Türkiye’de basın özgürlüğü, uzun süredir en tartışmalı ve en çok sınanan alanlardan biri olmayı sürdürüyor. Haber peşinde koşan gazeteciler, çoğu zaman kamuoyunu bilgilendirme görevlerini yerine getirirken hukuken tanımlanmış olmasa da uygulamada “düşünce suçu” ile yargılanıyor, cezalandırılıyor. Bu durum, özellikle gazeteciler açısından, haberin kendisinin suç unsuru sayıldığı bir baskı ortamı yaratıyor.
Böylesi bir atmosferde gazetecilik, yalnızca bir meslek değil; aynı zamanda gerçeğin peşinden gitmenin ve topluma karşı sorumluluk duymanın adı hâline geliyor. Çevre katliamları, toplumsal mücadele ve insan hakları ihlalleri gibi konularda yaptığı haberler ve yazılarıyla tanınan gazeteci Metin Yoksu ile ifade özgürlüğünün basın için ne anlama geldiğini, Türkiye’de gazetecilerin neden hedef hâline geldiğini ve tüm baskılara rağmen gazeteciliğe devam etme motivasyonunu konuştuk.
Düşünce ve ifade özgürlüğü basın için ne anlama gelir?
Gazetecilik doğası gereği kamu yararını esas alır. Etik ilkelerimiz de kamu yararına hizmet eder. Lakin birçok alanda olduğu gibi günümüzde de çoğu gazete(ci) bu ilkeleri uygulamak istemiyor. Dönem dönem meslek büyüklerimiz etik kuralları hatırlatıyor. Ne yazık ki meslekte etik ilkelerimizi, kurallarımızı bilmeyen birçok gazeteci var. Kimi de bildiği halde bunları uygulama gereği bile duymuyor. Gazetecilikte etik ilkeler, düşünce ve ifade özgürlüğü var. Doğrudan ve organik ilişki gazetecinin haber yapma şekline sirayet eder. Bazen de etik ilkeler o kadar kitabi ele alınıyor ki her şey alt üst oluyor. Bu işin teorisi tabii. Meseleye pratikten, kısacası yapılan haberler üzerinden bakalım.
Karaköy’ü ve sahil kesimini yok eden Galataport Projesinde çalışan inşaat işçileri haberinden örnek vereyim. Orada iş güvenliği gibi nedenlere çalışma şartlarına karşı çıkan işçiler işten çıkarıldı. İşten çıkarılan işçiler sıcağın altında direnişe başladı. İSİG Meclisi verilerine göre Türkiye’deki en güvensiz iş kolu. Günde en az iki işçinin hayatını kaybettiği sektörden bahsediyorum. Çocukların çalıştırıldığı, yaşlıların çalıştırıldığı iş kolundan! Bunları hatırlatmak zorundayım çünkü bunları hatırlatmazsanız oradaki işçinin neden işten çıkarıldığını, taleplerinin ne olduğunu ve neden direndiklerini topluma anlatamazsınız.
İşçiler eldiven, çelik ayakkabı, halat gibi temel çalışma aletleri istemiş; işveren de “siz ne konuşuyorsunuz” diyerek hepsini işten çıkarmış. Bu kadar basit ve hayat kurtaran malzemeler bunlar. Haberini yaptım. Yazdım, gazeteye attım. Serbest çalıştığım için gazete bana şu şekilde bir dönüş yaptı: “Haberin taraflarından biri eksik”. Etik kural denildi, işverenin neden görüşü yok denildi ve haberi yayımlamayacaklarını söylediler. Aslında haberin o kısmı benim için çok kolaydır. İşvereni telefon ile arayıp şunu sormam gerek “İşçiler bunları iddia ediyor buna karşı ne diyeceksiniz?” Patronların genelde vereceği cevap şu oluyor: “Hayır, ne alakası var. Bunlar yalan, her şeyleri tastamam, bunlar bozguncu” ya da “hayır açıklama yapmıyoruz” vb. Bunları ezberlediğimiz için bazen arama gereği dahi bulmuyorum. Eğer siz kitaba birebir bağlı kalırsanız patronu aramak zorundasınız, lakin bizler açısından mesele o kadar kolay olmaz.
Ben kendi adıma konuşacak olursam; 20 yıla yakındır bu mesleği yapıyorum. Ben gazeteciliğimi işçi direnişlerine, grevlere gide gele geliştirdim. Hak odaklı haberler ile kariyer yaptım. Patronlara bazen söz hakkı dahi tanımak onların yalanlarına ortak olmak anlamına gelebilir. Haberi kendi bildiğim gibi, kendi bildiğim şekli ile yayımlattım. O direniş, işçilerin kazanımı ile sonuçlandı.
Bugünlerde orman yangınları var. Her yer cayır cayır yanıyor. Kamuoyunun merak ettikleri var. Burada siz eğer bakanlığa söz hakkı tanırsanız onlar kendini aklamaya çalışacak; öyle de yapıyorlar. Jandarma ve polis ile ormanda elinde silahla gezme pozları veriyorlar. Oysaki orman işçileri o sırada sadece maske taktığı için yangınların ortasında ölüyor. Gazetecinin görevi onlara söz hakkı tanımak değil, sorular ile çelişkileri yakalamak, yalanları ortaya çıkarmak ve ormanların neden yandığını, neden yanmadan müdahale edilemediğini ve çıkan yangınlara neden gecikmeli müdahale edildiğini, işçilerin ormanda neden öldüğünü ortaya çıkarmaktır. İşte, siz etik ilkeleri unutursanız, sadece egemenlere söz hakkı tanımak zorunda kalırsınız.
Düşünce ve ifade özgürlüğü size özgürce haber yapma imkânı sağlar. Düşünce ve ifade özgürlüğü ortadan kalktığı zaman ne yapacaksınız, asıl mesele buradadır.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana düşünce ve ifade özgürlüğü gerçek anlamda yoktur. Kimi zamanlar kırıntıları yaşadık, kimi zaman da burjuva demokrasisine yakın şeyler oldu ama bir bütün açısından biz bunu asla görmedik. Son yaşadıklarımız, özellikle de 2015 sonrası ise ayrı bir boyuta evrildi.
Mesele de tam burada.
Bakın size bir örnek vereyim. Kürt medyasına baskı her zaman oldu. Kürt gazetecilere her zaman baskı oldu. Özel olarak 2015 sonrasını konuşacak olursak; Özgür Gündem Gazetesi basıldığında orada birçok gazeteci vardı. Orada tek fotoğraf çekebilen gazeteci bendim. O zamanlar, sonradan KHK ile kapatılacak DİHA’nın muhabiri olarak çalışıyordum. Eğer ben duvarın üzerine çıkmayı akıl etmeseydim Özgür Gündem’in basıldığını ve meslektaşlarımın şiddete maruz kaldığını belgeleyemeyecektik. Sadece baskın anında çıkan arbedenin canlı yayın görüntüsünün çok kısa bir süresini çeken İMC muhabiri Gökhan’ın kamerasından bilecektik. Ama onun dışarıya başı eğilerek çıkarılmaya çalışıldığını benim fotoğraflarım belgeledi. Doğan Güzel’in darp edildiği fotoğrafları sonra Carlos Latuff’un çizimleri dünyaya duyurdu. Hicri İzgören’in illüstrasyonu gündem oldu. Şimdi bunu neden söylüyorum? Ben çektiğim için değil, o an orada ben vardım ve çekebildim. Peki polis ne yaptı? O görüntülerin çıkmaması için çabaladı. Oranın belgelenmesini istemedi. Oranın hikayesinin çekilmesini istemedi.
Çünkü bu devlet, gazetecilerin gücünü yıllar içinde gördü. Onlar bir hikâye yaratıyor. Örnek vereyim. Büyük yazarımız Yaşar Kemal’i mahkemede savunma yaparken takip edenler arasında Metin Göktepe vardı. Metin abimiz orada bir hikâyeye tanıklık ediyordu. Onun kaleminden bir hikâye çıkacak ve o hikâyeyi okuyarak belki 14 yaşında bir çocuk o andan etkilenecek ve devrimci olacak. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i olmaya çalışacak düşlerinde…
Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, Mazlum Doğan’ın mahkemedeki duruşları, çocukların düşlerine girecek ve onların izinden giden çocuklar yaratacak. İşte devlet bunun oluşmasını artık istemiyor.
Fırat Nehri’ni su altında bırakan barajın hikayesini usta belgeselci Süha Arın’a yaptırdılar. Süha Arın tarzını oluşturdu ve barajın yıkıcılığını, yok ediciliğini anlattı. Devlet pişman oldu. Daha sonra baraj belgesellerini ve çekimlerini kendi “adamlarına”, taraftarlarına vermeye başladı. Hasankeyf’in su altında bırakan Ilısu Barajı’nın hikayesini devlet kendi adamına verdi. Parasını verdiği gibi oradan çıkan hikâyeyi de güzelledi. Oysaki gerçekler çok farklıydı.
Örnekler çoğalabilir. İşin özcesi, düşünce ve ifade özgürlüğü varken bir şey yapmak kolay, asıl soru şu: Peki ya bunlar yoksa biz ne yapacağız? O zaman yapılacak da bellidir. Adım adım mücadele edeceğiz. Benim elimde bir fotoğraf makinesi, bir de nostalji olacak ama bir kalemim var. Artık kalem yerine bilgisayar klavyesi kullanıyoruz. Mesele araçların ne olduğu değil, bizim zihnimizin ileriye bakıp bakamadığı ya da yanı başımızda yok edilenleri görüp göremediğimizdir.
İbrahim’i yakan Nemrut’un ateşini söndürmek için ona ağzında bir damladan az su ile giden karıncanın söylediği gibi; “Ateşi söndürecek kudretimiz yok belki ama hiç olmazsa tarafımız bellidir.” Benim yapmaya çalıştığım gazetecilik de biraz böyle bir şey. Keşke devrimciler iyi gazetecilik yapabilse, bizler de birlikte bu kurumlarda mücadele edebilsek. Bunu da dostane bir eleştiri olarak buraya bırakayım…
Basın neden her zor dönemin ilk cezalandırılan “suçlu”larından oluyor? Bu bağlamda gazetecilerin iktidar için bir tehdit olduğunu düşünüyor musunuz?
Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi gazetecilik, iktidarın kurmak istediği hikâyeyi bozma işidir. Kriz zamanlarında iktidarlar, gerçekleri saklamak, tek bir anlatı üzerinden toplumu yönlendirmek ister. Biz ise ışığı tam da saklamak istedikleri yere tutarız. O ışık, bazen gözleri kamaştırır, bazen gözleri acıtır. Tehdit biz değiliz, tehdit gerçeğin ta kendisidir. Ama biz, o gerçeğin görünür olmasından sorumluyuz. Bu yüzden hedefe konuruz.
Kendisi ile çalışmış olmaktan onur duyduğum, Mezopotamya Ajansı’ndan meslektaşım Abdurrahman Gök, Newroz’da Kemal Kurkut’un öldürülmesini kayıt altına aldı. Devlet onu gizlemek istedi, o ise onu tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi. Ve sonrasında başına gelenleri hepimiz biliyoruz. Tutuklandı, davalar açıldı. Gazetecilik yapmaması için her şey yapıldı. O ise direndi ve dik duruşunu herkese gösterdi. İşte olması gereken tam da bu. Geri adım atmak yok.
Yapılması gereken bellidir. Birileri sizi aç bırakacak, işsiz bırakacak, hapse atacak, dava açacak… Evet yapabilirler, bu güce sahipler. Peki ya siz? Kendi gücünüzün farkında değil misiniz! Değilseniz fark edin ve yola koyulun.
Şundan eminim, o hikâyeyi engellemek isteyenlerin sadece dört duvarı var. Onlar da bizim düşüncelerimizi tutsak etmeye asla yetmez. Slogan atmıyorum, bir hakikati hatırlatıyorum sadece.
Ben korkak birisiyim. Devletten korkarım, devlet çok güçlü. Onun zindanından korkarım, zindan ürkütücüdür. Mahkemelerinden korkarım, onlar acımasızdır. Hukukları yok. Kendi koydukları yasaları dahi uygulamazlar. Ben karanlıktan korkarım. Yüksekten korkarım. Korkaklığım ile yaşarım ben! Esas mesele de burada başlıyor. Bu korkulara yenilecek miyiz, yoksa onlarla mücadele mi edeceğiz? Ben biz diyorum, kimseyi temsil ettiğimden değil, edemem ama kendimi temsil edebilirim.
Ben korkuya karşı geliyorum. Korkularıma karşı başkaldırıyorum. Kabul etmiyorum. Tarafımı belli ediyorum. Baskı mı? Gelirse gelsin… Zindan mı? Yapacak bir şey yok… Gücümüz henüz onları sadece zihnimizde yenmemizi sağlıyor.
Büyük laflara gerek yok. Tüm samimiyetimle söylüyorum. İşsiz kaldım. Herkes gibi! Herkes gibi evime kimi zaman ekmek götüremedim ama açlıktan da ölmedim! Elimde bir fotoğraf makinesi var. Onların tüm foyasını çekemiyorum, zoruma giden sadece bu. Habercilik, iktidarın canını en çok acıtan konulara dokunan haberciliktir. Savaş, çevre talanı, insan hakları ihlalleri ve yolsuzluk bunların başında gelir. Hele bir de fotoğraf çekip belgelediyseniz, bu iktidar açısından bir suçun “kanıt”a dönüşmesidir. Benim başıma gelenlerin çoğu, tam da bu nedenle oldu. Bir fotoğraf karesi, bazen sayfalarca yazıdan daha güçlü olur ve bu da onları rahatsız eder.
Gazetecilik mesleğini icra edenler nasıl sansür ve otosansüre maruz kalıyor?
Eskiden sansür daha çok resmi yasaklarla gelirdi. Şimdi ise ekonomik baskılar, açılan davalar, gözaltılar, sosyal medya linçleri yoluyla uygulanıyor. Ama daha tehlikelisi otosansür. “Bunu yazarsam başıma ne gelir?” sorusu pek çok haberi yayına girmeden öldürüyor. Gazeteci, haberi yazarken değil, düşünürken kendini sansürlemeye başlıyor. Bu, görünmeyen ama çok etkili bir kelepçe. Bazen ben de bunu yapıyorum, ama bir yolu bulunuyor.
Yıllardır cezaevinde olan devrimci karikatürist Mehmet Boğatekin ile röportaj yapmıştım. İktidar eleştirisini o kadar yerinde ve sanatıyla yaptı ki yıllarca. Lakin sanatını akılla yarattı. Devrimci bir tutsağın karikatürleri bize bir şey öğretiyor. Sansür berbat bir şey ama otosansür ondan da beter… Sizin düşünceleriniz berraksa ve temeliniz sağlamsa tüm bunları deler geçer. Otosansürü yok edecek bir akla bir bilgiye ihtiyacımız var. Bu sizde yoksa, o zaman onu geliştirmek için çabalamanız gerekiyor.
Gazeteciler “suçlamalar” dolayısıyla tehdit, baskı ya da tutuklamayla karşılaştığında kamuoyu desteği alıyor mu?
Bu destek bazen güçlü bir dalga gibi gelir, bazen de sessizlikten ibarettir. Sosyal medyada sesimizi duyurmak mümkün ama asıl sorun şu: İnsanlar artık “bir gazeteci daha tutuklandı” haberine alıştı. Bu normalleşme, baskının en kalıcı ve en tehlikeli halidir. Çünkü toplum tepki vermeyi bıraktığında, baskı daha da pervasızlaşır. Dün Özgür Gündem’in baskı altına alınmasına sessiz kalanlar bugün sırayla cezaevine girdi. Düşünün, kim derdi ki Fatih Altaylı bile cezaevine girecek!
Baskılara rağmen ana akım medyanın tekelleşme koşullarında gazeteciler meslektaşlarıyla dayanışma imkanları yaratabiliyor mu?
Birçok gazeteci ve gazetecilik kurumu iktidarın denetiminde ya da baskı korkusuyla hareket ediyor. Ama bağımsız gazeteciler, küçük kolektifler ve yerel haber ağları dayanışmayı sahada, yan yana çalışırken kuruyor. Bu dayanışma büyük binalarda değil, küçük haber mutfaklarında, kimi zaman da kar altında, bir eylem alanının ortasında yan yana durarak oluyor. Bugün hapishane dışında isem, bu dayanışmanın sayesinde. Lakin burada da ne kadar bilindiğiniz, tanındığınız ile alakalı bir durum var. Cezaevine girip sesi duyulmayan birçok gazeteci var. Kendi yargılandığım son davada bunu gördüm. Benden önce tutuklanan gazetecilerin sesi çok duyulmadı. Bunun çeşitli nedenleri var. Bu nedenlerden biri, o gazetecilerden birinin ırkçı faşist paylaşımları oldu. Kürtlere hakaret eden bir kişi ile aynı davada yargılanmak dahi bana zulüm! O da gazeteci, ben de; o da suçsuz, ben de suçsuzum. Ama gelin görün ki Dimitrov’un adını koyduğu şey tam da bu işte!
Türkiye gibi bir ülkede, bu güvensiz ortama rağmen gazetecilik faaliyetine devam etme motivasyonunuz nedir?
Başta da dedim ya ben korkak biriyim. En çok da karanlıktan korkarım. O yüzden bırakmıyorum şimdilik, yarın ne olur bilemem! Bugünü konuşalım, bugün bırakmıyorum. Çünkü vazgeçmek, gerçeği tamamen karanlığa teslim etmek olur. Benim için gazetecilik bir meslek değil; tanıklıktır, bir direniş biçimidir. Görmek ve gördüğünü söylemek, bazen nefes almak kadar zorunludur. Riskler büyük ama karanlığı yırtacak tek bir fotoğraf karesinin bile değeri ölçülemez. Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, birinin ışığı oraya tutması gerekir. Ve ben, o ışığı tutanlardan biri olmaktan vazgeçmeyeceğim.
En keyiflisi de nedir, biliyor musunuz? Tütün içmenin her türlüsüne karşıyım. Arada bir iki duble içerken, yanında bir iki duman tüttürmesini seven biriyim. Bir partiden bahsetmiyorum ama üstümüzdeki bu faşizmin çözüldüğünü, yıkıldığını gördüğüm zaman karşısına geçip iki duble içip yanında da bir puro tüttürme keyfini yaşamak isterim. Çok mu şey istiyorum, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Oğlumun-kızımın yarın “bu ülkenin karanlığının sona ermesi için üstüne düşenin bir kısmını yaptı” demesini o kadar çok isterim ki… Umarım bu sözleri bir şekilde söylerler. Benim duymama gerek yok, söylesinler yeter. Her şey Mîr’im ve Zîn’im için…
Önsöz Dergisi 57. Sayı

