız bir kördü, yaşamla dolup taşan kent Sue için bir ideden öteye gitmiyor, gördüğü her şeyi kendi halüsinasyonlarına indirgiyordu.» DE
Medusa’nın Salı’nın ön çalışmaları sırasında Géricault’nun cesetleri model olarak kullanmasında yardımcı olan bir anatomistin oğlu Sue, başlangıçta donanma doktorudur ve yaptığı uzun deniz yolculuklarından sonra yazmaya başlar. Sanat tartışmalarının çağrışımlarıyla ilerleyen yazar, Géricault’nun umudu ve kurtuluşu arayan eserlerinden, insanın en karanlık dehlizlerine girip çıkan bir dostun sanatına geçiş yapar.
Marx ve Engels’in her seferinde hayranlıklarını dile getirdiği bir diğer Fransız yazar Balzac’ın toplumsal çözümlemeleri yanında gerçekten de Sue bir amatör olarak kalır. Çağdaş olan Balzac ile Sue aynı zamanda sınıfsal bir çatışmanın da içindedirler. Soylu sınıfına yakın olan Balzac gericidir, ama Marx ve Engels tarafından ilerici olarak değerlendirir, çünkü kendisinin de ait olduğu sınıfı bütün çelişkileri ve dağılma alametleriyle betimlemeyi başarır. Diğer yandan çağdaşı Sue ise sosyalist devrimden yana bir solcudur, ama insanın en karanlık ve kötücül taraflarını gören bir solcudur.
Fransız sanatının açığa vurduğu ‘kötü insan’ Eugène Sue’nun karanlık evreninde gelişiyor, bir akıl hastanesinde hayatı sonlanan gotik çizer Charles Meryon’un çizimleriyle büyüyor, doruk noktasına Marksistlerin belki de en sevmediği yazarlardan Charles Baudelaire’de doruk noktasına ulaşıyordu. Benanlatıcı her şeye böylesine kişisel bakan bu kentin özelliğini onun düş dünyasının sınırlarını zorlayan sanatı aracılığıyla beslendiğini görüyordu.
«Her şeye böylesine kişisel bakmak bu kentin bir özelliğiydi, bu bakış olmaksızın Lautréamont’un ve Rimbaud’nun sanatı çıkmazdı ortaya, kültürel devrimin kaynağı Münzenberg’in de söylediği gibi ister istemez Paris olacaktı, Münzenberg’in toplumsal ve siyasi olanla edebi ve görsel olanın bir bütün olduğuna dair fikirleri belli bir düşünce dünyasına gönderme yapıyordu, bu düşünce dünyasını temsil edenler asla verili örnek ve kurallarla yetinmek istemiyor, yapıları saydamlaştırıp o yapıların içinde olup bitenleri görebiliyor, gözümüzün önünden hızla geçip giden, ancak şöyle bir bakmaya fırsat bulabildiğimiz bir yüzü, bir dönemin uğursuzluğunun veya bir dönemin üstüne çöken belanın aynası haline getirebiliyorlardı. Münzenberg, bizim açıklıktan, çekincesizlikten, yenilenme isteğinden anladığımız her şeyi kuşatan sanatsal bir yaşama biçimini kastetmişti, görsel devrim onun için zenginleşmiş, gerçekliğe daha fazla yaklaşmış kavramların oluşturulması için bir yoldu.» DE
VI. SÜRGÜNDE BRECHT
Sürgün Bir Alman Şair
Sanatın başkentinde savaşçılara ayrılan süre biter. Benanlatıcı artık İspanya cephelerinden önce yapmayı en iyi bildiği şeye, şimdi bir sürgün olarak, devam edecektir. İspanya’nın ardından, faşizmin karargâhı olmuş evine geri dönmesinin yolu yoktur, bu yüzden başka komünistlerle birlikte İsveç’e doğru yola çıkar. İsveç’e giden Benanlatıcı burada bir fabrikada “temizlikçi ve ateşçi” olarak çalışır. Aynı zamanda gizli olarak çalışmalarını sürdüren parti için küçük görevler üstlenir.
Bu bölümde İsveç’teki yeraltı direniş çalışmaları, İsveç devletinin savaşa karşı tarafsız görünmeye çalışması ama bir yandan da siyasi ve Yahudi kökenli sürgünlere mülteci hakkı vermeyişi (bu sürgünlerden bazılarını İsveçli komünist işçiler evlerinde gizler), bu sürgünleri kapı dışarı ederken onları ölüme teslim etmesi ve böylelikle de ister istemez Nazilerin tarafını tutuşu anlatılır.
Yazar Peter Weiss’ın kendi yaşamından çokça iz gördüğümüz bir bölümdür İsveç bölümü. Weiss’ın yakından tanıdığı Bertolt Brecht bu bölümde romana dahil olur. Brecht de İsveç’te sürgün bir komünisttir. Benanlatıcı kısa bir süre de olsa Brecht’in asistanlığına soyunur.
Alman bir şair, oyun yazarı ve kuramcısı olan Bertolt Brecht’in hayatı tıpkı çağdaşı komünistler gibi savaşlar, yasaklar, sürgünler ve sansürlerle geçer. Birinci Dünya Savaşı sırasında zor bela lise öğrenimini tamamlar, daha sonrasında Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde doğa bilimi, tıp ve edebiyat okur. Savaşın son yılında Augsburg askeri hastanesinde sıhhiye askeri olarak görevlendirilmesinden dolayı öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalır. Bir sene sonra doğacak oğlu ikinci paylaşım savaşında bir bombardımanda yaşamını yitirecektir.
Tiyatro Brecht’in dünyasına bindokuzyüzyirmilerden itibaren kabare oyuncularıyla girer. Yirmidörtte Berlin’e taşınır. Komünist kimliği burada şekillenmeye başlar ancak Alman Komünist Partisi’ne üye olmaz. Otuzüç şubatında meydana gelen Reichstag yangını, Brecht ve ailesinin hayatında bir kırılma yaratır. Hitler’in muhalefeti temizlemesine vesile olan bu kundaklama olayı sonrası Hitler iktidarını kurarken Brecht ve ailesi Berlin’i terk eder. Ardından Brecht için yasaklar dönemi başlar. Gestapo Almanya’da Brecht’in eserlerini toplatır, yaktırtır ve yasaklatır. En sonunda Brecht’i otuzbeşte vatandaşlıktan çıkarırlar. Danimarka, Stockholm, Finlandiya ve İsveç’i sürgün dolaşır.
Şimdi yıl bindokuzyüzotuzdokuzdur. SSCB ile Almanya arasında saldırmazlık paktı imzalanır. Benanlatıcı İsveç’te kendi gibi sürgün komünistlerle birlikte Brecht’in evinde toplanır. Böylece Brecht roman akışına dahil olur. Yaklaşan savaş, sürgünlük ve tiyatro bu bölümün temel yapı taşlarıdır.
«Bir kuşku, bir karşılıklı birbirini kollama atmosferi doğmuştu bu toplantıda. Atölye oradaki sinmiş ve suskun konuklarıyla, dağınık düzenekleriyle bir tür sorgu odasına benziyordu. Brecht yeniden Fransız komünistlerinin ve Almanya’da yeraltındaki antifaşistlerin durumuyla ilgili bilgilere yöneldi. Fransa’ya gelince, dedi Mewis hafif azarlayıcı bir tonda, Parti’nin gerici güçlerle uzlaşması söz konusu değil. Saldırmazlık paktı Fransa’da ideolojik bir adım olarak değil, siyasi, askeri bir adım olarak görülecekti. Almanya’da da hiçbir komünist faşizmle uzlaşmış değildi. Yine de rejim karşısında bir tavır geliştirmek, gerici Çan Kay Şek diktatörlüğünde Çin komünistlerinin tavrına benzeyen bir tavır geliştirmek ve meşruiyetimizi yeniden elde etmek için çalışmaktır bizim için geçerli olan.» DE
Brecht’in Estetiği
Brecht bir yandan komünist kimliği ile tanınırken onun ismini dünyaya duyuran asıl nokta tiyatroda yarattığı devrimdir. Roman da Brecht’i komünist hareket içinde anlatırken asıl olarak tiyatrosunun etrafında bir kurgu geliştirir. Okur, gittiği her yerde yazmaya, üretmeye devam eden komünist bir sanatçının yaşamına yakından bakar. Bu tartışmaları yakalayabilmek için asgari düzeyde de olsa Brecht tiyatrosunu bilmek gerekir.
Kısaca özetlemek her ne kadar Brecht tiyatrosuna haksızlık olsa da, tartışmalara biraz daha hakim olabilmek adına dramanın evrimsel gelişimine yakından bakalım.
Brecht’e kadar dramada ağırlık geleneksel Aristocu anlatımdır. Geleneksel ve sürprizsiz dramatik anlatımda ağırlıkta olan taklit (Nimesis) ve duygusal boşalmadır (Katarsis). Seyircinin ilgisi oyunun sonu üzerinde toplanır. Her sahne, bir ötekisi için vardır. Olayların akışı düz bir çizgide ilerler ve evrimsel bir zorunluluğu içerir. Seyirci orada yalnızca bir (dördüncü) duvar olarak vardır. Oynanan bir ‘oyun’ değildir. Temsili yapılan, talihini yaşamak zorunda olan kahramanların başına gelen felaketler, onların takip ettiği kehanetler ve kurtarıcıların öyküsüdür. Bu öykülerin başı, ilerleyişi ve sonu bellidir.
Brecht tiyatroda o zamana kadar ‘normal’ olan anlatımı tamamen ortadan kaldırır ve dramaya diyalektik bir estetik getirir. Epik tiyatro olarak da anılan bu türde geleneksel anlatımdaki tüm unsurlar ters yüz edilir.
«Brecht’in estetik kuramı, temelinde naivetenin bulunduğu ve eksenini yabancılaştırmanın oluşturduğu birbiriyle aynı kategoride olmayan, ancak diyalektik bir bütünlük taşıyan sekiz temel kavramdan oluşmaktadır. Bu kavramlar şöyle sıralanabilir: Naivete, mesel çalışması, epizotik anlatım, gestus, yabancılaştırma, tarihselleştirme, anlatımcı yapı, gösterimci oyunculuk» (Parkan 2004, s.50)
Öğrenimini Marksizmde tamamlamış Brecht, kuramını uzun bir teori-pratik süreci içinde oluşturur ve temelinde diyalektik tarihi materyalizmin yasaları yer alır. Bu özelliklerden ötürü Brecht tiyatrosuna “diyalektik tiyatro” demek daha akla uygun olsa da “epik tiyatro” kavramını tümüyle terk etmek de mümkün değildir. Çünkü, onun önerdiği tiyatronun biçimi, ancak epik tür içinde vücut bulabilmektedir. Brecht’in estetik kuramının ruhunu diyalektik ve tarihi materyalist felsefe, bedenini ise epik tiyatro oluşturur. (Parkan 2004, s.75)
Epik (Diyalektik) Tiyatronun temel sekiz unsuru kısaca şöyle açıklanır:
Naivete: İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkilerden oluşan bir örgünün olağan dışı bir gözle -saflıkta- görülmesidir. Elmanın yere düşmesi en çok verilen örnektir. Elmanın ağaçtan yere düşmesi başta ‘doğal’ görünür. Ancak bu olayı doğal karşılamayan bir göz buna ‘neden’ sorusunu sorar ve ancak o zaman bir cevap bulabilir. Yoksulluk var olmak zorunda mı, savaşlarda ölmek doğal mı, annelik yalnızca doğurmakla mı mümkün vb. sorular Brecht tiyatrosuna bu kavramla dahil olur.
Mesel çalışması: Geleneksel tiyatrodaki yönetmenin kafasında oluşan ‘yorum’a karşıt olarak, ekibin tümün bir masa etrafında ortaya çıkarması gereken analiz çalışmasıdır. Oyun yalnız yönetmenin değil, artık tüm ekibin ürünüdür.
Epizotik anlatım: Aristoteles’in Epik kavramından türetilmiştir. Aynı anda ortaya çıkan birçok olay hep birden gösterilebilir, ama bu olayların tümü konuyla ilintilidir.
Gestus: Oyun metinlerine ilişkin olmaktan çok, gösterimsel anlam taşır. Sahnedeki oyun kişisinin sınıfsal konumunu belli edecek bir yüz ya da beden tavrı işlenir.
Yabancılaştırma: Sahnedekinin bir oyun olduğunun seyirciye hatırlatılması amacını taşır (seyirci artık dördüncü bir duvar gibi etkisiz değildir).
Tarihselleştirme: Yabancılaştırma materyalizmin diyalektik yasalarına tekabül ettiği ölçüde, tarihselleştirme de tarihi yasalarına tekabül etmektedir. Her konuyu tarihsel bağlamında ele alma demektir.
Anlatımcı yapı: Yapıt içinde şu ya da bu ölçüde yer alan seyircinin ön yargıları ya da ideolojileri betimlenen dünya(sı)yla çatışarak anlatımcı yapıyı verirler. Seyirci, sadece betimlemeye dayalı olmayan bu yapıya özdeşleşmediği için aktif bir konuma gelerek eleştirel bir tutum alır.
Gösterimci oyunculuk: Oyuncunun çalışmasında iki düşman sürecin birleşmesi (oynamak-göstermek ile yaşamak-özdeşleşme) söz konusudur. Oyuncu, iki karşıtın mücadelesinin ve geriliminin derinliğinden, kendi etkilerini çekip çıkarır.
Savaş İsveç’i Kuşatıyor
Brecht üretken olduğu kadar hızlı bir yazardır da. Cesaret Ana bir ayda, Lukullus on dört günde çıkmıştı ortaya. Brecht her şeyi kafasında bitirdikten sonra işe koyuluyor, geriye bir tek onu gün ışığına çıkarmak kalıyordu.
İsveç’te üretmeye devam eden Brecht’in sanat dünyası savaşla ve sürgünle şekillenir. Mültecileri kucaklamış gibi görünen İsveç’in komünistlere ve Yahudilere (Brecht hem komünist hem bir Yahudiydi) karşı karanlık tutumu, hükümetin devrimcilerin peşlerine taktıkları hafiyeler, Nazilerle gizli birliktelikler sırayla ifşa olur. Bu sırada bir İsveç halk kahramanıyla tanışır, Engelbrekt, ya da Brecht’in başlangıçta Almanca ismine uygun olarak adlandırdığı Engelbrecht.
Egemenlere karşı savaşan bu onbeşinci yüzyıl kahramanı onu ânında etkiler, şedidliğini, öfkesini bu figüre ekler, karakteriyle ve onun önemiyle ilgili ayrıntıları henüz öğrenmeden onu kafasında yaratmaya başlar. Engelbrekt’i ele alarak, sürüklenmiş olduğu bu ülkenin tarihi karşısında da bir tavır almaya çabalar.
«Görünüşe bakılırsa burası yabancılara, farklı olanlara karşı acımasızlığın egemen olduğu bir yerdi. Düşünmenin indirgenmesine teslim olma eğilimi, onu Almanya’dan da kaçıran bu açık eğilim Brecht için yıkıcıydı. Ama yine de İsveç’te kalmak istiyordu. Ona burada, tıpkı Fyn Adası’ndaki Skovsbo sahilinde olduğu gibi çalışabileceği bir ev tahsis edilmişti, ayrıca demokratik ve gerici güçler arasındaki boğuşmanın ne yöne gideceğini gözlemlemek de ilgisini çekiyordu. Yine de faaliyetini kesmeye ve başka bir yere gitmeye hazır olduğunu söylemesi, sürgün yaşamının getirdiği bir yöntemin nitelenmesi anlamına geliyordu.» DE
Radyolarda Almanların ilerleyişi verilir. Komünistler bu ilerleyişe karşı Sovyetlerin neden tavır almadıklarını kendilerine sorar. Sovyetler Birliği gafil mi avlanmıştı? Yoksa Alman saldırısını mı destekliyordu? İngiltere ve Fransa belki de sözümona yardıma hazır olma görüntüsü veriyor, ama Alman birlikleriyle Kızıl Ordu arasındaki çatışmayı bekliyordu, görünüşe bakılırsa parti de onlar gibi bilgiden yoksundu. İsveç Komünist Partisi kendi basın organında savaşın emperyalist karakterini vurgulamaktan başka bir şey yapmıyordu. İsveç böyle bir savaşta tarafsızlığını, ulusal bağımsızlığını korumaktan başka bir şey düşünmüyordu.
«Parti bile, savaştan bir önceki akşam hâlâ savaşın patlak vereceğine inanmıyordu. Sovyetler kendi basın organını açıklamalardan mahrum bıraktığı için bu basın Almanya’ya savaşın yolunu açan Batılı güçlerin saldırganlığı ve üç Eylül’de Wistula’ya giren, dokuz eylülde Varşova önlerine varan, on bir eylülde San’ı geçen ve Curzon Hattı’na yaklaşan Alman ordularının barış niyeti hakkında spekülasyonlar döktürmeye devam etmişti.» DE
Köşe yazılarında ilk imalar belirmeye başlar, bu imalar Polonya’nın var olma hakkının kuşkulu olduğu, zaten batısını Alman İmparatorluğu’ndan ve doğusunu Rusya’dan kopardığı yolundadır. Polonya’nın parçalanmasına görünüşe göre karar verilmiştir.
«Batılı güçler Sovyetler’in hareket özgürlüğüne karşı tavır almıştı, çünkü Alman işgali sayesinde Polonya’nın bütününe göz dikmişlerdi. İngiltere ve Fransa tarafından geri çevrilen Sovyetler Birliği kendi toprağını korumak için gereken adımı atmış, Almanya’nın savaş niyetini bertaraf etmiş ve bir ateşkese ulaşılmasını sağlamıştı. Savaşın devamını isteyen, Alman saldırısının Sovyet devletine yöneleceği umudunu taşıyan Batı’ydı.» DE
Parti Eylülden itibaren bir yalnızlığın içine düşer. Komünist parti doğrudan bir faşizm eleştirisinden kaçınarak, bunun da ötesinde Batılı güçleri asıl düşman olarak gösterip onları savaşın devam etmesinden sorumlu tutarak, daha önce kendisini bir mücadele partisi kılan inisiyatif gücünü bağlar. Bu aylar boyunca on dokuz bin üyesinin yedi binini kaybeder.
Saldırmazlık Paktı imzalanmıştı, ancak Almanlar durmuyordu. Kızıl Ordu da bu ilerleyişi görüyor, kendini korumak için onlar da birliklerini konumlandırıyordu. İngiltere ve Fransa ise, iki güç arasında savaşın patlak vermesi umudunu taşıyordu. Ama yine de İsveç Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nin barışçı siyasetini vurgulayıp Komintern bağlantısı içinde tarafsızlığın korunmasını savunduğunda ve İsveç’in Finlandiya krizine müdahaleden elde edeceği çıkarları teşhir ettiğinde, basın bunu küçümseyerek bir kenara fırlatıp atıyordu.
«Faşizm karşıtlığı yapmak artık sadece sosyal demokrasinin, ilerici burjuvazinin, hatta liberal aristokrasinin hakkıydı.» DE
Bu gergin bekleyiş sırasında Benanlatıcı hem parti hem enternasyonal içinde süregiden tartışmalara yakından dahil olur. Belirsizliğin ve karamsarlığın içinde yine edebiyata tutunur. Brecht’in asistanı olarak çalışmaya devam ederken ilk yazma deneyimlerini gerçekleştirir. Bir yazar olma hayali birden somutlanmaya başlar.
«Profesyonel yazar olmak, bu niteleme profesyonel devrimci gibi geliyordu kulağa. Devrimin taşıyıcılığını yapan devrimcilerin arkasında duran kitle aynı zamanda yazanların da arkasında duruyordu, onların sadece kendileri için tasarladıklarını sınıyor, düşüncelerini yoğunlaştırmakla onların sözlerine can katıyorlardı.» DE
VII. ENGELBREKT VE İSVEÇ
Halk Kahramanları Sanata Yön Veriyor
İnsanlık var olduğu süre boyunca baş edemediği birtakım durumlar karşısında kahramanlık olgusunu ortaya çıkarır. ‘Kahramanlık’ kavramı insanlık tarihi boyunca destanlara, mitolojik hikâyelere, dinî anlatılara ve neredeyse her türden sanat eserlerine konu olur.
Sanat alanında farklı biçimlerde ele alınmış olan kahramanlık konusuna mitolojik kahraman karakterlerinden, dinî figürlere, asker kahramanlardan süper kahramanlara birçok şekilde rastlamak mümkündür. Türü ne olursa olsun tüm kahramanların ortak özelliği belli bir topluluğun ya da tüm insanlığın kurtuluşu için öne atılmasıdır. ‘Kahraman’ her daim bireysel değil toplumsal bir varlık olmuştur.
Sanat tarihine yansıyan ilk kahramanlar mitolojik öykülerden etkilenilerek ortaya konan yarı tanrılar ya da doğaüstü güçlere sahip olan figürler iken, daha sonra dinî kahramanlar; azizler, peygamberler ve meleklerden oluşan karakterler sanata konu olur.
Mülkiyet ilişkilerinin gelişmesi, devlet olgusunun ortaya çıkışı, artan nüfus için toprak ve ganimet arayışları farklı hikayeleri de beraberinde getirir. Artık kahramanlar daha realistiktir. Asker kahramanlar, yönetici-lider kahramanlar, kurucu kahramanlar…
Bir Köylü Lideri Engelbrekt
Peter Weiss Brecht’in Engelbrekt tiyatrosuna geçmeden hemen önce, okura kapsamlı bir tarih sunumu yapar. İskandinav topraklarında değişen ticari ilişkilerin politik birliktelikleri nasıl şekillendirdiği, toplumsal üretim biçimlerinin ve üreticilerinin (bu bölgede özellikle madencilerin) etkisini anlatabilmek için ondördüncü yüzyıldan bir panorama sunar.
İskandinavya tarihinde uzun süre varlıklarını sürdüren Vikinglerin çağından sonra Danimarka ve İsveç topraklarında yaşayan halklar geleneklerine bağlı kalıp kendi krallarını seçmeyi sürdürdüler. Norveç ise krallığın babadan oğula geçtiği bir sistem benimser. Magnus Ericsson binüçyüzondokuzda İsveç’in seçilmiş kralı olarak tahtı devralırken aynı zamanda büyük babasından dolayı Norveç tahtının da sahibi olur. Böylece İsveç ve Norveç bir kez daha birleşir. Ancak ne İsveçliler ne de Norveçliler bu birleşmeden memnun kalmışlardır ki bu durum uzun sürmez ve binüçyüzellilere gelindiğinde yollarını ayırma kararı alırlar.
Dönemin İskandinavyasına hakim olan iki ticari -tabii aynı zamanda politik- birliktelik vardır. Bunlardan biri Alman tüccarların başını çektiği, onüçüncü ve onbeşinci yüzyıllar arasında Avrupa’nın kuzeyinde özellikle Almanların yaşadığı topraklarda hakimiyet kuran Hansa Birliği’dir. Bir diğeri, Hansa Birliği’nden bir süre sonra kurulan ve İskandinav halklarının içinde olduğu Kalmar Birliği’dir. Bu birliğin kurucuları Danimarka, İsveç ve Norveç olmasına karşın zamanla Finlandiya gibi başka İskandinav ülkelerini de içine alır. İsveç’in Almanya topraklarına yakın kıyı bölgeleri Hansa Birliği’nin hakimiyetindeyken bu durum zamanla toplumsal koşulların zorlamalarıyla da değişir.
Binüçyüzondokuz yılında İsveç ve Norveç, kral Magnus Eriksson’un yönetimi altında birleşir. Binüçyüzdoksanyedide kraliçe birinci Margaret, İsveç, Norveç ve Danimarka’nın Kalmar Birliği adında tek bir güç altında birleşmesine etki eder. Fakat Margaret’ten sonra gelen Danimarkalı yöneticiler, İsveç soylularını kontrol edemezler. Kitabın bu bölümde özel olarak birinci Margaret’ın ufak bir kız çocuğu olarak geldiği krallığın başına geçişi anlatılır.
«Kral değişim çağından bir esinti getiriyordu beraberinde, kendi iş alanının açılmasını ve kâr etmesini isteyen bu kukla temsilci, efendiler sınıfının bu temsilcisi aynı zamanda Avrupa’nın toplumsal değişimlerine açıktı, Avrupa’da feodal egemenlik köylü ayaklanmalarıyla sarsılıyor, burjuvalar krallık saraylarına söz geçirebiliyor, imparator ve Papa’nın otoritesi zayıflıyor, devlet yönetimi merkezîleşiyor ve zanaat, meta ekonomisi, para dolaşımı gittikçe örgütlenip güçleniyordu.» DE
Krallıkta söz sahibi olan egemenler bir değişim içindedir. Bu değişim taht kavgalarını beraberinde getirir. Birbirleriyle rekabet eden ve taht iddiası uğruna dönen entrikalar yüzünden birbirlerine düşman kesilen klanların kavgasının dışında duran bir diktatöre ihtiyaç doğar; bu diktatörden hoşnutsuzlukları terör estirerek çözmesi, ama öte yandan egemenlerin aracı olarak kalması beklenir.
«Albrecht von Mecklenburg lehine kararın beraberinde getireceği risklerin ve kazandıracaklarının hesabı, güçlü kıyı kentlerinin bu hükümdarının Danimarka’dan gelebilecek atağı engelleyeceği ve iktidarlarını ayakta tutabileceği yolunda yukarıdakilerin beslediği umut, toprak sahiplerinin, maden işletmecilerinin ve tüccarların kuzey Almanya’nın Hansa Birliği’yle ilişkilerin sağlamlaştırılarak sermaye birikimi oluşturulması beklentileri, ekonomide büyümenin sağlanması, üretimin artırılabilmesi, yerlilerin çok yönlü çıkarları uğruna yabancı hükümdara gösterdikleri yaltaklanma, öte yandan küçük çiftçilerin yükselen faiz ve vergiler karşısındaki korkusu, çıkmaza giren küçük toprak sahiplerinin huzursuzluğu, işte bütün bunlar yeni kral sunulurken dile gelmeliydi. » DE
Josse Eriksson, Pomeranyalı Erik yönetimindeki Kalmar Birliği’nin İsveç’teki icra memuru vali ve silahtarıydı. Birçok ilin yönetimini ve ekonomisini elinde tutan Eriksson’dan özellikle madenciler ve köylüler şikayetçiydi. İcra memurunun rüşvet almasından, halk üzerindeki baskılarından ve şantajlarından bıkmış olan köylüler, aslında bir maden işletmecisi olan Engelbrekt Engelbrektsson aracılığıyla Kalmar Birliği kralı Pomeranyalı Erik’e şikâyette bulunurlar.
Küçük soylu sınıfının temsilcisi Engelbrekt Engelbrektsson, Dalarne ve Bergslagen’de devam eden köylü isyanlarının liderliğini üstlenir. Şikâyet edilen husus yine vergilerle sınırlı kalmamış ve Danimarkalı Vali Josse Eriksson’un Dalarne’de köylülere yaptığı zulümlerin dayanılmaz bir hal almaya başladığı ileri sürülülür.
Aslında isyan etmeden evvel Engelbrekt iki kez Danimarka’ya gider ve Eric’ten sorumluların cezalandırılmasını ister. Birincisinde oyalayıcı bir cevap alır, ikincisinde ise açık bir şekilde talepleri reddedilir. Bunun üzerine Engelbrekt, Dalarne’den harekete geçer ve kısa sürede çevresinde birçok isyancı toplar. Bir süre sonra amaçları sorunları çözmenin ötesine geçer. Onlar artık kralı İsveç’ten kovmak ve ülkeyi Danimarka’dan ayırmak isterler.
Hareket kısa zamanda bütün İsveç’te yankı bulur. Dahası köylülerin yanı sıra burjuvazi ve ruhban sınıfı da isyancılardan yana tavır alır. Nitekim bindörtyüzotuzbeşte İsveç’te bir konsey toplanır ve kendi hükümetlerini ilan ederler. Ancak bir sene sonra Engelbrekt bir suikast ile öldürülür ve yerine onunla birlikte Danimarka’ya karşı savaşmış olan Karl Knutsson geçer. Karl, yeni kral seçilene kadar İsveç’i yönetir.
Engelbrekt iktidarda kalamamış olsa da onun özgürlük peşinde süren isyanının etkisi İsveç halkında hala yankılarını bulur.
Özgürlük en iyi şeydir
tüm dünyada aranan bir şey,
özgürlük hakkını taşıyabilir.
Kendin olmak ister misin?
bu yüzden özgürlüğü altından daha çok seviyorum
çünkü özgürlük onurdan sonra gelir.
Engelbrekt Brecht’in Sahnesinde
Brecht’in İsveç hayatı oyun metinlerini tiyatrolara kabul ettirme ve oyunlarını sahneleme çabası içinde geçer. Engelbrekt’in hikayesini oyunlaştırma fikri bu zorlanmalar sonucu ortaya çıkacaktır.
İsveç’in bilinen kurumlarından Dramatik Tiyatro’nun yöneticisi Bayan Brunius’a, Brecht’in Galilei’nin el yazmaları iletilir. Brunius bunun ilk önce İncil’deki Galileialar ile ilgili olduğunu düşünür ve ‘dini metinler oynamadıkları’ gerekçesiyle okumadan reddeder. Brecht’e aracı olan kişi bunun rönesans aydını Galilei olduğunu söyler ve Brehct’in Galilei dosyası diğer bekleyen metinlerin arasına konulur. Bu durum karşısında Brecht öfkelenir. İsveç yabancılara ve farklı olana acımasızlığın egemen olduğu bir yerdir. Bu yüzden onları onların yerel kahramanıyla etkilemeyi planlar. “İsveç’te egemenler karşısında yer alan özgürlük savaşçıları kim” diye sorar. Engelbrekt’i ilk orada duyar ve tüm benliğini, öfkesini ve arzularını o figürde oluşturur.
«Başarıyla sınanmış eski model uygulanarak bizi nasıl karşı karşıya getirdiklerine bir baksanıza demeyi istiyorsun. Fokurdayan kalay kazanlarının başında ajitasyon yapabiliyorsun sadece. Bütün bunların yanı sıra da, dedim, konusu Engelbrekt olan bir oyunun planlanmasına katkıda bulunmaya çalışıyorum, Engelbrekt on beşinci yüzyılın otuzlu yıllarında yaşamış olan bir lider, İsveç özgürlük mücadelesinin lideri, Rosner heyecanla irkildi, işçi sınıfını harekete geçirebilecek bir konu olabilir bu, diye bağırdı, dergide bununla ilgili bir yazı yazmalıyız, henüz bunun için erken olduğunu söyledim, Brecht’in oyunu bu, malzemeyi onun için topluyorum, oyunu kışın sahnelemek istiyor, dedim ve ansızın üstümde bir güçsüzlük hissettim.» DE
Brecht baskıyı, sıkıntıyı çalışmak için bir meydan okuma olarak görür ancak bu defa malzeme toplama sorunlarına bir de temanın inatçılığı eklenir. Engelbrekt tarih kitaplarına göre zamanı geldiğinde ansızın karanlığın içinden çıkagelmiş, bir döneme damgasını vurduktan sonra da ardında hiçbir iz bırakmadan kaybolmuştur. Bir geçmişinin yokluğu, bindokuzyüzotuzdörtten yirmiyedi nisan bindokuzyüzotuzaltıya kadar devam eden bir yıl on aylık kısa süreli etkisi, baltayla öldürülüp gömüldüğü yerin belirsizliği; çeşitli nedenlerden dolayı, ya onun etkisini sınırlamak, onu öykünülecek birisi olarak değil de başarısız birisi olarak göstermek ya da etrafını saran sırrın da yardımıyla onu idealize edebilmek, bir aziz olarak gösterebilmek için hayatını karanlıkta bırakma eğilimi… Brecht bütün bu olumsuzluklarla işe başlamak durumunda kalır.
«Böyle bir adam yoktan var olmaz, diyordu Brecht. Soruların kuşattığı bu figürün içinde belireceği tarihsel gerçekler ortaya çıkarılmalı, henüz kişiliği belirmemiş bu adamı harekete geçirmiş, eyleme ve çöküşe sürüklemiş olan mekanizmalar araştırılmalıydı.» DE
Piskopos Thomas von Strängnäs’ın şiirinde then litzla man olarak betimlenen Engelbrekt hakkında bilgi toplama yolculuğu aslında Weiss’ın yolculuğudur. Kitabın bu bölümünü yazmak için uzun bir vakit harcayan yazar topladığı bilgilerin hakkını verir. İskandinavya tarihi ve içinde özel olarak Engelbrekt’in tarihi çok ayrıntılı verilir.
Brecht oyununu iki bölüm olarak tasarlar. Birinci bölümde egemen güçler öne çıkarken ikinci bölümde bastırılan güçler, yani köylüler öne çıkacaktır. Ticareti geliştiren ve kentler kuran erken dönem burjuvazisi, şatolarda ve kiliselerde oturan derebeyleri ve üst düzey ruhbanlar toplumuna başkaldıracak, Engelbrekt öyküsü bir sınıfsal dönüşümün öyküsü olacaktır.
«Yeni bir sınıfın yükselişi yüz yıl sürmüştü, bu sürecin açık belirtileri olmamıştı, yeni sınıf yerli aristokrasiden bağımsızdı ve yabancı girişimcilikle iş birliği içindeydi, hareketli sermaye toprak mülkiyeti karşısında avantaj sağlamıştı. İki dünya çarpışıyordu, bunlardan birisi eski güç araçlarını kaybetmekle birlikte diplomasi ve askerî üstünlük sayesinde hâlâ imtiyazlarını elinde tutabiliyordu, diğeri sömürünün feodal biçimlerini ortadan kaldırarak ilerici bir güç haline gelmişti, ama aynı zamanda ekonomik açıdan yeni bir yağmacılık düzeni kurmaktaydı. Onların altında ise asıl geniş taban, köylü sınıf vardı, bu kesim ilk dönemlerin serbest köylüsünün devamıydı ve ellerinin altındaki serfleri koruyabilmişlerdi.» DE
İsveç köylerinde bağımsız çiftçiliğin kalıntıları korunabilmişti. Toprak sahipleri genç derebeyleri ve genç şövalye statüsünü elde ediyor, radikal değişimlerin zorlamasıyla iyi gelir getiren maden işletmeciliğine yöneliyorlardı. Buna karşılık küçük çiftçiler düşüş içindeydi, her geçen gün vergi yükü altında biraz daha eziliyorlardı. Hiçbir hakkı olmayan serfler aşağılanmaktan kurtulacak imkâna henüz sahip değillerdi, maden ocaklarına yaptıkları mekân değişimiyle sanayileşme sürecinin ilk aşamasında gündelikçi ve maaşlı işçi olarak çalışmaya başlayarak ayaklanacak kitlelerin ilk oluşumunu da hazırlamışlardı.
Brecht oyunun dramatik olay çizgisinin tasarımından önce sahne tasarımına karar verir. Figürler ancak mekân somutlaştığında belli bir düzen, dağılım ve ilişkiler ağı içinde elle tutulur hale gelir. Temel konsept aşağıdakiler ve yukarıdakilerdir.
«Ondördüncü yüzyılın sonundan özgürlük mücadelelerine kadar olayların şarkılarla sunulmasından söz edilince, oyunun basit, inişli çıkışlı dizelerle yazılması, en azından araya monte edilen bölümlerde bu tür dizelere yer verilmesi fikrini doğurmuştu. Doğallık açısından sokak tiyatrosundan yararlanılabilirdi. Sokak tiyatrosunun aktörleri sahneye çıkan soylular tarafından söz sahiplerinin kim olduğunu kanıtlarcasına aşağıya doğru itilecekti. Aşağıda bir debelenme, bir itiş kakış, pisliğin içinde sürünme, yukarıdaysa hiyerarşik, görkemli, basamak basamak yükselen bir geçit resmi.» DE
Almanlar Polonya’ya girip büyük bir hızla ilerlerken Brecht ve asistanları oyunun kurgusunu tamamlamaya uğraşırlar. Brecht’in amacı oyunun birinci bölümünde tarih sahnesinden silinip gidenlerle tarihe yön veren krallar arasındaki müthiş uçurumu gözler önüne sermektir. Tarihi, hükümdarların tarihi olarak algılayan tarih imgesi izleyicinin kafasında ters yüz olmalıdır. Yine de bugünkü mevcut duruma baktıklarında bir kez daha kandırılmış, tuzağa düşürülmüş olarak içinde yaşadıkları dönemin de ne kadar karanlık ve tartışmalı olacağını sezerler.
Hâlâ bir tek kişi kaderlerini tayin ediyordu. Brecht savaşın aşağıdakiler ve onların davranışları üzerindeki etkisini betimlemeye geçmeden önce onlara önderlik edip onları yönetenlerin ne türden insanlar olduklarını gösteriyordu.
«Bu bir özgürlük mücadelesi, bir halk savaşı olduğu için yapılan her şey elle tutulur bir olay olarak gösterilmeliydi. Artık mesafeli bir yükseklikten görünen manzaralar, ulvi ve donuk bakışlar değil, somut devinimler, zift dökülmüş kazıkların birbirine bağlanarak hücum silahı inşa edilmesi ve kalelerin önüne itilmesi serilecekti göz önüne. Köylü ve işçi ordusu siper kazıklarının, baltaların, çekiçlerin, yabaların, topuzların, ganimet olarak toplanmış kılıçların ve mızrakların koruyuculuğunda düşmanın kalelerine doğru ilerliyordu. Nasıl ki daha önce sadece efendiler sahne aldıysa, şimdi de sadece halk sahne alıyordu, tanrısallardan eser yoktu artık.» DE
Engelbrekt oyunu birçoklarının katkısıyla gelişir, tasarlanır, sahnelenmeye hazır olmak üzeredir. Ancak İsveç bir kez daha Nazilerle iş birliği içindedir. Dünya savaşı resmen başlar. Hem bir Yahudi hem bir komünist olan Brecht’in artık İsveç’e barınma imkânı kalmaz. İsveç’te geçirdiği yaklaşık bir yılın ardından Brecht yine yollara düşer. Geride yarım bırakılmış bir oyun ve Benanlatıcının kendi yazma serüvenini miras bırakır.
VIII. AVRUPA KOMÜNİSTLERİ FAŞİZM KAMPLARINDA
Sürgün Komünistler Fırtınanın İçinde
Benanlatıcı Brecht’i yolcu ettikten sonra bir işçi olarak komünist faaliyetlerine İsveç’te devam eder. En son İspanya cephelerine gitmeden önce gördüğü anne-babasıyla İsveç’te yeniden buluşur. Bir süre hasret giderirler. Yahudi olan ailenin Heil çığlıkları arasında gelen zafer sarhoşluğunun yıkımından uzun süre kaçışlarını, önüne geleni altına alan bir insan selinin önünden çekilen, ayak sürüyerek ilerleyen, dağılmaya yüz tutan, grupları şekilden çıkmış, bitap düşmüş yayaların akını içinde kayboluşlarını dinler.
«Kendilerine ve geçtikleri bölgeleri hâlâ adlarıyla anadursunlar kendileri numaralara dönüşmüş bulunuyorlardı, ülkedeki bölgelerin adları değişmişti, Çekoslovakya’nın parçalanmış kadavrasından Bohemya ve Moravya protektorası ve özerk bir Slovak devleti doğmuş, Sudetenland bölgesi Üçüncü Reich’ın parçası olmuş, Polonya ve Macaristan artakalan kırıntıların peşine düşmüştü. Sınır istasyonlarının yerleri değişmişti, bastıkları toprağın kime ait olduğu belirsizdi, eskiden kendilerini bir ırka değil de bir ulusa ait hissetmiş, baskı ve zulmün ilk belirtileri görülmeye başladığında kendilerine zarar gelmeyeceğini düşünmüş olanlar da artık kendilerini, yurtlarından kovulmuşlar ve yurtsuzlar arasında görmek durumundaydılar.» DE
Bu sürgün yolculuğu annesinin hastalığını daha da kötüleştirir, artık yanındakileri bile tanımakta zorlanır, sürekli bir bakıma muhtaç kalır. Bir yazar olan Karin Boye, Benanlatıcının annesinin bakımına yardımcı olan kişilerden biri olarak romana dahil olur.
İsveçli bir şair ve romancı olan Karin Maria Boye, Sosyalist İsveç Clarté Ligi’nin ve kadın örgütü Nya Idun’un bir üyesidir. Bir zamanlar Clarté öğrenci hareketine katılır, toplumsal mücadelelerin içindekilerin arasında yer alır ancak sonra parti içindeki erkin sonuçlarıyla yüzleştiğinde bununla baş edemez ve kırılgan iç dünyasına geri döner. Bu noktadan sonra da geride kalan enerjisiyle en kişisel düşüncelerini ve duygularını yok etmek isteyen müdahalelere başkaldırır. Bu dönem Boye’u umutlarını yitirmeyen ama melankolik bir kişiliğe büründürür.
Uluslararası alanda Karin Boye en çok distopik bilimkurgu romanı Kallokain ile tanınır. Bir faşizm distopyası olan Kallokain’de sorun gerçekliktir. Romanda öyküsü anlatılan dünyadevlet, diğer bütün devletler gibi halkı üzerinde tam bir egemenlik kurar, insanlara kendi gerçekliğini dayatır. Askeri bir hiyerarşi üzerinde yükselen bu mekanizmada en büyük gurur ise, silah arkadaşlarına layık biri olarak hainliğe karşı en yakınından bile kuşkulanmaktır. İyi bir silah arkadaşı olma amacındaki Leo Kall, insanları bildiklerini söylemeye mecbur bırakan bir ilaç geliştirir. Kallokain, gerçekliğin acı ilacıdır. Artık kimse hiçbir şey saklayamayacak, her yerde görev başında olan polis gözleri ve polis kulaklarına rağmen ihanet içinde olan hainler daha eyleme geçemeden birer birer ortaya çıkarılacaktır. Ancak bir süre sonra Leo Kall gerçekleri söylemeye mecbur ettiği insanlardan duyduklarıyla başka türlü bir birliğin mümkün olabileceğine ve gücüyle, insanın içindeki bütün ölü kalıntıları iyileştirebileceğine dair bir şüpheye kapılır.
İkinci dünya savaşının ve faşizmin gölgesinde yazılan Boye’un Kallokain’i bindokuzyüzkırk senesinde yayımlanır. Bir kadın yazar olmasından mı yoksa komünist olmasından mı bilinmez, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün ve Cesur Yeni Dünya’nın yanında distopik eserler arasında ne Boye’un ne de Kallokain’in adı hiç anılmaz. Gerçek bir faşizm distopyasını yazmak belki de onu en çok yaşayanlar tarafından mümkündür. Öyle ki, Boye bu gerçekliğin altında kısa sürede ezilir ve romanın yayımlanmasından yalnızca bir yıl sonra yaşamına kendi elleriyle son verir. Bu intihar Benanlatıcının sağlığı kötü olan annesini iyice çöküşe sürükler. Anne, Karin Boye’u hatırlamasa bile, yazarın onda yarattığı etki baki kalır.
«Boye’nin kitabında gerçekliğin ayrıntılarıyla dolu bir malzeme gördüğüm için ister istemez onun bir labirentte kaybolacağını, zamanın, onun bu malzeme karmaşası içinden çıkış yolunu görmesine engel olacağını düşünmüştüm, oysa Boye kitabı Kallocain’de, zaten derinden deforme olmuş bir realitenin nerelere kadar yayılabileceğini düşünüp sınırları zorlamış ve bizim, kendimizi koruma güdüsüyle bakmaya cesaret edemediğimiz bir sonraki aşamayı algılayabilmişti.» DE
Direnmenin Estetiği’nin son cildinin komünist kadınlara bir saygı duruşu olması özelliğinden ilk derste bahsetmiştik. Bu ciltte Boye’dan sonra en çok anlatılan kadınların başında Charlotte Bischoff gelir. Bishoff’un öyküsü, sürgün Alman komünist hareketinin öyküsüyle birlikte anlatılır. Böylece komünist bir kadının peşinden fırtınanın merkezine, Berlin’e kaçak yollarla geri döneriz.
Charlotte Wielepp’in hayatı, gençlik yıllarından itibaren komünist hareketin içinde geçer. Özgür Sosyalist Gençlik, Almanya Genç Komünistler Birliği’nde faaliyet yürütür, yirmiüçte Almanya Komünist Partisi’ne (KPD) katılır. KPD’nin kurucu üyelerinden Fritz Bischoff ile evlendikten sonra soyadı Bischoff olarak değişir. Weiss’ın kitapta bahsettiği soyadı konusu, dönemin acı gerçeğini de açığa vurur. En büyük fedakarlıkları ve kahramanlıkları yapan Charlotte, Bischoff olarak anıldığında bu ona değil kocasına yazılır. Bischoff’un maceraları akla ilk Fritz’i getiregelmiştir, Charlotte’u değil. Peter Weiss biraz da bu yüzden özel olarak onun hikayesini anlatmayı bir borç olarak görmüş olabilir.
«Parti Stahlmann’a henüz çıkış izni vermiyordu, Stockholm’de ona ihtiyaç vardı. Arndt ve Funk da Bischoff dan haber alır almaz onun arkasından Berlin’e gitme niyetlerinden söz etmişlerdi. Onun görevi parti ileri gelenlerinin yolunu açmak, ülkede faaliyet göstermenin onlar için mümkün olup olmadığını araştırmaktı. Onurlu bir görevdi bu. Parti liderleri korunmalıydı. Gıyabi tutuklama kararı siyasi polisin elinde olsa da, başına yüksek bedel biçilenlere kıyasla onun yeraltında çalışması çok daha kolaydı. Yakalanırsa da Bischoff’un kaybı parti açısından kabul edilebilir bir kayıptı. Aşağıdakilerin sayısı çok, yukarıdakilerin azdı, sayıları ne kadar azsa yerleri de o kadar zor dolduruluyordu. Bütün düzlemlerde yapılanlar birbirini tamamlayarak partinin bütünlüğünü oluşturuyorlardı. Ve Bischoff hiçbir zaman işi bir erkeğin mi yoksa kadının mı yönettiği ayrımını yapmayı istememişti. Partiye girdiğinden beri, yapılmak zorunda olanı hiç yüksünmeden yapan bir sürü kadın görmüştü her yerde. Ama parti, Rosa’ya rağmen, Zetkin’e rağmen erkekler tarafından yönetiliyordu. Merkez Komite’de tek bir kadın yoktu. Bischoff bunun böyle olmak zorunda olduğunu öğrenmişti. Oldum olası organizasyonu yapanlar erkekti. Yükselmek istemiyordu Bischoff. Bu tehlikeli yolculuğa gönderilmiş olması yeterince kabul gördüğünü gösteriyordu.» DE
Bindokuzyüzotuzdan sonra Bischoff Prusya Landtag fraksiyonunda ve KPD Merkez Komitesi’nde steno-daktilograf ve halkla ilişkiler uzmanı olarak görev yapar. Otuzdörtte Moskova’ya gider ve otuzyediye kadar Komünist Enternasyonal’in Uluslararası İlişkiler bölümünde çalışır. Otuzsekizde Almanya’da illegal faaliyetlere katılmak için partiye talepte bulunsa da, o sırada KPD’nin önemli liderlerinin sürgünde olduğu Stockholm’e gönderilir. Bischoff’un romana dahil olması asıl olarak kırkbirde çıktığı illegal yolculuk ile olur.
Sürgünde olan diğer KPD’li komünistlerle kırkbir haziranının sonunda bir yük gemisiyle Almanya’ya yasadışı olarak girmeyi başarır. Romanda detaylı anlatılan bu yasadışı yolculuk bir ay sürer. Yolcukları biterken Naziler Sovyet topraklarına girerek büyük saldırıyı başlatırlar.
«On dokuz haziranda Göteborg’a gelmiş, yirmi iki haziran pazar günü her şeyin paramparça olduğunu düşünmüştü. Radyo sabahın erken saatlerinde Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırdığı haberini vermişti. Radyoyu açmış ve donakalmıştı. Bir süre sonra ağzının hâlâ açık olduğunu fark etmişti. (…) Slovakya, Macaristan, Romanya Almanların yanındaydı. Tanklar ülkenin iç kısımlarına kadar ilerlemişti. Finlandiya’nın savaşa gireceği beklentisi vardı. Kızıl Ordu’nun böyle bir sürprize hazır olmadığı söyleniyordu. Hepimiz gibi. Yine uzun süreden beri bunu hesaba katıyorlardı. Akşama doğru da hükümetin resmî açıklaması geldi.» DE
Almanya ve Finlandiya’nın talebi doğrultusunda, İsveç’in zarar görmemesi için ödenen bir bedel olarak, bir İsveç tümeninin Norveç’ten Finlandiya’ya kaydırılması onaylanmıştı. Üç piyade alayı, iki topçu alayı, iki zırhlı alay, birçok zırhlı birlik, keşif birlikleri, öncü birlikler, istihbarat birlikleri, ulaştırma birliği, kurmay subaylar ve cephane… Bu küçük İsveç ordusu, Finlandiya topraklarında Sovyetlere karşı savaşması için yollanmıştı ve tümenin adı Engelbrecht’ti. Üstelik bu sadece başlangıçtı.
Angkor Wat: İlk Totaliter Kent
Hala İsveç’te sürgünde olan Benanlatıcı, İsveç Komünist Partisine üye olmaya karar verir ve ilk görevlendirmesi için Stahlmann ile buluşup, bundan sonra faaliyetlerine nasıl devam edeceğini konuşurlar.
Bu konuşma sırasında Stahlmann’ın aklına bir anı gelir: Alman Komünist Partisinin dağılmasından sonra Stahlmann Çin devrimcilerine askeri danışman olarak gittiği yolculuğu anımsar. Çin’e yolculuk, sınır güvenliği nedeniyle Kamboçya üzerinden gerçekleşir. Kamboçya’da inanılmaz bir antik yapının içinden geçerler: Angkor Wat. Tarihin ilk totaliter kenti…
«Dört bir yan bu yüzlerle doluydu, sayıları yüz kadar vardı, ifadeleri birbirlerine çok benziyordu, ay ışığında daha da belirginleşen kaşların altında gözbebeği olmayan badem gibi gözler, yayvan burunların gölgelendirdiği melankolik ve kederli ağızlar. Yine de insan onlara yaklaştığında savaşçıların yüzlerinin bireysel hatlara sahip olduğunu görüyordu, kiminin burnu küçüktü, kiminin büyük, kiminin ağzı yayvandı, kiminin dar, kiminin elmacık kemikleri belirgindi, kiminin daha az belirgin, sanki yontucular binlerce kişiden oluşan kitlenin her bir bireyini kendine özgü özellikleriyle göstermeye özen göstermiş, buna karşılık kralları kişiselliklerinden soyutlayarak resmetmişler, adeta onları ruhaniler olarak lanetlemişlerdi. (…) Kutsanmış despotlar baştan beri ölümü aşmış, yumruklarının arasında tuttukları kılıç saplarıyla, mızraklarıyla sayısız insan ateşli bedenleri içinde ölümle yüz yüze gelmişti, örgülü saçlarıyla başlarını eğmiş kürekçiler de onların yürek atışlarıyla birlikte ölümün temposunu tutturmuştu.» DE
Angkor Wat, binyüzonbeş ile binyüzkırkbeş yılları arasında Kral ikinci Suryavarman tarafından, tamamı tebaa-köle emeği ile inşa ettirilen bir kral-kenttir. Kocaman bir ovaya, yapay su kanalları, havuzları, tapınakları, konutları ile birlikte bir milyon insanın yaşadığı bir kent olarak kurulur. Dikdörtgen yerleşim planlarının hepsi bir pusulaya kusursuz oturan bir şekilde inşa edilir. Öncesinde sadece bir ormanlık alan olan araziye su, kilometrelerce ötede olan su kaynaklarından insan yapımı kanallarla gelir, iki büyük dikdörtgen göl oluşturulur, bu göllerden yine kanallar yardımıyla, yine tamamı tebaa tarafından küçük havuzlar inşa edilir.
«Bahçeleriyle, göletleriyle, su yollarıyla, idari binalarıyla, ambarlarıyla, mühimmat depolarıyla, pazaryerleriyle ve geçit meydanlarıyla bir milyonluk bir kent kurulmuştu, hiçbir cadde yoktu ki, kuzeye ve güneye, doğuya ve batıya gitmesin, hiçbir cephe, hiçbir rölyef, hiçbir heykel grubu yoktu ki, ideal örneğe uygun olmasın. Gündelik yaşam yukarıdakilerin istediği gibi katı bir düzen içinde, tamamlanmış bir kompozisyon olarak sürüyordu, tesadüfi hiçbir şey, diyagonal tek bir biçim yoktu burada, burada yaşayan herkesin özüne değiştirilemez bir hayatın kesinliği sızmıştı, kimse burada isyan duygusu üretemezdi, burada ortaya çıkan şey ilk totaliter kentti, herkesin bir kastın rejimine ilk mutlak boyun eğişiydi, bu kast kendini tanrısal olarak adlandıracak kadar kendine güveniyordu.» DE
Angkor Wat tekniği kadar sanatıyla da bir egemenlik kuruyordu. Bu sanat kendi üreticisini aşağılıyordu, çünkü onları kendine yaklaştırmıyordu, ama bununla kalmıyor aynı zamanda işvereni de aşıyordu, kendilerini kutsal olarak tanımlayan krallar eninde sonunda ölümlü varlıklardı, onlar gelip geçecek ama bu sanat var olmaya devam edecekti.
«Sanat ne tür acılara yol açtığını sorgulamıyordu. Ayrıca ustalar ve deneyimli zanaatçılar da bu sanatın sürmesine katkıda bulunmuşlardı. Onlar bir ilkeyi izlemişlerdi, biçim bu ilke uyarınca onların ellerinde tamamlanmıştı. Tekliği içinde bu yapıt halkın korkusu ve derin saygısından doğmuş ve ortaya çıkan şey halk açısından daha derin bir aşağılanmanın ve ezilmenin anıtı haline gelmişti.» DE
Tebaanın ürettiği her şey onu ezme aracına dönüşüyordu. Angkor Wat’ta yüzyıllar önce yaşananların benzeri, bugün Stockholm’de, Berlin’de ve medeniyetler beşiği olarak görülen ikiyüzlü Avrupa’nın her kentinde kendini yeniden var ediyordu.
Herakles’ten Rote Kapelle Kahramanlarına
«Bütün olayların sonuçlarını görebilmek özel ve az bulunur bir yapılanma gerektiriyordu, buna sahip olan insanlar korkunç bir tehlikenin içindeydi, çünkü bu insanlar bizden daha geniş ve derin bir bakışa sahip olduktan sonra bir noktadan itibaren bizim dünyamızda yaşamayı beceremiyorlardı. Bu insanların iki seçeneği vardı sadece, gittikçe içe kapalı bir özellik kazanan, yalnızlaşmanın başka insanlarla birlikteliğin anlamını yavaş yavaş sildiği halüsinasyonlara geri dönmek ya da sanata yönelmek. Ama bu ikinci yol ancak insan dış dünyaya yönelmeye hazırsa açıktı. Eğer bu yitirilmişse sanatın alanlarına girmek de imkânsızlaşıyordu.» DE
Kitabın son cildinin son bölümü Rote Kapelle kahramanlarının yeniliş öyküsünü anlatır. Faşizmin altın çağı yaşanırken artık işkenceler, tutuklamalar, toplu imhalar, gaz odaları, tekellerin Nazilerle ilişkileri bir fısıltı olmaktan çıkar. Kulaktan kulağa anlatılanlar korkunçtur. Komünistlerden şanslı olanları tamamen yeraltına geçmiş, o kadar şanslı olmayanlar ise ya toplama kamplarında buluşmuş ya da yan yana infaz edilmiştir. Dönemin komünistlerinin yakasına ister istemez, tıpkı Dürer’in resmettiği gibi, bir Melankoli yapışır. Bu melankoliden kurtulmak Benanlatıcı ve belki de birçoğu için sanat ile mümkündür.
«Sanatın insanilikle aynı anlama geldiğini söylemişti Hodann, çünkü insan hayata katılmadığı, kendisinden vazgeçmemek için sürekli mücadele etmediği, durumu hep yeni bir bakış açısıyla aydınlatma baskısını yaşamadığı sürece sanatın kapsayıcı geniş etkisini anlayamazdı. Sanatın yanıtları her zaman müthiş olmuştu, çünkü bir tek sanatın yanıtları çağın tezlerini çürütmeye cesaret edebiliyordu, onlar örtük de olsa kendi zamanlarını aşmış ve yanılsamaların karşısına hakikati çıkarmışlardı. Ama siyaset, hakikat ve insanilik sözcüklerini, tıpkı ahlak ve etik kavramları gibi kötüye kullanmış, kuşku duyulur hale getirmişti. Sanattan söz ederken de genellikle özel bir durumdan söz etmiyor, sanatı zanaat olarak görmek istiyor, bunun bahşedilen bir şey olmadığını, çalışıp çabalayarak öğrenilmesi gerektiğini düşünüyorduk. Tek gerekli olan bir şeyden edindiğimiz izlenimlerden hareketle sanatın arka planı hakkında kafa yormamızın nedeni, sanatsal dilin ne şekilde iletişim kurduğunu ve hangi etkilerin ürünü olduğunu saptama isteğiydi.» DE
Bu melankoliden kurtulanlar toplama kamplarında bile mücadeleyi sürdürürler. Toplama kampları ve gaz odaları gerçeği Avrupa’da ayyuka çıkar. Yalnızca orada yapılan insanlık suçları değil, aynı zamanda bu katliam merkezlerinin büyük tekellerle ilişkileri de öğrenilir. İnsan hayatıyla deneyler yapılan, insan bedeninden malzeme, emeğinden de meta üretilen yerlerdi buralar.
«Almanya’nın Haşeratla Mücadele Şirketinde yüksek tempoyla çalışıldı. Tam kapasiteyle üretim yapıldı. Bu madde etkili ve ucuz. Kilosu beş mark. Bin kişi için dört kilo kullanılıyor. Tutarı yirmi mark. Bir defada iki bin kişinin halledilebildiği hangarlar inşa ediliyor. Yeraltı hangarları. Dışarıda numaralı banklar var, giysilerin ve ayakkabıların bırakılması için. Cesetlerin yakıldığı fırınlara çıkan asansörler. Gelecek ilkbahar başlayacaktı işlem, kendi yaptığı teftiş gezilerinde beton odaları, ısıtma odalarını, kocaman barakaları görüp olaydan emin olmuş, tesislerin kapasite hesaplamalarında yer almış, buradan uzaklarda, Ana Karargâhın Büyük Mastürbatörü, bu ırkın yok edilmesi için ağzı köpükler içinde bağırırken duymuştu.» DE
Kimya tekeli IG Farben, makine-araç tekeli Krupp ve sanayi sektörünün diğer birçok kuruluşu kampların yanı sıra bu iş için fabrikalar kurar, hâlâ çalışabilecek gücü olan tutsaklar burada sonuna kadar kullanılacaktır. İnsanların saçlarına ve dolgu dişlerine kadar her şeylerinin ellerinden alınıp son parçasına kadar kullanılması, onları ekonomik, ulusal bir planlamanın parçası haline getirir, bu planlama ulusun yabancı türlerden arındırılma görevini büyük kâr elde edecek yatırımlarla birleştirir.
Aynı zamanda bu tekeller bir Anti-Bolşevik birlik de kurarlar ve çoğu Nasyonal Sosyalist Parti’yi finanse eder, hatta yöneticilerinin arasından bazıları da parti üyesi olur.
«İsimler mutfağın köşesinden gelen yumuşak tabak çanak sesinin üstüne yükseliyordu. Daha basit yaşamak ve tasarruf yapmak, demişti babam, bin dokuz yüz on dörtte olduğu gibi yirmili yılların ortasında da bu çağrı yapılmıştı bize, çağrıyı yapan dünyanın en büyük tröstü IG Farben’ın başındaki isim Duisberg’di, bunu duyduğumuzda savaşın geleceğini anlamıştık. Haniel, Wolff, Borsig, Klöckner, Hoesch, Bosch, Blohm, Siemens, gücü elinde bulunduranların sadece bir kısmının adını andığını söylüyordu babam. Sermayenin bin dokuz yüz otuzlardaki mücadelelerini arkalarında bırakmışlar ve uğradıkları zararı kısa süre içinde telafi etmişlerdi. O sıralar onların zenginlikleri benim gözümde de idil formatını yitirmişti artık, zarif tuğla bacalar ve minyatür cepheler görmüyordum artık, bunun yerine karşımda isten kararmış kaleler, mermer ve çelikten yıkılmaz yapılar vardı.» DE
Tekellerin finansal ve politik desteğiyle iktidara gelen faşizmin yükselişi ve iktidarını sağlamlaştırmasının öyküsü aynı zamanda ona karşı gelişen hareket ile birlikte anlatılır. Hikayenin başladığı yere, Berlin’e geri döneriz ve Coppi, Heilmann ile Rote Kapelle grubunun öyküsünü Benanlatıcının ağzından dinleriz.
Bir işçi çocuğu olan Coppi’nin bir komünist olması, antifaşist mücadeleye katılması anlaşılır bir durumdur. Asıl ilgi çekici olan Schulze-Boysen gibi, Heilmann gibi Nazilerin direnişe katılma öyküsüdür.
«Heilmann’ın onbaşı üniforması içinde ne kadar da genç göründüğünü düşündü ve bir güven çemberi oluşturuyordu, o yanlarındayken onlardan kuşkulanmayı kim akıl edebilirdi ki. Ama yakasının dışarıdaki kısmında görünen çift şerit onların çevresindeki ölümcül bir tehlikenin işaretiydi aynı zamanda. Başkomutanlığın şifre çözme departmanında görev yapan Heilmann’dan Coppi’ye haberler uçuyor, o da parmağı kısa dalga cihazında bunları gerekli yerlere iletiyordu. Bombardıman uçakları gökyüzünde göründüğünde kilisenin kubbesi altına sığınmışlardı, başka kent sakinleriyle birlikte, ama bir hasımlık ürküntüsüyle onlardan uzak duruyorlardı, bombaları atanlar ise müttefikleriydi, Doğu cephesinin gerisinde onlardan gelecek sinyalleri bekleyen taraftı.» DE
Rote Kapelle grubunun hızlı çıkışı savaş sırasında Sovyetlere çok büyük yarar sağlar. Bir yıl gibi kısa bir süre faaliyet yürüten ekipler bir örgüt olmadıkları için disiplin ve gizlilik konusunda açık verirler. Bu da onların sonunu getirir. John Sieg’in önderliğindeki Stockholm Grubu ilk ifşa olan ekip olur. Onların yakalanma haberi yine Coppi, Heilmann ve Bischoff aracılığıyla iletilir. Bu haber tüm Rote Kapelle grupları için yıkıcı olur.
«Heilmann çoğunlukla yaptığı gibi, korkuyu defetmek için zaman algısını genişletecek bir konuyu aramış ve Herakles’i zikretmişti. Söyle Herakles, dedi Heilmann, senin desteğin olmadan biz nasıl varlık göstereceğiz. Coppi, o kuvvetiyle şişinip durmadı mı, diye sordu, gücünü boşa harcamadı mı. O benim gözümde, dedi Heilmann, bizim erişemediğimiz her şeyi gerçekleştirmiş biri, onun büyüklüğü nefretinde ve hışmındaydı, önüne çıkan hiçbir düşmana aman vermemeyi ilke edinmişti, sahtekârlıklara, riyakarlıklara hayır diyordu, onun sarsılmaz azmi, insanların ortak yaşamına zarar veren her şeyin yok edilmesinin bir görev oluşuna işarettir, acımaya yer olmamalıydı, biz ne de çok tereddütlere düştük, yalpaladık, çok daha önce kendimize gelmeliydik.» DE
John Sieg’ten sonra sırayla tüm ekip Gestapo tarafından kırkikide yakalanır ve Berlin’deki Plötzensee Hapishanesine konulurlar. Tüm Rote Kapelle üyeleri için idam hükmü kısa sürede verilir. Libertas ve Harro Schulze-Boysen, Arvid ve Mildred Harnack, John Sieg, Hans Coppi, Hilde Coppi, Horst Heilmann… Birkaç ayda hepsi sırayla idam edilir. Rote Kapelle grubu faşizmin dehşetli günlerinde bile Herakles’i arayanlar olarak tarihe bir iz bırakır.
Direnmenin Estetiği Benanlatıcının iki yakın dostu Heilmann ve Coppi’nin idam edildiği haberini almasıyla sonlanır. Hikâye başladığı yerde, Pergamon frizlerinin önünde bir Herakles arayışıyla sonlanır. Yarı tanrı Herakles’i arayanlar artık birer ölümsüz kahraman olmuştur.
«Ve Heilmann ve Coppi’den haber aldığımda elim kâğıdın üzerinde pelteleşecekti. Oradan kalkıp frizlerin, toprağın oğullarının ve kızlarının onların mücadeleyle elde ettiklerini her seferinde ellerinden almak isteyen güçlere karşı ayaklandığı Pergamon frizlerinin önüne gidecektim, (…) ve uzun kavgalardan körleşmiş, yukarıya doğru hamle yapanlar da birbirlerinin üstüne çökecekler, birbirlerini boğup tepeleyeceklerdi, silahlarını sürükleyen yukarıdakilerin de birbirlerini ezip parçaladığı gibi, ve Heilmann Rimbaud’dan dize okumuş olacaktı, ve Coppi manifestoyu zikretmiş olacaktı, ve hercümercin içinde bir boşluk belirecekti, aslan pençesi olacaktı orada, herkesin elinin yeteceği yerde, ve onlar aşağıda birbirlerini bırakmadığı sürece, aslan pençesini görmeyeceklerdi, ve o boşluğu doldurmak üzere bildik biri çıkagelmeyecekti, onlar kendileri o tek hamleyi, üzerlerindeki, onları ezen korkunç baskıyı kaldırıp atacak o hareket için kollarını hız alarak savuracaklardı.» DE
Önsöz Dergisi 57. Sayı

