Eylemin Görünmeyen Estetiği

Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen,
Birkaç adım geriye gitmek zorundadır.
Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.

Bertolt Brecht

Önsöz’ün yeni sayısının konusunu duyduğumda hayatımı şöyle bir gözden geçirdim. Bilerek yaptığım bir şey değildi bu. Bakalım zihnimde bu konuyla ilgili ne varmış neler biriktirmişim, ne yazayım diye düşünmedim. Tetiklenme diye bir şey vardır ya hani, duyduğunuz ya da gördüğünüz şeyler sizde bir etki yaratır, geçmişinizde saklı kalmış sizin bile hatırlamadığınız anıları ortaya çıkarır. Bir düğmeye basılır, zihninizin içinde bir yolculuğa çıkarsınız ve bir yerde durursunuz. İnsan zihni katman katmandır. Uyarıcının sizdeki etkisi ne kadar güçlüyse o kadar derinlere inersiniz. Hiç bilmediğiniz alanlar açılır. Siz dünyayı kendi yaşam görüşünüze göre bir noktada tanımlarken o güvenli alanda yaşıyorken hiç tahmin etmediğiniz bilmediğiniz bir yerden hayatın bir dokunuşu olur. İnsan dediğimiz şeyin o gizemli hali de o anda verdiğiniz tepkiyle kendisini orada ortaya çıkarır. Hiç tahmin etmediğiniz zamanda hiç beklemediğiniz bir yerden çıkar soru kendinizi sınarsınız, kendinizi görürsünüz.

“Eylem ve Estetik” konu başlığı içimde o kadar çok yere temas etti ki epeyce bir süre kafamın en dip noktalarında dolaşmasına izin verip nerelere değdiğini görmek istedim. Kafamın içinde bir köşede bu başlık dururken hayatımı akışına göre yaşamaya devam ettim. Oturup düşünerek neyin çözümü bulunmuş ki? Ben her zaman devinime inanmışımdır. Anlamsız ve boşuna gibi görünen her hareketin içinde bile bir eylem vardır. Bir kapı açar, ücra köşelerde saklı kalmış enerjiyi harekete geçirir. Kelebeğin kanatlarını bilirsiniz, o naif kanatlarını çarpması bile başka bir yerde fırtına koparabilecek etkidedir. Sokağı, eylem alanlarını, kendisiyle ve hayatla derdi olan, mücadele eden insanları o yüzden sevdim.

Bu yazıyı yazmadan birkaç hafta önce hayatımda önemli bir yeri olan, bir dönem bir şeyler yaşadığımız ya da yaşamaya çalıştığımız bir kadından yıllar sonra duyduğum bir cümle oldu. Bilirsiniz işte, hayat söylediklerinizle söyleyemediklerinizin toplamıdır. “Ben kendimi güvenli alanlara çektim, senin gibi belirsiz bir hayat yaşayamazdım.” demişti. Bir cümlenin ağızdan çıkmasıyla karşıdaki insanın duyması ne kadar bir süre tutar sizce? O kadar bir süre. Sonra konu değişir ve başka şeyler konuşmaya başlarsınız. Yıllar sonra bir şeyleri tanımlamaya çalışırken bu an sizin için küçük bir başlangıç olur.

Kendimle ilgili biriyimdir, sadece kendimle değil hayatla da öyle. Nereden geliyorum, ne yapıyorum, nereye gidiyorum sorusunu sıkça sorarım kendime. Kendimi anlarsam insanı anlarım, insanı anlarsam dünyayı anlarım, dünyayı anlarsam evrenin sonsuz bilgisine, öğretisine ulaşabilirim diye düşünmüşümdür. Evrenin sonsuz bilgisine ulaşmak nasıl bir duygudur acaba? İnsan kalıbından özgürleşmek, bir nefes gibi hem olup hem olmamak… Başımızı yastığa koyduğumuzda günün bir değerlendirmesini yapmamız öğretilmiştir bize çocukluk zamanlarımızda. Hayatı düşünmeden anına göre yaşamak ne kadar çılgınca şeymiş şimdiden bakınca. Çocuk olmak mesela bir çılgınlık haliymiş. Büyüme denilen şeyin evrimsel sürecinin içine girmeye başlayıp hayatın gerçekleriyle karşılaşınca iç sesler çoğalır, günün değerlendirmesiyle başlayan düşünme halinin alanı genişler, sorgulama yargılamaya bırakır yerini. Gerçeklik algısı diye ruhumuza şırınga edilen başka bir gerçeklik algısıyla kaybolmaya başladığınızı hissedersiniz. O çocukluk saflığı gitmiş, bilmediğiniz tanımadığımız başka biri gelmiştir yerinize. Kendinizi tanıyamazsınız, ne zaman ben bu hale geldim sorusu yeni sorunuzdur. Hayatımızın geri kalanında bize ait olan gerçek sesi, gerçek bilgiyi ve gerçek insanı bulmaya çalışırız. Hangisi benim? Sorduğunuz soruya göre bir hayat yolculuğuna çıkarsınız gördüğünüz her insan, yaşadığınız her olay size bir cevap olarak çıkar karşınıza. İp uçlarını takip edip işaretleri biriktirirsiniz.

Onu bu şekilde düşünmeye iten şeyin kendisi açısından mantıklı sebepleri vardır elbette bu biraz da onun hayata bakışıyla ilgili. Ama o cümleyle birlikte benim de bu konuyla ilgili bir şeyler düşünmeme sebep olduğunu söylemeliyim. Hayatımı gerçekten güvensiz bir alanda mı yaşıyordum? Eğer öyleyse neden bu hayatı seçmiştim, bir anlamı olmalıydı.

Gezi eylemleri devam ederken başlayan ölümlerin, gaz fişeğinin yol açtığı yaralanmaların, gözünü kaybeden insanların eylemlere katılanlar üzerinde olumsuz etkiler yarattığı çok açıktı. Sokağa çıkan yüzbinlerce insan ölümler ve yaralanmalar başlayınca yavaş yavaş evlerine çekilmeye başlamıştı. Ben de bu durumdan etkilenmiştim. Eylemleri takip etmeye devam ediyordum fakat artık daha dikkatli ve temkinli davranıyordum. 2012 yılı başında başlayan Taksim Dayanışması merkezli eylemler 2013 yılı Mayıs ayında patlamış ve bütün ülkenin gündemi haline gelmişti. O dönem için hayatın beni getirdiği en son yer orasıydı. Gezi’nin başladığı 27-28-29 Mayıs geceleri oradaydım ve o tarihi anları çekme şansına erişmiştim.16 Haziran’da polisin sert saldırısıyla Gezi Parkı boşaltılıp kapatılmasına rağmen eylemler İstiklal Caddesinde devam ediyordu. Sanırım ‘İnternetime Dokunma’ eylemlerinden biriydi. Bir önceki gün çağrı yapılmış, Taksim Meydanı yasaklı olduğu için eylemciler akşam saatlerinde İstiklal Caddesi girişinde toplanmaya başlamışlardı. Ben ve basın mensupları polisle eylemciler arası bir noktada duruyorduk. Biz kendi aramızda sohbet ederken daha ne olduğunu tam anlayamadan bir an da polisin saldırısı başladı. Eylemciler tarafından taşlar gelmeye başladı, aynı anda polis de tazyikli su sıkmaya ve biber gazı atmaya başladı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki arada bir yerde kalmıştım. Bir taraftan polisin sıktığı tazyikli su ve gazdan saklanmaya çalışırken bir taraftan da eylemciler tarafından gelen taş, pet şişe vb. kendimi korumaya çalışıyordum. Fotoğraf makinemi kaldırıp kayıt düğmesine bastığımda arka arkaya gelen iki taştan birisi kafama, ikinci taş ise fotoğraf makinemin zoom lensine geldi ve kırıldı.

Başım kanlar içinde kalmıştı. Eylemciler beni kollarımdan tutarak alandan uzaklaştırmaya çalıştılar. Ortalık karışınca cadde üzerindeki esnaflarda kepenklerini kapatmaya başlamışlardı. Bir cep telefonu mağazası önünde durduk. Onlar da kepenklerini kapatmak üzereyken beni gördüler ve son anda içeri aldılar. İçeri girdiğimizde dört-beş çalışanın olduğunu gördüm. Mağazanın arka tarafında bulunan lavaboya götürdüler. Lavaboda bulunan aynada yüzümü gördüm. Başımdan akan kanlar damlalar halinde yüzüme doğru inmişti. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfaktaki sağlık dolabından çıkardıkları malzemelerle başıma pansuman yaptılar. Ayağa kalktım ve mağazanın içinde dolaşmaya başladım. Kepenkler tam kapatılmamış altta yarım metrelik bir boşluk bırakılmıştı. Çatışmalar hala devam ediyordu. Eylemcilerle polisin ayaklarını görebiliyordum. Sıkılan tazyikli su, koşuşturmalar, gaz fişekleri, slogan sesleri, polisin geçtiği anonsları kepenklerin arkasından duymak oldukça ilginç gelmişti. Bu durum çalışanlara oldukça ürkütücü geliyordu. Ben ise heyecanlanmaya başlamıştım yine. Kepenklerin altında gördüklerim ve duyduğum sesler dışarının hala tehlikeli bir yer olduğunu hissettiriyordu ama bir o kadar da heyecan vericiydi. Salonun içinde birkaç tur daha attıktan sonra ben dışarı çıkıyorum dedim ve oldukça şaşırdığım bir cümle duydum. Aksanından yabancı uyruklu biri olduğunu tahmin ettiğim ve başımın pansumanını yapan kadın “Bu senin ikinci yaşantın, gitme” dedi.

Şaşırmakla birlikte etkilendiğimi de söylemek zorundayım. Bu senin ikinci hayatın derken ne demek istemişti acaba? Tebessüm edip diğer çalışanlarla birlikte ona da teşekkür ettikten sonra kepengin yarım kalan bölümünden eylem alanına tekrar girdim. O yarım aralık benim için yaşam aralığıydı. İçerisi güvenli ama korkunun ve endişenin olduğu yerdi. Dışarısı güvensiz ama hayatın aktığı yer. O zamanları yaşayan arkadaşlar bilirler, eylemler gece yarılarına kadar devam ederdi. İstiklal Caddesinde başlayan eylemler zaman ilerledikçe ara sokaklara dağılır, ardından gözaltılarla biterdi. Ben de rutin olarak çektiğim görüntüleri montajlamak için eve ya da en yakındaki bildiğim kafe-bara giderdim. O gece de öyle yaptım ama bu sefer montaj için değil, bir iki bira içip dinlenmek için. Zaten bir şey çekememiştim.

Bara girdiğimde eylemlerden tanıdığım iki kişiyi gördüm. Düzenli olarak karşılaştığım ortak alanlarda sıkça bir araya geldiğimiz kişilerdi. Kafama ve fotoğraf makineme gelen taşları, kafamın yarılmasını, telefon mağazasında pansuman yapıldığını, son olarak da çıkmadan önce kadından duyduğum cümleyi anlattım heyecanla. Yine çok şaşıracağım bir cümle de onlardan duydum. Anlattığım hikayeyle çok ilgilenmemişlerdi. Başım kanlar içindeyken fotoğraf çekip çekmediğimi sordular. Ben çekmediğimi söyleyince istersem orada başımı sarıp fotoğrafımı çekip sosyal medyada paylaşabileceklerini söylediler. Fotoğrafın kariyerim üzerinde iyi bir etkisinin de olabileceğini söylediler. Ben, o anda olsaydı olabileceğini ama şimdi yapmanın çok samimi olmayacağını söyledim. İlk anın gerçekliği yerini mizansen bir gerçeğe bırakabilirdi, bu da çok samimi olmazdı, öyle düşünmüştüm.

Çok uzun bir zaman olmasa da mücadele içinde tanıdığım iki insanın bu yaklaşımı beni etkilemişti. Mücadele ve kariyer yan yana gelmemesi gereken iki cümleydi çünkü. Ben yaptığım şeyleri ülkenin mücadele tarihini belgelemek olarak görüp bunu bir sorumluluk olarak algılarken aynı mücadelenin içindeki insanlar bunu kariyer yapma, popüler olma yolu olarak görmüşlerdi. Bunu söyleyen insanlardan biri, Gezi ile birlikte tanınmış, herkesin yakından tanıdığı bir gruba yakınlığı olan yazardı. Bana tuhaf gelen asıl şey bunu söyleyenin bir yazar olmasıydı. Ne kafamın yarılması ne de fotoğraf makinemin kırılması değildi beni ilgilendiren şey. Tanımadığım bir kadının “bu senin ikinci hayatın” sözüydü. Bir yazar için bir kitap başlığı olabilecek kadar güzel bir sözdü. Bir o kadar naif, bir o kadar yaşam kokan bir cümle… Bizim mücadelemiz de yaşam için değil mi zaten? Herkesin özgürce yaşayabileceği bir dünya için…

O geceki çekimleri fotoğraf makinamla değil gözlerimle çekmiştim. Tanımadığım bir kadının söylediği “Bu senin ikinci hayatın” sözü benim adıma eylem alanının estetik anıydı, yani fotoğrafı. Bu konuyu kadın ve erkek diye ayırmak doğru olur mu bilmiyorum. Ama bu yazının konusu kadın ve estetik olsaydı iyi otururdu diye düşünmüyor değilim. Hayatımı güvensiz, bir o kadar da yaşam dolu hikayelerin olduğu yerlerde yaşamaya devam ediyorum hala. Sanırım beni hayata bağlayan düşüp düşüp tekrar kaldıran, korunaklı kılan, hem var olup hem görünmez yapan motivasyon bu. Hikayeler görünmez yerde saklanırlar. Bazen bir dükkânda, bazen kuytu bir köşede, bazen ara bir sokakta, bazen içinizde bir yerlerde… Bazı hikayeler yalnızca sizin görmeniz için orada saklanırlar, bulduğunuzda bir yol açarlar. Onları kıymetli yapan şey de budur.

Şimdi yine bahar geliyor. Güneş camlarımızdan içeri doluyor. Sabahı içimizdeki müzikle karşılıyoruz. Eski güzel anılar canlanıyor. Kendi içinde buğuyu, gözlerinde hüznü görenler sokaklara çıkıp dudaklarındaki gülümsemeyi yakalıyorlar yeniden.

İnsan olmanın büyüsünü yitirmemiş olanlar yeni dostlukların, yeni karşılaşmaların, yeni mücadelelerin heyecanını yaşıyorlar. İşçiler, faturasını ödeyemeyenler, yoksullar, öğrenciler seslerini yükseltiyorlar.

Belki de ikinci bir yaşamın işaretini veriyorlar, kim bilir…

Önsöz Dergisi
50.Sayı