Aydının Suç Mahalli

Yabancılaşmaya Karşı Beyin Egzersizleri

Toplumun dengeleri, onun içinde yaşayan kesimlerin arasındaki gizli ya da açık anlaşmalar üzerine kuruludur. Bu anlaşmalar sürdüğü müddetçe mevcut sistem varlığını korumaya devam eder. Günlük yaşamda farkına bile varmadan sürdürdüğümüz kişiler arası ilişkilerde olduğu gibi toplumsal kesimler arasında tanınmış sınırlar çoğunlukla aşılmadan hayat devam eder. Herkesin sıraya girdiği yerde sıraya gireriz. Yürüyüş yolunda sağdan gideriz. Öncelik vermemiz gereken durumlarda kenara çekilir, yol veririz. Herkesin yasaları satır satır bildiğini söyleyemeyiz ama ne yaparsa başının belaya gireceğini bildiğini söyleyebiliriz. Cezaevinde “yanlışlıkla” yatan birisini görmek oldukça nadir bir durumdur. Kendisine atfedilen “suçu” işlemiş olsun ya da olmasın iddia edilenin “suç” olduğunu bilir. Siyasi davalar dışındaki durumlarda genellikle itirazı “bu suç değil ya da suç olamaz” şeklinde değil, “ben yapmadım, ceza adil değil” türündendir. 

Anayasaların toplumsal uzlaşı belgesi olduğunu ve bu uzlaşının sınırlarının egemen olan sınıf tarafından belirlendiğini biliyoruz. Yani tüm zamanların tek bir evrensel yasası yoktur. Egemen olan sınıf kendi kalın ve ince çizgilerini topluma ilan eder. Toplumun tarafları bu çizgilerin kendinden yana esnetilmesi için uğraş verir ya da vermez ama bu çizgilere göre konum alır. Egemen olan sistemle sorununuz varsa ve ona meydan okuyorsanız başka, sorununuz var ama onun varlığını tanıyorsanız başka tutum alırsınız. 

Marx’ın ünlü sözünü buraya ekleyerek yabancılaşmaya karşı beyin egzersizlerimizin bu sayıdaki konusuna başlayalım. İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.”

Yukarıdaki bilindik tespitlerden sonra kendi iç yolculuğumuza, yabancılaşmanın neresinde olduğumuza dair sorgulamalarımıza başlayabiliriz. Dışımızdaki dünyada olup bitenlerin bizim yaşam tarzımızı, yönelimlerimizi, beğenilerimizi ve kararlarımızı şekillendirdiğini, bizim “bilinçli bir karşı koyuş” içinde değilsek, dışımızdaki dünyayla iç dünyamız arasında, çok yoğun ortamdan az yoğun ortama, kendiliğinden geçerek sonuçta aralarında bir denge bulacaklarını biliyoruz. Bu karşı koyuş; davranışlarımızı gözden geçirmek ve kendimize bilinçli olarak müdahale etmek de olabilir; durduğumuz yeri ve aldığımız konumu sorgulamak da… 

Dışımızdaki dünyada tarihin öngörülen son savaşını yürüten iki sınıf var: Burjuvazi ve işçi sınıfı. Burjuvazi yasaları belirleyen egemen sınıf olarak devletin de sahibi. İşçi sınıfı ise son sınıflı toplumu, işçi sınıfının iktidarını kurmak için sürekli, kesintisiz ve bilinçli bir savaş yürütüyor. Bu cephe tartışmaya yer bırakmayacak kadar net. Her iki taraf da toplumun diğer kesimlerini yanlarına alabildikleri ölçüde ve o oranda bir kayıpla sonuca ulaşacak. Fidel’in “Batista yenilirse yok olur gider, biz yenilirsek yeniden ayağa kalkar devam ederiz” sözü misali geleceği olan yoluna devam edecek. Aydınların, sanatçıların bu savaşta tercih ettiği taraf savaşı uzatır ya da kısaltır, kayıpları artırır ya da azaltır. Nihai sonucu belirleyecek olan işçi sınıfının kendi konumlanışıdır ve şimdiye kadar olduğu gibi “tarihin tekerlekleri hep ileriye doğru hareket eder.”

Bütün bunları bizim kadar hatta bizden daha çok bilen aydın kesiminin çoğunluğunun burjuvazinin çizdiği kalın çizgilerin içinde, suç mahallinin dışında yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Bu duruş bazen teorik ama çoğunlukla pratik bir duruştur. Ama burjuvazi için aslolan pratik olarak taraf olmaksa onun kabul edilebilir bir sınırı da elbet bulunur. Gezi ya da 19 Mart ayaklanmasını desteklerken eylemlerin “barışçıl gösteriler” olduğunu vurgulamak böyle bir şeydir. Açıkça yapılan ve yol gösterici eleştirilerden ziyade devrimci olan her şeye karşı alttan alta bir aşındırma içindedirler. Onları anlamada ılıman suların olanakları ile sıcak suların tehlikeleri bize yol gösterir. Bu aydınlar havanın durumuna göre “aşırılıklara” karşı kendi “akılcı” duruşlarının teorisiyle de karşımıza çıkabilirler, bizi şaşırtacak düzeyde ileri çözümlemeleriyle de… İktidarın el değiştirmesini uzak bir gelecekte görme ya da sürüp giden yaşamından varlıklarını tehlikeye atacak kadar rahatsız olmama hali kavganın sonundaki zaferi görünceye kadar devam eder. Onların ancak kavganın sonunda kazanacak tarafın yanında yer alacakları, dahası onlardan önce yeni iktidara göz dikecekleri de ezberlerimiz arasında.

Fakat bizim bu defa ele almak istediğimiz kesim onlar da değil. Yani kendi ayrıcalıklı yaşamlarından vazgeçemeyenler ve sınırları teorileştirenler değil. Bu sayıda ele almak istediğimiz aydın kesimi işçi sınıfı ya da aydınlar içinden gelmiş olsunlar kendi yaşamlarını devrimci bir tarzda yaşayarak bunun bedelini ödeyen ya da ödemekten çekinmeyen ancak yoksul emekçilerin yaşantılarına yabancılaşmış olanlar… Burjuvaziye karşı düşünce suçunu işlemekten çekindiklerinden ya da bu sınırı kabul ettiklerinden değil, sınıfla arasındaki mesafeden dolayı bir türlü onun içinde kök salamayan aydınlar… 

Bu aydınların bazıları sadece sınıfın içinde yaşama alışkanlıkları olmadığından, elitleştiklerinden öyledir. Yaşam alışkanlıkları, hayran oldukları roman ya da film kahramanlarından çok uzaktadır. Teorik olarak sınıfın aydınıdır. Emekçilerin kendi yanında yer alanlara karşı gösterdikleri özeni, önemi bilirsiniz. Siz onun kapısını çalın, o bütün dünyasını önünüze sersin. Ama bu aydınlar nereye gitse bir aykırılık, sınıfın içinde bir yabancılık fark edersiniz. Onu, işçilerin karşısında üstenci bir konumda da görebilirsiniz, kalabalıklar içinde kenarda ya da kendi yaşam çevresinde yalnız başına da bulabilirsiniz. Her durumda bu “ilişki” karşılıklı bir ilişkiden uzaktır. Teorik olarak sınıfı küçümsemezler ama sınıftan öğrenebilecek bir ilişki de geliştiremezler. İşçi sınıfının gelecekteki toplumu yönetecek sınıf olduğunu teorik olarak kabul eder ve sonra onu yönetmeye çalışırlar. “Sınıfa gitmeliyiz, sınıfı eğitmeliyiz, sınıfı siyasallaştırmalıyız” sözlerinden onları tanırsınız. Bu aydınlar “kendisi için aydındır”. Aynı şekilde çeşitlendirebileceğimiz gibi kendisi için devrimci, kendisi için sosyalisttir. Gerçekliğin içinde kök salmaz, kendi gerçekliğini yaratır ve onun içinde yaşar. Bir tarafta savaş meydanında körlemesine vuruşan, sınıflar mücadelesinin somut deneyimlerine ihtiyacı olan ama buna ulaşmaya birikimi, zamanı ve enerjisi olmayan yalnız bir sınıf diğer tarafta onunla temas kuramayan, onun dünyasına yabancı soyut bir aydın… Kimisi sınıfın içinden gelen, yıllarca sınıfın içinde mücadele eden bu aydınların sınıfın içinde bir yer edinememesi her iki taraf açısından son derece trajik. Kendisini öncü olarak görür, tarihsel anlarda aniden parlar ama karşılıklı bir ilişki kuramadığı için bir türlü öncü olarak kabul edilmez. Bugün karşısına geçip bunu söyleseniz üzüntüden ya da haksızlığa uğramış olmaktan öfkelenir, kahrolur. 

Gerçekten de işçi sınıfının kurtuluşu için samimiyetle dirsek çürütüp kafa patlatan bu aydınlar ya da aydınlanmış işçiler nasıl olur da sınıfa bu kadar yabancı olabilirler? Konunun ve aradığımız cevabın özeti Marx’ın en başa tutturduğumuz sözünde. İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.” Sınıfın içinde yaşamayan, ondan öğrenmeyen, onun eleştirisinden, süzgecinden geçmeyen ve onun savaşının bizzat içinde olmayan aydın, devrimci teorinin tüm kumaşlarını sarınsa da çırılçıplaktır. 

Bir aydın, kendisine yönelen bu tarzda bir eleştiriye “sınıf bizi ne zaman çağırdı da biz onun yanında olmadık” demiş. Egzersizimizi başlatan ilk kıvılcım burada çaktı. Sınıflar mücadelesi akıp gidiyor, siz onu izliyor, çözümlüyorsunuz ama onunla birlikte kavga alanında yaşamayı değil, -uygun görürseniz- çağrıya icabet ederek ziyaret etmeyi sınıfın aydını olmak için “yeterli” görüyorsunuz. Sanki danışma makamı… Sanki sınıf onu bulmak zorunda… Sanki onun sınıfla buluşmaya hiç ihtiyacı yok. Arada sırada, sınıf için “belirlediği” bilgi paketiyle grev ziyaretlerine gidip sınıfın yanında olmak… Grevde ya da eylemdekileri orada bırakıp eve dönmekle görevini yapmış olmanın gururu… Teorik olarak oturup çözümlese bunu kesin olarak sınıfa yabancılaşma olarak tanımlar ve hatta mahkûm eder. Sınıfa da “sakın bu aydınlara güvenmeyin” diye de uzun bir makale yazar. 

Burada bize itiraz edecek olan aydınların birikimlerinden dolayı bolca argüman bulacaklarından eminiz. Hatta gerçek dünyanın ihtiyaçlarını bir kenara bırakırsak masa başında bizi ikna bile edebilirler. Ama gerçek, kütüphaneler dolusu kitabı un ufak edebilir. Okur teorik savaşı küçümsediğimizi düşünmesin. Aydınların bir kısmının politikanın bu karmaşık alanında kıyasıya bir mücadele verdiklerini ve bunun bedelinin de ne kadar ağır olduğunu biliyoruz. En dar hücrelerinin içinde bile işçilerin ne düşündüğünü ne hissettiğini anlamaya çalışanları, onunla ilişki kurmak için çabalayanları da biliyoruz. 

Sözümüz, dibinde durduğu ağacın gölgesini kendi gölgesi sanan aydınlara… 

Toplumun büyük kesiminin aileleriyle birlikte yoksulluk ve yoksunluk içinde bir savaş yürüttükleri, her metrekarede bir mücadelenin patlak verdiği zamanımızda hiçbir fedakârlık sınıfın göze aldıklarından daha büyük değildir. Onlarla birlikte örgütlenmenin günlük sorunlarını çözmeden mücadelenin büyük sorunlarına çözüm bulamayız. Günlük sorunlarla, birlikte uğraşırken ufukları açacak, önyargıları kıracak cümleler bulmalıyız. Söylediği merak edilen ve zor zamanlarda aranan kişiler olmalıyız. Bildiklerimizi, öğrendiklerimizi ve aktarmak istediklerimizi yaşamın içinde sınamalıyız. Emekçilere bu karanlıktan nasıl kurtulabileceklerini, yaşamın içinde, gözlerinden kıvılcımlar saçarken, karanlık bulutlar üzerlerine çökerken anlatmalıyız. 

Sınıfın aydını kendi düşüncesinin suçundan yargılandığını zannedebilir ve hatta öyle kabul görüyor olabilir. Oysa o, işçi sınıfının düşüncesinin taşıyıcısı olduğundan, sınıfın burjuvaziyi ortadan kaldırma potansiyelinden dolayı yargılanır. İşçi sınıfının aydınının suç mahali kendisini çevreleyen bir şeridin içinde değil işçi sınıfının etrafını sarmış barikatın içindedir.

 

Temade Çınar, Önsöz Dergisi 57. Sayı