I.
Zamanın akmadığı bir denizin ortasında küçük bir ada buldum. Sokaklarını adımlarken, cumbalı köşklerin etrafını saran begonvil renginin yumuşak sesi sakince kalbimi sardı. Başka hiçbir hatıranın kokusu yoktu burada, besbelli yeni bir gündü. Yamaçtan süzülen rüzgârın bir şeyler fısıldadığına eminim fakat henüz görünmeyenin dilinden konuşmayı bilmiyorum. Yine de rüzgârın dilini tercüme edecek bir an mümkün, biliyorum.
Ufka uzanan maviyle yeryüzündeki sınırları sildim. Kimse bunun için suçlayamaz beni, kimse dokunamaz düşlerime. Uzaklara baktım ve ilk defa orada olmayı dilemedim. Hiç kimse kıyıya vuran beyaz köpüklerin birer çiçek olmadığını söyleyemez şimdi. Toprağın çekim gücü nazikçe azalırken bulutlara sarılmanın olanaksızlığından bahsedemez. Gökyüzüne görünmez iplerle bağlıysak eğer, o ipi tırmanamayacağımı kimse söyleyemez…
Yıldız tozundan bir yol arkadaşı yaptım kendime. Kızılçamların kokusu doğanın derinliğinden gelen bir daveti ulaştırdı bize. Bu davetin sıcaklığı belli ki rüzgârın dilini öğretecek. Fakat biz şimdi yüksek yamacın kucakladığı dünyayı yukarıdan izlemenin tadıyla yetineceğiz.
II.
Bir gölge düştü üzerime. Ne aniden kararan bir buluttu bu, ne de geçici bir huzursuzluk. Başımı kaldırdım. Oradaydılar. Yüzlerce leylek, gökyüzünde bir rüyanın içinden süzülür gibiydi. Yolu ezbere bilen zarif kanatları sanki rüzgarın dansına eşlik ediyordu. Her biri aynı dairenin içinde birbirine değmeden uçuyordu. O ne görkemli ve ne kadar da küçük bir andı…
Doğa bu büyülü geçide karşı saygı duruşuna geçmişti. Ağaçlar bile nefesini tutmuştu. Kızılçamların yaprakları donmuş, kuşlar susmuştu. Bir efsanenin yankısı çınladı gökyüzünde; annelerinin sadık evlatları Pelargoslara zarar veren herkes Tanrılar tarafından cezalandırılacaktı.
İlkbaharda leylek görmek şans getirirmiş. Fakat benim karşıma zamansızca yaz ortasında çıktılar. Olacak iş mi bilmiyorum; olmayacağını kimse iddia edemez. Belki umut, tıpkı leylekler gibi kilometrelerce yolun ardında bizi bekliyordur. Bu yolu sadece düşlerde kat edemeyiz; ihtiyacımız olduğunda gelip bizi bulmaz, gider alırız. Pelargosumu buldum ve ayağına bir çan bağladım, o çan çaldığında bakarsınız yeryüzündeki sınırlar gerçekten kayboluverir?
III.
Kıyıdan uzaklaşırken gerçekliğin ürpertisine yaklaştım. Her zaman tutkuyla sevdiğim o uğursuz şehrime döndüm. Mahkeme salonlarının kokusu şimdiden kızılçamların yerini aldı. Toprağın neminden mermer zemine uzanan bir sıçrama bu. İşte yine geldim, cüppelerin arasında yine o pis koku dolaşıyor. Hiçbir yerde görünmez, duruşma zabıtlarında geçmez ama oradadır. İzini sürdüm. Zayıf, çelimsiz ve yıkanmamış bir beden ürkek bakışlarla avukatını bekliyordu. Yaklaştım. Nerede duysam tanırım bu kokuyu, ama duyduğumu anlarsa diye de ödüm kopar. Çünkü o utanırsa ölme isteği uyanacaktır içimde, bilirim. Hurdacılık yapar, metruk binalarda yaşarmış. Terk edilmiş bir binanın önünden kalorifer peteği alıp yolda satmaya kalkmış, ne büyük hırsızlık. “Tutuklanabilirsin” dediğimde kızdı, “Herkes her şeyi çalarken, herkes çaldığına sahipmiş gibi yaparken, ben yemek yemek istediğim için tutuklanabilirim öyle mi?” Tutuklandı.
Sonraki, suça sürüklenen bir çocuktu. Kimse annesiyle babasının neden hapiste olduğunu sormamış, ben de sormadım. Kimse kahvaltı yapıp yapmadığını sormamış, ben de sormadım. Bazı çocuklar doğuştan suçludur, bunun için kimliğine bakmak yeterlidir. Gerisiyle ilgilenilmez. Bu da o çocuklardandı, sokağın dibine bulaşmış bakışları zekâ pırıltısıyla doluydu fakat muhtemelen dünya bunu fark etmeyecekti. Onun esas suçu kendini hayata kabul ettirememiş olmasıydı belki. Doğduğu yeri haritadan silmeyi kimse öğretmemişti. Tek bildiği şeyi yapmış, hakkını zorla almaya kalkmıştı. Tutuklandı.
IV.
Yine mahkeme salonundayım. Karşımda genç, güler yüzlü müvekkillerim. Yüzlerinde henüz kaybolmamış bir inat, gözlerinde henüz sökülmemiş bir umut var. Sıralarda usulca oturuyorlar; hiçbir suç işlemedilerse bile halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmişlerdir diyorum içimden gülerek. İddianame kalabalık, cümleler hukuk diliyle boyanmış ama içine eğildiğinde çıplak gerçek göze çarpıyor. Yalnızca düşlemekle yetinmeyip hayata geçirmeye çalışanların, sınıfsal, cinsel, ulusal yaralara parmak basanların yolu er ya da geç bu salonlardan geçer.
Yıllarca “normlar hiyerarşisi” dediler. Hukukun bir düzen içinde yükseldiğini, tepede anayasa gibi yüce bir pusulanın olduğunu öğrettiler bize. Ezbere bilmemiz gerektiğini söylediler. Ama bu yapay kule, gerçeğin ağırlığıyla ilk sarsıntıda yıkılıyor. Yasaların kimi korumakla yükümlü olduğunu bilerek hakimlere anayasadan bahsetmek midemi bulandırıyor.
Konuşmayan bir düşünce yalnızca kendini çürütür. Hukuk, eğer düşünmeyi suç, konuşmayı tehdit, sokağa çıkmayı “örgüt faaliyeti” sayıyorsa hakikatin onu sanık sandalyesine oturtmasının vakti gelmiştir belki. İnsan kafasının içini dekore etmek için değil, üretmek ve göstermek için düşünür; zihne hapsedilen özgürlük bilinci boğar. Neticede düşünce özgürlüğü en az adliye koridorunda asılı duran koku kadar rahatsız edici bir sözden ibarettir; hiç kimse görmez, hiçbir zabıtta yer bulmaz.
Dünya suç işliyor, görüyorum. Avukat değil tanığım; ama ona dönüşürsem suç ortağıyım. Cümleler kesiliyor, nefesler yarıda kalıyor. Bir sokak çocuğu ayakkabısız dolaşıyor, bir kadının cesedi dere kenarında yatıyor, bir öğrenci intihar ediyor… Gözüm görüyor, kulağım duyuyor ama elim kıpırdamıyorsa, suç ortağıyım.
V.
Her şeyin kuruduğu, toprağın sustuğu, insanlığın umut etmeye en uzak düştüğü mevsimde bile biri başını kaldırıp gökyüzünde süzülen leyleği görmeye cesaret edebiliyorsa, işte o kişinin düşleri sert yamaçlardan dünyaya süzülerek kendini gerçekleştirir. Kalanından ise iyi bir hikâye çıkmaz. Umut takvime, yasaya, izne bağlı değildir. İlle de leyleği göreceksen, yalnızca bakmayacaksın, ellerinle ilkbahar yapacaksın mevsimi. Çanı leyleğin ayağına ellerinle bağlayacaksın. Dünya kendi kendine iyileşmeyecek…
Önsöz Dergisi 57. Sayı

