Anadolu’dan Şehirlere Akan Nehirler

Tanık olma meselesi, esas meseledir benim için. Bir gözüm vizörden[i] bakıyorsa, diğer gözüm kendisi için görüntü toplar. Kamerayla, çektiklerimi yansıtıyorum insanlara. Diğer gözümle baktıklarım, benim hafızam için. Yaşadığım olayları, gördüğüm insanları biriktiriyorum. Her olayın farklı sebepleri, sonuçları var. Bunlara tanıklık etmek, bir hazine benim için. Belki de bunun için katlanıyorum bütün olumsuzluklara. İçimde hayat, tecrübe biriktiriyorum. Hangi para satın alabilir bunu? Bu tarihi biz yapıyorsak, bir gün, bu günler geride kaldığında, bu tarihi yine biz yazacağız çünkü.

Eylemcilerden ayırmadım kendimi. Hepimiz aynı şey için oradayız diye düşündüm her zaman. Farklı rollerdeki bir bütün olarak düşündüm. Bir bedenin farklı duygularıymışız gibi… Arada mesafe olmayınca daha bir hissetmeye başlıyor insan. Yaşanan olayları olay anında görme, yorumlama biçiminizi değiştiriyor. Bilincinizi açıyor. Size aracılarla anlatılan bilgiyi kaynağından görüyorsunuz. Aktarırken de bir sorumluluk olarak gerçekliğine dokunmadan ulaştırıyorsunuz insanlara. Bilgi size sunulan bir emanettir. Nasıl teslim aldıysanız, öyle teslim etmek zorundasınız.

Gazeteciliğin en kara dönemlerini yaşadığımız bu günlerde, yaptığımız iş çok daha fazla anlam kazanıyor. 2009 yılında bir tohum hikâyesiyle başlayan belgeselcilik serüvenime, doğa mücadelesini esas alan konuları seçmiştim. Arkasından kentlerdeki kentsel dönüşüme karşı direnişleri takip ettim. Sonrasını biliyorsunuz. Gezi’ye kadar uzanan uzun bir yol…

HES’ler ve Kentsel Dönüşüm Projelerinin yeni politikleşmiş kitleler yaratacağını düşünmüştüm. Halkın devletle görünmeyen çelişkilerini açığa çıkaran, solun on yıllardır anlatmaya çalıştığı ve bunun için çokça bedel ödediği devletin gerçek yüzünün görünür olmasını sağladı. Genelde sağ görüşlü, devletçi, muhafazakâr kitle; evlerine, topraklarına göz dikene kadar bu gerçekliğin farkında değildi. Sermaye ve devlet onların evlerine, ahırlarına, bahçelerine, sularına, doğalarına, yatak odalarına girmeye çalıştı. Keza Kentsel Dönüşüm Projelerinde de böyleydi. Saldırı bu sefer çok daha keskindi. Evleri ve yaşamları, kültürleri söz konusuydu. Evlere girilince kadınlar da mücadele alanına çıkmak zorunda kaldılar. Bahsini ettiğim kadınlar, Anadolu’da yaşayan, belli bir politik fikri olmayan, siyasetten uzak durmuş, erkeğin belirlediği sınır ve sürelerde yaşamın içinde olan muhafazakâr kadınlar… Erzurum Tortum’daki HES karşıtı eylemlerde, polisi taşlayan kara çarşaflı kadınları nasıl unutur ki insan!

Şirketlerin köylere gidip: “Biz bu suyu satın aldık, üzerine baraj yapacağız.” demeleriyle fitil ateşlenmiş oldu. Şirketler köylülere: “HES’lerde çalışma imkânı olacak. Can suyu olarak sizin bağınızı, bahçenizi sulamanız için pay da bırakacağız.” diyorlar. Bu projeleri kalkınmanın, gelişmenin karşılığı olarak sunuyorlar. Bütün yasa dışı işlerinde dini, vatanı ve bayrağı kullanan devlet, bildik yöntemlerini kullanmaya devam ediyor. Zaten devlete karşı “boyunları kıldan ince” olan vatandaş, bu kandırmacalara inanıyor. Soran sorgulayan ve yaşanmış örnekleri görenler hiç de anlatıldığı gibi olmadığını anlamaya başlıyorlar. Daha dinsel bir bakışla, “Allahın suyunu nasıl satın alırsınız siz?”den başlıyor çelişki. Aralarına hiç kimseyi sokmadıkları, güvendikleri devletin, onları takım elbiseli, lüks araçlı, elleri çantalı sermayeye karşı ortada bıraktıklarını görünce bütün dünyaları yıkılıyor. Tam olarak kopuş değil tabi… Küskünlük, kırgınlık oluşuyor. Üç kuruş paraya ikna olan, hiç direnmeden, kuytu köşelerde yaptıkları pazarlıklarla kendilerindenmiş gibi görünen ama şirketlere çalışan en yakınlarındaki arkadaşlarının, akrabalarının kendilerini nasıl sattıklarına şahitlik ediyorlar. Başlarının çaresine bakmaları gerektiğini anlayınca çevre örgütleriyle ilişkileri başlıyor. Gönüllü avukatlar davalar açıyorlar. Keza vatandaş yine öyle… ”Ben ne yapacağım? Suyum olmazsa, ne yerim, ne ekerim, nereye giderim?” diyor. Su hayattır! Suyun olmadığı yerde yaşam olmaz! Bunu en iyi onlar biliyor. Yaşamın olmadığı yerde onlar da olamayacaklar bunu biliyorlar. Büyük şehirlerdeki betondan hapislere gideceklerini anlıyorlar. Doğup büyüdükleri köylerini, anılarını, atalarının onlara emanet ettiği toprakları bırakmak istemiyorlar. Kentlerde evleri kentsel dönüşüm alanına giren vatandaşlar da öyle… Yıllar önce köylerinden iş bulma, yeni yaşam kurma hayaliyle geldikleri şehirlerde, kurdukları mahallelerden koparılıp, şehir dışındaki yine betondan hapishanelere gönderilmek istendiklerini anlıyorlar. Mahallelerinde kendi mahalli örgütlenmelerini kuruyorlar.

“Dönüşüm” belgeseli için on beş semt dolaştım İstanbul’da. 1000-1500-2000 kişilik, büyük toplantılara şahit oldum. Eylemlerin dışında hem sokakta hem düğün salonlarında toplantılar oldu. Halk oralarda bilinçlendi. Mahalle halkının sordukları sorunun cevabını beklerkenki heyecanlarına, meraklarına tanık oldum. Konuşmacıları nasıl can kulağıyla dinlediklerini gördüm. Bir vatandaşa mikrofonu uzattığınızda, sizi bu konuda ikna edebilecek kadar teknik bilgiden, hukuki haklarına kadar her şeyi anlatabilecek durumdaydılar. Gezi olduğunda sokağa çıkan halk, hem HES’lerin hem kentsel dönüşümün zararlarını biliyordu. Anadolu’da daha yerel bir konuymuş gibi duran HES karşıtı duruş, 2011 yılında gerçekleşen “Büyük Anadolu Yürüyüşü” ile birlikte şehirlerde yaşayan insanlar üzerinde de farkındalık yarattı. On bir kervanla kırk gün süren yürüyüşle, köy köy, şehir şehir yaklaşmakta olan tehlike hakkında insanlara bilgiler verildi. Sorunun bölgede yaşayan köylülerin sorunu değil; bir gelecek sorunu olduğu anlatıldı. “Büyük Anadolu Yürüyüşü” öncesi hazırlanan yirmi dakikalık “Anadolu’nun İsyanı” belgeseli, sosyal medya üzerinden bir milyonu aşkın insan tarafından izlendi. Mahalle mahalle, sokak sokak, köy köy gösterimler oldu. Kafelerde, barlarda, hayatın aktığı her yerde bize doğru gelen tehlike anlatıldı. Hemen arkasından başlayan yürüyüşle, hem sosyal medya hem de muhalif medyanın da katkısıyla Anadolu köylüsünün sesi dalga dalga yayılmaya başladı. Sanatçılar, siyasetçiler, yazarlar bizi bekleyen tehlikeyle ilgili açıklamalar yaptılar. Doğa ve geleceği ilgilendiren bu konuyla ilgili insanlar bir araya gelmeye başlıyordu. Uzun yıllardır beklediğimiz bir olma, bir düşünme yavaş yavaş gerçekleşmeye başlıyordu. Şehirlerde yaşayıp, köyleriyle bağı kopmamış insanlar da kamuoyu yaratmada etkili oldular. İçeriden ve derinden akan bilgi akışı çok kısa sürede ülkenin gündemini oluşturdu. Metin Lokumcu’nun öldüğü “Hopa Olayları” ile solun da gündemine girmiş oldu.

Anadolu’da başlayan doğa mücadelesinin kentlerdeki yansıması, “Gezi Parkı” oldu. Şöyle bir parantez açmakta fayda var. Gezi, doğa ve kent mücadelesinin birleşmesi açısından da önemlidir. Yukarıda kentsel dönüşümden örnek vermemin sebebi budur biraz da. Siyasal karşılığı ise 2011 yılında dünyayı etkisine alan Türkiye’de de eylemleri yapılan “Occupy” düşünce tarzına yakındır. Politik bir alt yapısı olmasına karşın, hiçbir partinin, ideolojinin etkisi altında değildir. Topçu kışlası projesinin açıklanmasıyla birlikte kurulan, başlarda altmış bileşeni olan “Taksim Dayanışması”yla mücadele başka bir ivme kazandı. Anadolu insanının saf mücadele azmi, doğanın bize verdiği güç, tek bir merkezde toplandı.

Gezi’yi besleyen damar; Anadolu köylüsünün suyuna, toprağına, kültürüne, geleneklerine, yaşam biçimine dokundurtmamak için verdiği mücadeledir. Yaşam savunucularının köylülerden aldıkları mücadele ruhunu şehirlere taşımasıyla güçlendi. Sosyal medya üzerinden yapılan yorumlar, paylaşılan haberler, gün gün konuyla ilgisi olmayan, sade bir vatandaşın bile bilgi sahibi olmasını sağladı.

Sonuç olarak, insanlar doğa mücadelesinde azimlerinden hiçbir şey kaybetmiş değiller. Doğaya karsı duyarlı olanlar, siyasal gelişmeleri de yakından takip ediyorlar. Yaşanan olumsuzluklardan, ülkenin gün geçtikçe faşizme kaymasından, artan baskılardan, Kürt illerindeki savaştan kaynaklı elbette bir moral bozukluğu var.  Fakat konu doğa olduğunda, yine birleştirici bir güç olduğunu görebiliyoruz. En son “Cerattepe[ii]” buna çok iyi bir örnek. Bu güç hala aynı azimle duruyor. Evet, mesele bizim bir arada örgütlü olmamız gerektiğidir! Bir kuşkumuz yok. Bu güç nereden geliyor sorusunun en iyi cevabı ise bizlerin en saf halimize, doğaya tekrar dönme, onunla bir olma isteğimizdir. Gücün esas kaynağı da budur.

Önsöz Dergisi

33.Sayı 

 

[i]Fotoğrafçılıkta cismin görüntü karesinin çerçevelenmesi ve gerekli ayarların yapılmasına yarayan mercek ya da elektronik ekrana denir. Film kameralarında çekilmiş olan filmi daha sonra vizör dediğimiz ekranda izleme imkânını verir. (Vikipedi)
[ii]  Cerattepe protestoları kastediliyor. Artvin’in merkez ilçesi sınırları içindeki Cerattepe mevkiinde yer alan ormanlık alanlarda gerçekleştirilmesi planlanan madencilik faaliyetlerini engellemek üzere 21 Haziran 2015’ten itibaren sürdürülen eylemler ve iş makinelerinin maden sahasına girişini sağlamak üzere 16 Şubat 2016’da asker ve polisin yaptığı müdahale sonucu meydana gelen olaylardır. (Vikipedi)