F Tipi Zindan Duvarlarını Aşan Bir Düş

Hasat Zamanı

4 Nisan 2022…  Senin doğum gününde bir düşü gerçek kıldık. Sen bir düş kurmuş, düşünü bizimle paylaşmıştın. Hatırlıyor musun? Bir kitaplık düşü… 19 Aralık sonrası zorla götürüldüğümüz F tipi zindan zamanında… Bir yanımızı zorla söküp aldıkları zamanda… Onca kitabın yakıldığı zamanda… Bir kitaplık düşü kurmuştuk. Düşünü paylaştığın mektup elimde. Yeniden okudum yazdıklarını. Yeniden aynı duyguları yaşadım.

“Size çay ikram edemiyorum ama şiir okurum ben de, bir türkü tuttururum usuldan” diyorsun. Gür sesin kulaklarımda… ve devam ediyorsun satırlarına, “bir kitabın sayfalarını çevirir gibi sohbete başlayacağız” diyerek. “Birimizin bıraktığı yerden bir diğerimiz alacak. Bir kez daha yaşamın sırrına ermek için tanışacağız. Hep devrimi konuşacağız; hep hünerli ellerimizle kuracağımız sosyalizmi… Sosyalist bir ülkede yaratacağımız güzellikleri; çocukların süt bulamadıkları için ölmedikleri, daha küçük yaşlarda harikulade yeteneklerle donatıldıkları, özgürce geleceklerini belirledikleri bir dünyayı konuşacağız. İnsanların “birer birer ve hep beraber / ipek bir kumaş dokur gibi / hep bir ağızdan / sevinçli bir destan okur gibi” yaşayacakları emeğin dünyasını konuşacağız. O hani yaşlanmış haliyle ama deha parıltılarıyla dolu gözleriyle gülümseyen Marx’ı konuşacağız; çocukları sırtına bindirip oyunlar oynayan yaramaz Mohr’u birlikte anacağız. Ve Jenny’i, Engels’i, Lenin’i, Rosa’yı, Che’yi… ve Murat yoldaşı. Onun işçi yüreğini, devrim işçiliğini, sessiz sedasız devrim için çalışan halini ve evrenin türküsünü söylemeye başlamadan önceki son halini… Ondan bize kalanları… Büyük kahramanlıklarla yazılmış devrim tarihini, “bizim tarihimizi”…

“Kitapları konuşacağız” diyorsun, “klasikleri, romanları, şiirleri. Birimiz Brumaire’den anlatacak, bir diğerimiz Paris Düşerken’den. Birimiz Kutsal Aile’den, Felsefenin Sefaleti’nden, Anti-Dühring’ten, diğerimiz Yaşamaya Dair’den, Hapiste Yatacak Olanlara Öğütler’den, Hasretinden Prangalar Eskittim’den. Birimiz Devlet ve İhtilal’den, Emperyalizm’den, Ne Yapmalı’dan, diğerimiz Fırtına’dan, Fabrika’dan, Ana’dan, birimiz Elsa’nın Gözleri’nden, birimiz Tanıklıklar’dan… Konuşalım, hiç bitmesin, Sefiller’den konuşalım, Germinal’den, Kavganın Şafağı’ndan ve Nasıl Yapmalı’dan.”

“Bir gün yoldaş, biz de özgürleşince, herkesin görebileceği bir yere bir kütüphane kuralım ve üzerinde de şöyle yazsın” diye devam ediyorsun; “Evrenin Türküsünü dinlemek isteyen herkes bu kitapları okuyabilir, onların arasından bal toplayabilir.” Giriş kapılarının (kapısı olsun mu?) üzerinde şöyle görülebilecek bir yere Marx’ın o sakalları kırlaşmış ama muzipçe gülen resmini asalım. Her giren girmeden önce mükemmel bir dünyaya adım attığını fark etsin. (Peki haklısın her kapının üzerine Marx’ın resmini asmayalım. Birine de Rosa’nın resmini diğerine de Clara’nın resmini, bir diğerine Leyla Halid’in dediğin resmini asalım.)”

Düşümüz gerçek oldu. Sen Evrenin Türküsü olsun isterdin biliyorum ama biz senin adını verdik düşümüze… Düşün kendisi sen oldun canım yoldaşım. Covid-19 seni aramızdan aldığında ve sevdiğin kadın Aysel senin yokluğuna daha fazla katlanmak istemediği için kanserle olan mücadelesini bıraktığında, ikiniz adına, sevdikleriniz dört elle sarıldılar bu öneriye. Evinizdeki kitap dünyanızdan bir kütüphane kurmak için hep birlikte kolları sıvadık. Haber ettik dört bir yana… Kısa zamanda birçok kitap geldi Ayışığı’na. Tam bir dayanışma örneğiyle tüm eksikleri tamamlandı kitaplığımızın. Kapısı var maalesef, başka türlü olması henüz mümkün değil tahmin edeceğin gibi. Marks’ın o çok sevdiğin fotoğrafı ile birlikte Rosa’nın, Clara’nın ve Leyla Halid’in fotoğraflarını da astık kitaplığımıza.

Kitaplık için hazırlıklara başladığımızda sana ait olan kitaplara, mektuplara, fotoğraflara yeniden baktık. Hepsi tek tek elimizden geçti. Mektuplardan seçme yaparken kendi yazdıklarımla karşılaştım. Ne kadar kaldım o mektuplarla bilmiyorum. Ama gördüm ki ne çok kitap, ne çok şiir, ne çok sinema üzerine sohbetler etmişiz. İzlediğimiz, okuduğumuz şeyleri birbirimizle paylaşmışız. Önsöz için Hasat Zamanı’nı seninle yaptığımız bu sohbete ayırmak istedim. Hepsini vermek mümkün değil tabi. Belki daha sonra uzun uzun paylaşmanın yolunu bulurum. Ama şimdilik kısa kısa sohbetlerimizden kesitler almak istiyorum. Senin adını verdiğimiz kitaplığımızda oturmuş kitaplardan, romanlardan, şiirlerden konuşuyormuş gibi düşünmek istiyorum. Evrenin türküsünü birlikte çoğaltmak ve birlikte dinlemek için.

Ateşi Çalmak kitabında, Kapital için yazılan satırları çok beğenmiş ve sana yazmışım. “Bir devir başlatan, bir çığır açan tüm kitapların yazgıları karmaşık ve alışılmadıktır. Yakılsalar, yok edilseler bile onlar küllerinden yeniden doğmuşlar ve yüzyıllar sonra kendi zafer yürüyüşlerini gerçekleştirmişlerdir. Bunları yazanlar aforoz edildiler, haksız yere yerildiler, ancak bu kitaplar insanları mutlu ederek ve onların ruhunu zenginleştirerek yazarlarını yeniden dirilttiler ve yeni bir yaşama başladılar. Görmezden gelindiler ve suskunlukla yok edilmeye çalışıldılar. Ama onlar bir fırtına gibi daha da güçlü bir şekilde tüm yeryüzüne yayıldılar, her eve girdiler. Dahice düşünceler ve duyguların ifadesi olan bu kitaplar hiç değişmeksizin er ya da geç gereksinim duyanlara ulaştı ve insanlığın mutluluğu ve iyiliği için hizmet ettiler. Hiç kimse Kapital’i zafere giden yoldan alıkoyamazdı, çünkü dahice olan ölümsüzdür.”

Kapital’den Yaşar Kemal’e geçmişiz sohbetimizde. Yaşar Kemal’ın nehir romanı Bir Ada Hikayesi’ne… “Savaş sonrası Türkiye… Yerinden yurdundan olmuş, savaşın yıkıntıları altından şans eseri kurtulmuş insanların adı olmayan adada bir araya gelişi… Ve roman ilerledikçe Yaşar Kemal’in 72 milletten insanı bir araya getireceğini anlıyorsun. Bir nevi ada ütopyası gibi… İnsanlar birer ikişer kendi hikayeleriyle birlikte adaya geliyorlar. Kimler yok ki; Dengbej Uso, nişancı Veli, Poyraz Musa, Lena ana, Vasilli, Melahat Hatun, Alevi dedesi Musa Kazım Efendi ve kızları, Baytar Cemil… Mübadele ile yaşanan dramlar, yerinden yurdundan koparılmanın acısı ve bu arada doğanın yaşadığı yıkım, yıkılan konaklar, kiliseler, yok edilen güzellikler…”

 “Cennet gibi bir ada tasarlamış Yaşar Kemal… Adanın sunduğu doğal kaynaklarla yaşama olanağı bulunan, denizin balık kaynadığı, bin bir çeşit otun yetiştiği, zeytinlerin, nar ağaçlarının, türlü-çeşitli börtü böceğin, renk renk çiçeklerin bulunduğu cennet gibi bir yer. Ve buranın sahibi üç insan Poyraz Musa, Lena Ana, Vasili… Tek amaçları da adayı insanla doldurmak ve kardeşçe yaşamak, acılarını paylaşmak ve biraz olsun unutabilmek, mutlu olmak… Yaşar Kemal’in insanları tıpkı Aytmatov’un insanları gibi, seven, dürüst, mert, samimi, değerlerine bağlı, doğayı seven, özü sözü bir insan denir ya işte öyle. Bu anlamda Yaşar Kemal’i çok beğeniyorum. Destansı anlatımı okumanın zevkini yaşatıyor insana.”

Senin ise belki de ilk sırada yer alan yazarlarından biriydi Yaşar Kemal. Kaç kez tanık olmuştum Yaşar Kemal’i sevmediğini söyleyenlerle yaptığın tartışmalara. Ondaki doğa sevgisini, insan sevgisini, roman dilini, destansı anlatımını, imgelerini ne güzel paylaşırdın bu sohbetlerimizde. Eminim birçok kişinin Yaşar Kemal’i tanımasına neden olmuştur. Neyse ben yine fazla uzatmadan mektuplara döneyim.

En son okuduğum üç kitabı paylaşmışım seninle. Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı, Zülfü Livaneli’nin Mutluluk ve Mehmet Eroğlu’nun Zamanın Manzarası romanları. “Son on yıldaki gelişmelere odaklanmış ve yansımalarını anlatmaya çalışmış. Oya Baydar, daha uzun bir kesit almış. 70’lerden günümüze kadar geçen otuz yıllık süreci ele alıp bu yıllar içinde geçen önemli olayları romanında anlatmış. Sonuç olarak, her şey oldu bitti sonunda yalnızca sıcak külleri kaldı diyor. Devrimin ateşli günlerinin ardından sıcak küllerin kaldığını söylüyor. Küçük burjuvazinin yenilgi penceresinden bakıyor bu otuz yıla. Tek söylediği olumlu söz, ütopyalarımız doğruydu ve hala doğru… Sosyalizmi ütopya olarak koyuyor. Livaneli ise Van’da tecavüze uğrayan 17 yaşında bir kızın, amca oğlu dağlarda komandoluk yapmış Cemal’le İstanbul’a doğru başlattıkları yolculuk… tahmin edeceğin gibi bu yolculuk namusu elden gitmiş kızın namusunun ‘temizlenmesi’ için ölüm yolculuğudur. Amcasıdır tecavüz eden ve en ateşli savunucusudur namusun. Cemal dağda o kadar gerilla katletmesine rağmen bu kızı öldüremez, geriye de dönemez. Yolları, bir tesadüfle her şeyi geride bırakıp yelkenliyle denize açılan profesörle kesişir. Yine iç savaş günlerinin yarattığı insanlar, biri dağlarda elde silah savaşmış, dağdan indiğinde ise bir hiç olmuş bir asker, diğeri gencecik bir kız, bir diğeri ise yaşamının bir hiç olduğunun farkına varmış ama seçeneksiz yalnızca kaçmayı akıl eden bir profesör. İç savaş günlerinde ne kadar çok insan bu hiçliğin içinde boğulmuştu. Bu arada romanda ölüm oruçları, Hizbullah’ın ölüm evleri ve bunun gibi birçok siyasal gelişme var. Oya Baydar’da daha da yoğun. Susurluk vb. olaylar. Zülfü’nün edebi yönü çok zayıf. Sanki günlük bir gazete okur gibi hissediyorsun kendini siyasi olaylara değindiği bölümlerde. Mehmet Eroğlu’nun kitabı ise iç savaş günlerinde gazete sayfalarına yansıyan, iğrenerek ve nefretle baktığımız kulak kesen, ölü insan bedenlerinin yanında poz veren, insanlığını tamamen yitirmiş askerlerden birini anlatıyor. Birinde somutlaştırıyor yaşananları yazar. Bunu yaparken ölüm oruçlarını da romanına konu mankeni yapıyor. Belki hatırlarsın, bu kitap operasyonu anlatıyor diye tanıtılmıştı. İnsanlığını yitiren bu adamın sonu, intihara varan yaşamı anlatılıyor. Nasıl bu hale geldiği çözümlenmeye çalışıyor ama herkesin bildiği Freud değerlendirmelerinin ötesinde söz söyleyemiyor.”

Victor Hugo’nun Sefiller’iyle devam etmişiz sohbetimize. “Bahara devrim şarkıları söyleyen” Gavroş’la birlikteyim günlerdir. Ve onunla birlikte barikatlarda ölümsüzleşen yiğit kadın ve erkeklerle. Gavroş’un hiç tereddütsüz barikatın önüne geçip fişek toplamaya atılması ve şarkılar söylemesi… Öyle unutulmaz bir an ki… Barikatın anlatıldığı bölümde en çok etkileyen olaylardan biri Mabeuf babanın düşen bayrağı alıp barikatın tepesine dikmesi ve orada ölümsüzleşmesi, daha sonra da barikat ele geçirilmeden kısa süre öncesinde aralarından birkaç kişinin seçilmesi ve oradan ayrılmasına karar verildiği an… Herkesin kendinden önce başka birini önermesi… yüce gönüllülük örnekleri…”  

Hugo’dan birkaç söz deyip sana onlarca aforizma seçmiş yazmışım Sefiller’den. Bilirim sen de seversin beğendiğin sözleri bir kenara not etmeyi. Eşyaların toparlanırken, onlarca defterde, kitap kenarında, küçük küçük kağıtlara düştüğün notlarla, alıntılarla karşılaştık. Sefiller’den benim seçtiklerim ise şunlar olmuş: “Devrimciler aceleci olmalıdırlar, ilerlemenin kaybedecek vakti yok.” “Mağara bilinmezse dağ iyi anlaşılabilir mi?” “Dipteki bütün sarsıntılar yüzeydeki ayaklanmaları meydana getirir.” “Kanatsız kalmadan yanmak ancak dehanın mucizesidir.” “Hiç umut bulunmayan yerde şarkı kalır.” “Başkaldırmalar halkın depremidir.” “… başka damı olmadan bir ev çölünde uyuyanlar.” “Ayaklanma adi duvar taşından gülle, hamaldan general yaratır.” “Tarih anlatır ihbar etmez.” “Yangınlar bütün şehri aydınlattığı gibi devrimlerde insanlığı aydınlatır.” “Umutsuzlukta bazen zafer getiren son silahtır.” “Gençlik kendisinden başka bir şey olmayan bilinmezlik karşısında geleceğin gülümsemesidir.” “Zafer ilerlemeye uygun olursa, milletlerin alkışını hak eder, ama kahramanca bir yenilgi de şefkate layıktır. Biri şatafatlıdır, öbürü yüce…” “İsyancı isyanı şiir haline sokar, yaldıza batırır.” Hugo’dan inciler bu kadar. 1200 sayfalık eserde elbette daha binlerce inci var. Ben yalnızca bunları kaydettim. Bakalım sizler nasıl bulacaksınız bu sözleri.

“Gelelim Angela’nın Külleri’ne… Evet hepimiz okuduk ve filmi de izledik. Sizin gibi biz de babayı pek uygun bulmadık. Çok gençti… Ama filmle özdeşleşince o yabancılaşma benim açımdan ortadan kalktı. Frank’ın çocukluğu muhteşemdi. İrlanda edebiyatının örnekleri yayınlanıyor bugünlerde, okumak ve tanımak gerekir diye düşünüyorum. Joyce’un Ullyess’ni de okumak istiyorum. Bakalım söylendiği kadar ‘zor’ okunan bir kitap mı?”

“Hayat Güzeldir filminden kaydettiklerin çok güzel ve ortak duyarlılıklarımız. İnsan nasıl mutlu oluyor aynı karelerde donmaktan, aynı cümlelere hüzünlenmekten, kimi zaman da coşmaktan… Dün akşam TV8’de Cuma Adında Biri adlı filmi izledik. Eminim ki siz de izlemişseniz aynı şen kahkahaları atmışsınızdır. Bu kez iki insan arasındaki ilişki Cuma açısından ele alınmıştı. Kapitalizmin değer yargılarıyla, komün yaşamının içinden gelen Cuma’nın değer yargılarının çatışması ele alınmıştı. Kapitalizmin hastalıklı ruhunun Robinson’da simgeleştirilmesi ve komünün geleceği için onu yalnızlığa terk edişleri güzeldi. Cuma’yı köleleştirmeyi başaramadı. Kendi aralarında düzenledikleri spor yarışmaları harikaydı. En çok bu bölümde güldük. Umarım izlemişsinizdir.”

“Mahşerin Dört Atlısı diyorsun ya, aklıma geldi, filmini izlediniz mi? Çok güzeldi. Bir edebiyat uyarlaması… Ibanez’in romanıymış. Bilmiyordum. Bizimkilere yazdım romanı bulmaları için. Eminim roman daha da güzeldir. Victor Hugo’nun Sefiller’inin uyarlamasından sonra bir eseri yalnızca uyarlamasıyla izlemenin yeterli olmayacağını anladım. Roman ayrı bir dünya ve sinema asla onun yerine geçemez. Mesela Notre Dame’ın Kamburu adlı filmi defalarca izledim, hala da izleyebilirim. Şimdiye dek romanını okuma ihtiyacı duymamıştım ama artık okumak istiyorum. Sinemanın anlatamayacağı şeyleri almak için.”

“Merhaba Vefa yoldaş” diye başlayan başka bir mektup sohbetimiz şiir üzerine olmuş. Pantolonlu Bulut şiiri ile başlayan bir mektup. Mayakovski konuğu olmuş sohbetimizin. “Mayakovski bu liro-epik yapıtını 1914-1915 yıllarında yazmış. Şiire başlangıçta “On Üçüncü Havari” adını vermiş. Nedeni de İsa’nın öğrencisi 12 havari düşüncesinin karşısına devrim habercisi yeni bir havariyi çıkarmak. Sansür nedeniyle bu adı verememiş. 1930’da yaptığı bir söyleşide bu konuya değinmiş ve demiş ki: “Bu kitapla sansüre geldiğim zaman, bana, ‘ne, siz küreğe mi mahkûm olmak istiyorsunuz?’ diye sordular. Ben de ‘asla’ dedim. O zaman kitaptan adının da bağlantılı olduğu altı sayfayı çıkardılar. Bana lirik bir şiirle böyle büyük bir kabalığı nasıl bağdaştırdığımı sordular. O zaman ben de ‘Peki, isterseniz kudurmuş olacağım, isterseniz alabildiğine kibar, erkek değil, pantolonlu bulut olacağım’ dedim.” Mayakovski şiirini sansürsüz tümüyle ancak 1918’de bastırabilmiş. Mayakovski “Pantolonlu Bulut”u o günkü sanat anlayışının bir ilkeler toplamı sayar. “Kahrolsun sizin aşkınız, kahrolsun sizin sanatınız, kahrolsun sizin düzeniniz, kahrolsun sizin dininiz…”

“Sana yazdığım bölümler kitabın yarısını oluşturuyor. Bir bu kadar daha var. Onu da bir daha ki mektuba bıraktım. Kendi adıma şiiri henüz tam olarak özümsediğim söylenemez. Birkaç kez daha okumam gerekiyor.”

“Şiir üzerine yaptığın o güzel değerlendirmelerin üzerine şiirle ilgili birkaç notla mektuba başlamak iyi olur diye düşündüm ve Özdemir Asaf ve Neruda’dan Aforizmalar aldım. Nasıl beğendiniz mi?” diye sormuş ve şu alıntıları tutturmuşum mektubun başına:

 Özdemir Asaf

“Şiir yaratıcısına çırak yetiştirme olanağı vermemiştir.”

“Şiir iki insan arasındaki sohbettir. Zekanın ya da aklın değil, ruhların, kalplerin sohbetidir.”

Neruda

“Şiir ile çılgınlık el ele gider. Aklı başında bir insan için şair olmak ne denli zorsa, şair için aklı başında olmak o denli zordur.”

“Şiir yaratıcısına çırak yetiştirme olanağı vermemiştir.”

Ne kadar doğru bir saptama öyle değil mi? Eğer bu olanak olsaydı Nazım o yüce gönüllüğüyle, insan sevgisiyle dolu yüreğiyle nice çırak yetiştirmez miydi? Mutlaka yapardı diyorum. Birçok insanın sanat alanında gelişmesinin önünü açmış olan ustamız, en hâkim olduğu alan olan şiirde bunu yapamamıştır. Ve birçok usta şairin durumu da aynıdır.

“Şu anda elimizde “Şiir Nasıl Yazılır” adlı Mayakovski’nin kitabı var. Nuran yoldaş okuyor, nasıl olduğunu bilemiyorum. Ama şablonlar sunmadığına eminim, eğer iş şablonlarla bitseydi şair olmak hiç de zor olmazdı. Ama iş yürekte ve yüreğin her tür insan, doğa, felsefe bilgisiyle donatılmasında, ondan sonrası gelir, öyle değil mi yoldaşlar.”

Bir başka mektupta ise biraz sanattan uzaklaşmış okuduğum başka bir kitapla ilgili yazışmışız. “Ben de bu ara Tarihin Sonu ve Son İnsan kitabını okudum. Berlin duvarlarının yıkılmasıyla birlikte, liberalizmin yani kapitalizmin tek geçerli sistem olduğunun ‘teorik’ temellerini oluşturmaya çalışmış Fukuyama. ‘Yeni Dünya Düzeni’nin ne olduğunu anlatıyor. Faşizmin ve komünizmin deneyimleri göstermiştir ki diyor, liberalizm tek doğru seçenektir. Elbette tarihinin sonunu ilan eden bir düşünce temelini idealizmden alır, o da Hegel’e dayandırıyor ve Marx yüzünden Hegel’in dehası anlaşılamamıştır diyor. Bir de Ekim Devrimiyle yaratılan yeni çağın nasıl burjuvazi üzerinde etkide bulunduğunu itiraf etmek zorunda kalıyor, kendimize olan güveni kaybettik, diyor. Geleceğimizle ilgili karamsarlığa kapıldık. Oysa gördük ki, gelecek bizim. Örnek verdiği -gelişmeye- ülkeler Asya Kaplanları ve Arjantin. Acaba bu ülkelerin yaşadığı büyük çöküşten sonra da aynı güvenle gelişmenin tek yolu liberalizmdir diyebildi mi? Oysa o kitabını bilimsel hiçbir temeli olmadığı için çöpe atmalıydı. Koskoca kitaptan tek bir satır alıntı yapamadım. Hiçbir bilimsel temeli yok. Bunun ardından da Marksizmin Hayaletleri’ni okuyacağım. Tarihin Sonu kitabına karşı yazılmış. Bu arada roman olarak Murathan Mungan’ın Yüksek Topuklar’ını okuyorum. Küçük burjuva bir kadın ve küçük bir kız çocuğunun geçirdiği beş gün anlatılıyor. Henüz başındayım, isterseniz size de göndeririz. Murathan’ı beğenir misiniz bilmem, ama ben masallarını çok beğenirim. Hiç okudunuz mu? En çok beğendiğim iki kitabı Cenk Hikayeleri ve Lal Masallar’dır. Çok fazla şiir kitabı da var ama şiir dünyası bana biraz uzak ya da yeterince tanımıyorum. Bu arada çok beğendiğim birkaç şiiri de var.”

“Vefa yoldaş, Kapital’i resmeden ressamın çizimlerini beğenmediğini yazmışsın ya, doğrusu ben bu gözle bakmamıştım. Yaratıcı bir düşünce olmasına daha değer vermiştim. Çizimler konusunda haklı olabilirsin. Ama nasıl olabilirdi diye soracak olsan öneri sunacak durumda değilim. En uzak olduğumuz sanat sanırım resim öyle değil mi? Avni Arbaş, Abidin Dino ve Picasso’nun tablolarını ve çizimlerini ben de beğeniyorum. Ama Picasso’nun çizimleri senin de dediğin gibi böyle bir çalışma için uygun olmazdı. Resim sanatının sınıf mücadelesine katacağı çok şey var. 70’li yılları anlatan pankart sergisinin haberlerini okumuşsundur. Güzel bir çalışma bence. Tarihimizi bu şekilde resimlerle ve sanatın tüm dilleriyle anlatmamız gerekir. Sanatın doyumsuz tadını dün izlediğimiz Kral Lear uyarlamasıyla yeniden yaşadık. Umarım izlemişsinizdir, çok güzeldi.”

Ve destanlar… “Gılgamış’ı sonunda bitirdim. Homeros kadar tat almasam da yine de güzeldi. Sizler okumuş muydunuz? Romanda Gılgamış’tan çok, onun akıl tanıştığı, yol göstericisi, rüya tabircisi ve kendini keşfetmesini sağlayan Ninsun Ana oldu beğendiğim. Kehanetleriyle Gılgamış’a yol gösteren, içindeki gücü ortaya çıkarmasına yardımcı olan bilge Ninsun Ana… Ateşin ve Güneşin Çocukları’nda anlatılan Şamaş’a temsilci gönderilen Ninsun. ‘Medya’nın ataları düşündüler / Seslerini koyup rüzgarın yelesine / Tüm halklara haber verdiler / Şafak öncesi bir ulu törende / Gönül gönüle bütünleştiler // Yapma dağlar diktiler yeryüzüne / Adına ‘Zigurrat’ dediler / İki nehrin arasındaki tüm halklar / Bir ağızdan aynı sözü söylediler / Ve bir törende Tanrıça Ninsun’u / Şamaş’a haberci gönderdiler // O günden sonra Medya’nın ataları / Şamaş’ın sesine ses verdiler / Bin kudüm / Bin zil çalıp sabahlara dek / Ninsun’un gözyaşını dindirdiler / Ve Medya’nın en bilge megine / Sözlerin en kutsalını söylettiler”

“Ninsun Ana, anaerkil dönemin inanç ve düşüncelerini kendinde barındıran ve toprak ananın temsilcisi olan bir bilgedir. Gılgamış’tan daha çok Ninsun’un dikkatimi çekmiş olması doğal değil mi? Ninsun, bir nevi Amazon, ama elinde sırığı değil bilgileri var kullanacak… Ninsun’un anlatımından bir bölüm okuyalım mı birlikte…

“Belki bir zamanlar tüm insanların tapındığı tek bir tanrıça vardı: Büyük doğurgan toprak. Adı İnnin’di; kutsal dağ Eanna’nın ismi de ondan türetilmiştir. Bu eski tanrıça çok güçlüydü, doğanın tüm kuvvetlerini bünyesinde barındırıyordu. Daha sonra insanlar onun bu kuvvetlerine tek tek adlar takmayı tercih ettiler ve bu yüzden günümüzde bu kadar çok tanrıça var: İştar aşkı, temsil ediyor, Lilith ölümü, Nidaba ise tarlaların ve bahçelerin bereketini. Bunların dışında göksel ana Ma ve başka halkların tapındığı bir yığın tanrıçayı da saymak gerek. Benim sözünü ettiğim, kadınlarla ilgili olan her şeyi bünyesinde toplayan eski tanrıça İnnin. Daha benim küçüklüğümde bile adı sanı çoktan hafızalardan silinmişti, başka inanışlar onun yerini almıştı. Sadece çok az sayıda insan ona sadık kalmıştı ve sırlarına vakıftı. Sanırım bu insanların en sonuncusu da benim ve ölümümle birlikte İnnin inanışı da son bulacak.”

“Bundan sonrası tahmin edeceğiniz gibi kadın ve erkeğin uyum içinde iktidarı paylaşmasının gerekliliği ve önemi üzerine… Ninsun ana Gılgamış’a bu yönde öğütler veriyor. Eski zamanlara, kadim çağlara gitmişken, size bir soru sormak istiyorum. Mitolojiden, masal ve efsanelerden hepimiz hoşlanıyoruz sanırım. Peki neden eski çağların, insanlığın çocukluk dönemlerinin, yiğitlik, kahramanlık hikayeleri, biz 21. yüzyılın insanlarını hala heyecanlandırıyor? Doğayla girdiği savaşımda, kendi güçsüzlüğünü aşmanın yolu olarak mistik güçlere sığınmasında ve bu yolla doğaya egemen olmaya çalışmasında, bizi heyecanlandıracak ne var? Kendimizle (bugünün İtake yolcularıyla) onlar arasında nasıl bir benzerlik kuruyoruz? Bu bağa neden ihtiyaç duyuyoruz? Homeros sizce neden çağımızın en çok okunan kitaplarından birisi olacak? Peki kapitalist dünya sinema endüstrisi aracılığıyla bir sürü para yatırarak mistik dünyayı bizim önümüze sunuyor? Daha birçok soru…”

Önsöz dergisi düşünü kurarken ve düşümüzü gerçek kılmak için kolları sıvadığımızda da en büyük destekçilerimizden birisi de sendin canım yoldaşım. Hepimizin ortak emeğiyle 50. sayıya ulaştık. 50. sayıya sana yazdığım mektupların kültür-sanat-edebiyat hasadıyla merhaba demek bir başka güzellik benim için. Hiçbir düş yarım kalmayacak diyenlerdeniz ve daha gerçekleştireceğiz çok ortak düşümüz var. Düşü gerçek kılmak için yürüyelim!

 

Önsöz Dergisi
51.Sayı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir