G.S. o sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendini yatağında ortalama vücut ölçülerine sahip bir insana dönüşmüş buldu. Yumuşacık sırtının üstünde yatıyordu ve başını biraz kaldırdığında dümdüz karnını gördü. Genç gövdesinin altında uzanan ve pek canlı görünen bacakları güne başlamak için heyecanla çırpınıyordu.
“Bana ne oldu” diye geçirdi içinden. Düş değildi gördüğü. Etrafına bakındı. Küçücük odasına dün geceki duyguları nasıl sığdırabilmişti? Duvarları o duygulara tanık olduktan sonra oda nasıl hiçbir şey olmamış gibi durabiliyordu? Ders kitaplarının yayılı olduğu -G.S. bir öğrenciydi- masanın üzerinde içinde taksitlerini altı ay ödeyeceği birkaç parça kıyafet bulunan poşet duruyordu. Bugün iş yerine giderken -G.S. aynı zamanda pazarlamacıydı- yeni kıyafetlerini giyecekti. Bakışları pencereye yöneldi, rüzgarın uğultusuyla birlikte pencereye çarpıp duran yağmur damlalarının sesi onu hepten heyecanlandırmıştı. “Keşke hiç uyumasam ve yine orada olsam.”
“Allahım,” dedi içinden, “nasıl da büyüktük. Küçük, yorgun, yaralı ellerimiz nasıl da birbirini bularak öfkemizi taşıdı. Sabahları her bir taşına ayrı bir küfür savurduğum kaldırımlar nasıl oldu da sesimi binlerce insanla buluşturdu? İlk defa işten çıktığımda duygusuzca uzanmak için eve sürüklenmedim.” Kendi ellerinin gücüyle dün gece tanışmıştı, şimdi bunu düşünürken her yanını bir titreme sardı.
Hafifçe doğrulurken düşünmeye devam etti. “Hiçbir şey için beklemek zorunda değilim. Büyük kemirgenlerin vücudumu ve zihnimi ele geçirmesini izlemek, ümitlerimi suskunluğumun arkasına saklamak zorunda değilim. Eğer bu durumlar devam ederse, hemen istifa edeceğim. İşte o zaman büyük bir olay olacak. Ama şimdi yataktan çıkmalıyım. İlk metrobüs saat altıda kalkacak.”
Derken komidinin üstündeki telefonundan saate baktı. Saat altı buçuktu ve bu sefer hiç umursamadı. Hatta onar dakika arayla kurduğu çirkin, dayanılmaz alarm seslerini duymayıp uyuyakaldığına sevindi. “İşe ilk metrobüsle gidince dünyayı kurtarmayacağım herhalde.” Kendini çok zinde ve canlı hissediyordu. Bu enerjiyi iş yerindekilerin asık ve azarlayıcı suratlarını yarım saat daha erken görmek için yok sayamazdı. İki yıllık iş hayatında bir kez olsun güler yüz görmemişti. Artık bu aşağılanmayı sırtlanıp iş yerinden eve, evden okula taşımak kaderi değildi.
…
Dün gün boyunca S. meydanındaki olayların haberlerine bakmıştı. Binlerce insan demokratik taleplerinin yok sayılmasına, su şişelerine doldurdukları kendi demokrasileriyle yanıt veriyordu. İzlediği bir video onu çok etkiledi. “Hiçbir şey böyle yaşamaktan daha korkunç değil!”. Adımlarıyla ve sloganlarıyla meydanı inleten kalabalığın içinde duran genç kadının elindeki dövizde yazan cümle bu kadar basitti. Ufak tefek bedeni, gözlerinde yanan öfke ile devleşiyor, sanki sesi surları delip geçiyordu. Daha önce hiçbir canlıyı incitmemiş gibi duran minik elleri şimdi geleceğini çalanlara karşı koca bir yumruk olmuştu. Dışarıdan nasıl göründüğünün farkında mıydı acaba, dışarıdan nasıl göründüklerinin farkındalar mıydı?
“Söylemek istediğim tek şey bu, hiçbir şey böyle yaşamaktan daha korkunç değil.” diye düşünerek evde karton var mı diye çekmeceleri karıştırmaya başladı.
İlerleyen saatlerde hazırlanıp S. meydanına doğru yola koyuldu. Vardığında bir süre her şeyi dışarıdan izlemekle yetindi. İçi kıpır kıpırdı, ama ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu. Derken, meydanı hınca hınç dolduran kalabalığın birkaç metre ötesinde zıplayıp duran bir grup genç gördü, onlara doğru kararsız bir iki adım atarak ne diye bağırdıklarını anlamaya çalıştı. “Zıpla, zıpla, zıplamayan…” Gülümseyerek izlemeye devam etti. Onlara katılmak istiyordu. “İyi de ben daha önce hiç zıpladım mı acaba” diye geçirdi içinden. Gençler onu fark etmişti. Kadınlardan biri elinden tutup grubun içine çekti, “Zıplaaaaa!” diye bağırmasıyla birlikte kahkahalarla zıplamaya başladı. Bu esnada gösterişsiz, siyah kıyafetli birkaç adamın onları fotoğraf çektiğini fark etti. Yanındaki kadın sessizce “Sivil polisler galiba” dedi. Doğruydu. Birkaç gün sonra sabahın erken saatlerinde polisler evini ziyaret edecekti. Ama nasıl oluyor da zıplamak şimdi kamu düzenini tehdit eden bir eyleme dönüşüyordu…
Bir süre sonra meydanın sol tarafındaki hareketliliğe baktı. Yüzlerce polis gençlerin önünde etten duvar örmüştü. Gençler beklemek istemiyor, kalkanların üzerine yürüyordu. Karşılığında ise biber gazı ve plastik mermiyle tanışıyorlardı. G.S. kalabalığın içine karıştı. Etraftaki insanların karton parçalarına yazılı sloganlarına baktı. “Çözüm sandıkta değil Sokakta” diyordu biri. Sokakta nasıl bir çözüm olduğunu kavrayamıyordu henüz. Ama bir şeyler olabileceği kesindi. Heyecanlandı. Bir başkası “Gezi Ruhu” yazıyordu, “Demek ki Gezi dedikleri böyle bir şeydi, insanlar hep bir ağızdan başka bir dünya istediklerini haykırıyordu” diye düşündü. “Özgür Bizi Taksim’e götür!” sloganı ise nedense hoşuna gitti. Neden Taksim’e gitmek istediğini kendisi de bilmiyordu, ama bir gitseler büyük bir fırtına kopacak gibi geliyordu. Yine de “Bizi neden biri götürsün ki?” diye düşünmeden edemedi. Bir sürü sloganla tanıştı burada. Herkesin bambaşka nedenlerle, bambaşka taleplerle orada olduğunu gördü. Hepsini birleştiren ortak bir neden, ortak bir talep muhakkak vardı. Kelimelere dökemediği birçok şeyi uyanan insanların haykırışında hissedebiliyordu. Onlardan biri olmak istiyordu.
Atılan sloganlara eşlik etmeye uzun bir süre çekindi. “Daha önce hiç bağırmadım ki” diye düşündü. Sonra cesaretini toplayıp bundan sonraki ilk slogana eşlik etmeye karar verdi ve sesi diğer seslerle bütünleşti: “İsyan, Devrim, Özgürlük!”
Devrimin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu, fakat bunu düşünmeye başlayamadan biber gazıyla tanıştı. “Kör oluyorum,” dedi içinden, “ya kör oluyorum ya da ölüyorum.” Yüzünü kapatmaya ve nefes almaya çalışırken iki kişi onu arkaya çekip yere oturtarak yüzüne bir şey döktü. Bu şey her neyse acıyı hafifletmiş ve biraz sakinleştirmişti. “İyi misin?” diye soran kişi az önce zıplayan gruba kendisini dahil eden kadındı. “İyiyim.” “Tek başına mı geldin?” diye sordu diğer çocuk. “Evet.” Sonra birlikte kalkıp yürüdüler. Grubun geri kalanıyla buluşup sohbet etmeye başladılar. Birdenbire, ilk defa gördüğü bu insanlara güvendiğini hissetti.
Yarım saatlik bir sohbetten sonra G.S.’nin kafası biraz karışmıştı. Gençler sosyalizm diye bir şeyden bahsediyordu. Bu her neyse iyi bir şey olmalıydı, yoksa böyle heyecanla ve gözleri parlayarak anlatmazlardı herhalde. Üniversitelerdeki gruplarından, çalışmalarından bahsettiler, dersleri boykot etmekten bahsettiler. Kendisi gibi değillerdi, ne yaptığını bilen insanlardı. Öğrenci gençliğin sınıf mücadelesinin bir parçası olması gibi tam kavrayamadığı bir şeylerden bahsediyorlardı. Okuduğu üniversitedeki çalışmalara dahil olması için onu davet ettiler. “Boykotunuza katılamam, çünkü zaten çalıştığım için iki senedir dersleri boykot ediyorum.” dedi. Gülüştüler.
Gece boyu bir sürü şeye tanık olmuş, bir sürü şey hissetmişti. Meydandan ayrılırken ilk defa insanları sevdiğini hissetti. “Yaşamak, severek yaşamak mümkünse eğer, onu kazanmak için her şeyi yapabilirim” diye düşündü.
…
Dün gece haberlerde onu bir kalabalığın içinde slogan atarken gören annesi uyandığından beri üçüncü kez kendisini arıyordu. Şaşkındı annesi. Daha önce hayatından hiç şikayet etmemiş olan oğlu şimdi yüzlerce polis kalkanının önünde durmuş slogan atıyordu. Durum bir hayli kaygı verici göründüğünden uyanır uyanmaz oğlunu arayıp “Bir daha oraya gidersen…” demesi gerekmişti. Ama G.S. rahatsız edilmeden hazırlanmak ve her şeyden önce keyifle bir kahvaltı yapmak istiyordu. Annesinin ağlayıp duracağını, babasının ise düşmanca ve soğuk bir ifadeyle onu küçümseyeceğini biliyordu. Telefonu sessize alıp tekrar komidinin üzerine bıraktı. Büyük ve hüzünlü insanlardan olmak istemiyordu artık. Yaşamak istiyordu ve bunu isteme hakkı olduğunu daha dün gece fark etmişti.
Bunları düşünürken bir yandan da etiketlerini koparmamaya özen göstererek yeni kıyafetlerini denemeye başlamıştı. Fakat sonra, “Eğer bu akşam da bir şeyler olacaksa,” diye düşündü “Bu kıyafetlerle gitmek olmaz” Ama iş yerine de eşofman takımıyla da gitmek olmazdı. Sırt çantasını dolabından çıkardı, içine siyah eşofmanları ile çekmecelerin derinliklerinde bulduğu siyah medikal maskeyi koydu. “Yolda da bir kutu süt alır çantaya atarım” diye düşünerek sırıttı. Saçlarını düzeltmek için duvarda asılı aynadan kendisine bakan gözleri görünce durumu kavradı. Onun ne demek istediğini anlamıyorlardı. Oysa onun için artık her şey daha berraktı. “Yaşamaya cesaret edemeyenler, kapısının kolundan öteye tırmanamaz.” diye geçirdi içinden. Kendisini anlamayanları, odasına geri sokmaya çalışanları panzer gibi sert sırtları üzerinde çırpınmaları için bırakarak çıktı.
Önsöz Dergisi, Dosya, 56. Sayı

