Deprem, Devlet ve Yalnızlık

“yalnızlık hissi tam olarak bu abi”

 

Merkez üssü Kahramanmaraş ve Hatay olan toplam 10 ili içine alan büyük depremin ardından tarifi zor zamanlar geçiyor. Ben de yıkımı yerinde görmek, kayıt altına almak için 3. gün İstanbul’dan yola çıktım. Uzun bir yolculuk sonrası gece yarısı Hatay’a vardım. Defne ilçesine bağlı Armutlu mahallesi, Uğur Mumcu Meydanında karanlıkta gördüğümüz yıkıntılar gündüz saatlerinde daha da belirginleşti. Meydanda hasar görmüş ama yıkılmamış binalar varken arka sokaklarda binaların tamamı yerle bir olmuştu.

Sabah saatlerinde bölgeyi dolaşmaya, çekim ve röportaj yapmaya başladım. Daha üç gün önce hayatlarının felaketini ve travmasını yaşamış insanlardan röportaj istemek çok zordu. Deprem bölgesinde kaldığım süre içinde yirmiye yakın insanla görüşme gerçekleştirdim. İnsanlar bir taraftan sağ olarak kurtulmalarına sevinirken enkaz altında kalan aileleri, tanıdıkları, akrabaları veya arkadaşlarının acısını hissettiklerinde o sevinç, yerini gözyaşlarına bırakıyordu. Ortaklaşa kanı depremin ilk üç gününde devletin ortalıkta görünmemesiydi.

Enkaz altında kalan yakınlarının seslerini duyarak ama bir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle ölümlerine şahit olduklarını söylüyorlardı. Nasıl bir his olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? O anlara denk gelmedim. 4. günde enkaz altındaki yakınlarını bekleyen insanları gördüm. Bir anlığına da olsa empati yapar mısınız? Betonların içinde ailenizden birileri, en sevdikleriniz yardım çığlıkları altında can veriyor, orada yanı başlarında olmanıza rağmen sizin elinizden bir şey gelmiyor. Arkasından tarifi olmayan bir isyan ve tarifi olmayan derin bir sessizlik kaplıyor koca şehri. Bunun gibi binlerce insan hayatını kaybetti. O anlara şahit olan on binlerce kırık dökük yaralı insan bıraktılar arkalarında. Hangisi daha zor? Ölmek mi, bütün bu yaşananların bıraktığı izlerle hayatı devam ettirmek mi? İnsan tam doğar, eksilerek yaşamı terk eder. Eksilmekten kastım anlaşılmıştır herhalde. Her ölenle birlikte bir parçanızı onlarla betonların içine gömüp yolunuza devam etmek zorunda kalıyorsunuz. Eksilmiş, yıkık dökük ve paramparça olarak. Günlerce enkaz başında bekleyen aileler gördüm. Nasıl bir bekleyiş, anlatılmaz. Kurtarma ekiplerini kendi evlerinin enkazına getirtmek için araya birilerini sokmaya çalışan aileler vardı. Canlı kurtarmak için değil, en azından cesetlerini almak için. “Bizi de anlayın artık” diyen yalvarır gözlerle bakan insanlar.

Acının normalleşmesi, hissiyatın kaybolmasıyla öylece dolanıp duruyorsunuz ortalıkta tepkisiz, duygusuz ve şoklanmış bir vaziyette. O andan itibaren siz de bir ölüsünüz artık. Enkaz altında kalan yakınınızdan bir farkınız kalmıyor. Onun üzerine düşen tonlarca beton ağırlığında bir ağırlık çöküyor sizin de ruhunuza karabasan gibi. O belki ölmüştür, ya siz? Yaralılar ülkesidir burası. Bilinci çalınmış, düşünmesi yasaklanmış, korkutulmuş, sıradanlaştırılmış insanlar ülkesidir. Nietzsche’yi dinlemek gerekir mi burada emin değilim, ‘bizi öldürmeyen şey güçlendirir’ mi gerçekten? Nietzsche’nin nasıl bir hayat yaşadığını ve nasıl öldüğünü düşünürsek -acılar içinde öldü sözlerin sahibi- bir aforizma olmaktan öteye gitmiyor bu sözler.

Hatay’da olduğum zamanların birinde bir arkadaş ortamında konuşurken çıkmıştı ağzımdan ‘acının daha ne kadar dayanılabilir olduğuyla sınanıyoruz herhalde’ diye. Daha ötesi var mı, hep daha ötesiyle daha yükseğiyle, daha dayanılmaz olanıyla sınanıyoruz. Neden?  Dünyayı başka bir gezegenin cehennemi olarak tanımlayanlar vardı, ne kadar doğru ne kadar gerçek bir tanım. Bir cümlelik bir tanım yüzlerce yıldır felsefecilerin, dinlerin, ideolojilerin binlerce sayfalık kitaplarla yapmaya çalıştığı şeyi bir an da açıklamaya yetiyor. “Dünya bir cehennemdir!”  Ne kadar çok referans var geçmişe, yaşanılan çoğu olay tarihteki benzerleriyle karşılaştırılıyor sürekli. Benzer şeyleri yaşıyorsak zaman dediğimiz şeyin ileri doğru akıp akmadığını düşünüyor insan. Eski çağ şamanları zamanı tarif ederlerken onu geçmişten başlayıp şimdiye ve oradan geleceğe doğru akıp giden bir şey olarak değil de bir çember olarak tarif ediyorlar. Bunun için mi dönüp dönüp benzer şeyleri yaşamamız. Şekil ve mekân değiştirmiş aynılık.

Daha ötesi var mı diye düşünürken çok uzaklara gitmeye bile gerek kalmadan onlarca örnek çıkıyor karşıma. Bu coğrafya acılar coğrafyası sanki. Dünya bir cehennemse, Orta Doğu o cehennemin kazanının kaynadığı yer olabilir. Çok uzak tarihlere gitmeye gerek yok, bir cumartesi günü Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi önüne gidince ‘bu acının daha ötesi var mı’ acaba sorusunun cevabıyla karşılaşıyorsunuz. Yıllar öncesinden verilmiş ve bizim de çok iyi bildiğimiz bir cevap aynı zamanda. En azından evlatlarının kemiklerini isteyen Cumartesi anneleriyle, en azından cesetlerini alalım diyen depremzedelerin acısı ortaklaşıyor. Bu istekler bizde yalnızca devletin olduğu yerlerde söylenir. Biz ülkemizde devletten “en azından ölülerimizi” isteriz çünkü.

Üç kez gittim Hatay’a. Bu yazının başlangıcını orada olduğum yakın bir zamanda yapmıştım. İlk gidişimden sonra bir araştırma yapmak istedim. Hep atıf yapılan Hatay’ın kadim tarihiyle ne denmek istendiğini bu depremden sonra bir kez daha anlamak istedim. Daha önce gitmemiştim, yıkım öncesi halini görmedim. Görmemek iyi bir şey mi emin değilim. Önceki halini görmem üzüntümü artırabilirdi çünkü. Yazılan yazılar, belgeseller bir şekil oluşturmanızda yardımcı oluyor ama en çok da oranın ruhunu almış insanların enerjisini hissettiğinizde anlıyorsunuz.  Yerinde görmenin en güzel tarafı da bu. İlk gittiğimde beş gün kaldım. Röportajlar yapıp en sıcak anları çektikten sonra İstanbul’a dönüp videoyu hazırlamaya karar verdim. Son gün İstanbul’a döneceğim aracın saatini beklerken son çekimlerimi yapmak için bölgeyi dolaşmaya devam ediyordum. Bu esnada birazdan örneğini vereceğim bir gençle karşılaştım. Genellikle röportaj teklifini ben yaparım. Bu sefer böyle olmadı, bu genç çekim yaptığımı görünce kendisi geldi ve konuşmaya başladı.

Orta ölçekli bir işletmenin otuzlu yaşlarındaki sahibi olan, hazırladığım videoda da yer alan bu gencin konuya bakışı çok etkileyiciydi. Bu genç kırtasiye ürünlerinin olduğu depodaki malzemeleri çalışanlarıyla birlikte kamyona yüklüyordu. Kırtasiye deposu depremden hasar almış ama yıkılmamış bir binanın zemin katındaydı. Canlarını hiçe sayarak kurtardıkları her bir koli malzeme onun gelecek yaşamını kurmak için bir yaşam garantisi anlamına geliyordu ve geleceği yeniden inşa etmek için çalışanlarıyla birlikte enkazın içine girerek yine bedel ödemek zorunda kalıyordu. İşveren genç yaşadıkları şeyin büyük bir yalnızlık hissi olduğunu söyledi. Bu yalnızlık hissinin sadece bugüne ait olmadığını, bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak yüzyıllardır hissedilen bir duygu olduğunu ilave etti. Depremin ilk üç günü için “Devlet neden yoktu?” sorusunun cevaplarından biriydi. Bu “ilk üç gün” sorusunun aslında eksik olduğunu sorunun tam halinin “Devlet deprem öncesinde ne kadar vardı” diye genişletmek gerektiğiydi. Söylediklerinin net olarak anlaşılması için konuşmanın bir kısmına bakalım…

Biz bu coğrafyada doğduk, kaçmayı seçmedik. Ama şu an seve seve kaçıyoruz. Demek ki zamanında kaçmamız gerekiyormuş aynı kavimler göçü gibi. Bir şeyleri önceden gördük ama konfor alanımız bizi hep korkuttu. Şimdi konfor alanımız kimi ilahi der, kimi jeolojik der bir şekilde yok oluyor. Avrupa’da olsam malımı düşünmem, devlet arkamda olur. Ama ben devlete güvenmiyorum. Güvenmediğim içinde tekrar kendi çabalarımla bir şeyleri var etmeye çabalayacağım. Biz neden tek bayrak altındayız? Bu günler için. Ama bugün biz bayrağın altında yalnızız ve bayrağı yine biz havada tutuyoruz. Devlet bunu bizim için yapmıyor. Bu gerçekten çok acı, yalnızlık hissi tam olarak bu abi.”

Bu derin bir bakışın, Hatay’ın kadim tarihi, kültürel ve etnik yapısıyla birebir bağlantılı olduğunu o an anladım. Hatay’ı tanımak için izlediğim belgesellerin, okuduğum yazıların hakkını teslim ederek bu karşılaşmanın çok büyük bir anlamı vardı benim için. Yukarıda bahsetmeye çalıştığım şey tam da buydu. O kadim tarihin nasıl bir insan biçimi yarattığını görmüştüm. İlk kez devletle vatandaş arasındaki ilişkiyi, bir yalnızlık hissi olarak tanımlayan biriyle karşılaşıyordum.

O yerlere göklere sığdırılamayan devlet, vatandaşını sağ kurtaramadığı gibi ölüsüne de sahip çıkamadı. Enkaz başlarında yakınlarının canlı olarak çıkarılmasını bekleyenler kurtarma çalışmalarının zayıflığını gördükten sonra “en azından cesetlerini alalım” diye konuşmaya başlamışlardı. Bir kamyonun kasasında milyonlarca ton moloz dağının içinde kaybolma ihtimali de vardı çünkü. Sadece benim şahit olduğum 24 saat yol kenarında bekleyen, tüm aramalarına rağmen yetkililerden kimsenin gelip almadığı cesetler vardı. Konuştuğum orta yaşlardaki kadınlardan biri “Devlet böyle bir anımda yanımda olmayacaksa neden var ki?” diye soruyor, devamında “O zaman neden ona saygı duyayım ki?” diye ilave ediyor. Saygının da bittiği o andan itibaren devletle vatandaş arasında bir kopuş gerçekleşiyor. Bu kopuş önce isyanı, sonra kabullenişi, ardından yalnızlık ve değersizlik hissini doğuruyor. Devletin konuya dahil olmasıyla birlikte “ilahi ya da jeolojik” diye tarif edilmeye çalışılan deprem gerçeği yerini binlerce yıllık derin bir sorgulamaya bırakıyor. Acılarını dahi tam olarak yaşayamadan gelecek kaygısına girilmesi devletin varlığına olan güvenin olmamasından kaynaklanıyor.

Enkazın altında annesi ve kardeşlerinin olduğunu söyleyen konuştuğum kişilerden bir diğer isim ise, kurtarma ekiplerinin mesai yapar gibi gecenin bir saatinden sonra ışıkları kapatıp gittiklerini ve enkaz altında kalan yakınlarını kurtarmak için zamanın daraldığını söylüyor. “Ne yapalım bırakıp gidelim mi?” diye soruyor. İtibar için saraylar inşa edilen “büyük devlet” bu depremle birlikte vatandaşın küçük bir evine, ve hatta canına bile sahip çıkamadığını göstermiş oluyor.

Çok hassas bir dönemde ülkenin birçok noktasından dayanışma için bölgeye akın eden iyi yürekli insanlar bu dünyayla olan bağı koparmamak gerektiğinin bir işaretini verdiler. Hayat işte deyip geçmek de var ama bu kabullenişi getiriyor arkasından. En azından hala insan olarak kalabilmeyi başarmış, bunun için mücadele eden insanlar var. Depremden çok kısa bir süre önce gece vakti odada dolaşırken gelmişti aklıma “insan olmak ne kadar zormuş” diye söylenmiştim kendi kendime. Birkaç gün sonra gerçekleşen depremde bunu daha iyi anladım. İnsan olmak gerçekten de zormuş. Yüz yıllardır verdiğimiz mücadelenin amacı biraz da bu olsa gerek, insan olmaya çalışmanın veya insan olarak kalmanın mücadelesi…

Önsöz Dergisi
51.Sayı