Sevgili Hakan,
Hapis yatmış biri olarak benim yolum seninle, ‘görülmüştür’ damgalı mektup arkadaşlığında kesişmedi. Damga vurulmayacak, adres yeri boş bırakılacak bir mektuba başlıyorum. Evrenin sonsuzluğuna, doğanın devinimine, dostların bakış ve dokunuşlarına bırakılacak bir mektup…
Günlerdir seni konuşuyoruz. Günlerdir senin için eylemler yapıyoruz, toplantılar düzenliyoruz. Yetmiyor. Yetmeyecek. Değişik ritüellerle sana veda etmeye, belki de sana yeniden merhaba demeye çalışıyoruz. Senin aracılığınla yolu seninle kesişenlerle tanışıyoruz. Büyüyoruz.
Sevgili ailenle birlikte daha büyük bir aileyi oluşturuyoruz. Yeni bir yol açıyoruz senin ardından. Görmelisin anneni, kız kardeşini, ablanı ve abini. Bu yolda en önde onlar var. Onların sana olan büyük sevgisi ve her ne olursa olsun katillerden hesap sorma isteği var…
“Dönecek yeri olanlar en uzağa gidecek cesareti bulabilirler” diyorsun ya Hakan, sana açık kollar şimdi bize açık ve bizler sonuna kadar gitme cesaretini senin sevgili ailenden -hem dar hem geniş anlamda- alıyoruz.
Ölüm… Senin de kafanı epey meşgul etmiş bir konu, biliyorum. Şiir kitabına “Ölüm Biraz da Sana Benzer” adını vermişsin. “Ne zaman yolculuğa çıksam/ Ölüm gelir aklıma” diyorsun ya bir şiirinde, bindiğin metrobüsün seni ölüme götüreceği geldi mi aklına? Doğadaki tüm canlılar doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Karşı konulmaz bir yasa olarak kabul ettirir kendini bize. Ne kadar değişik yaşam varsa o kadar değişik ölüm biçimi var bizi bekleyen. Ama bazı ölümler bu doğal sürecin ötesinde bir anlam ifade eder biliyorsun. Birlikte çalıştığımız Kopuş Belgeseli ile Denizlerin idam sehpasında katledilmesinin nasıl bir mücadele kararlılığına dönüştüğünün adımlarını birlikte izledik. Hrant’ın yırtık ayakkabısından vicdanlara doğru akan öfke selini birlikte gördük. Berkin’in çocuk masumluğunda taşıdığı sımsıcak ekmeğin kokusu ile bir araya gelen o selin içinde de birlikteydik.
Senin ölümün de deprem etkisi yarattı. “Hakan Tosun Nerede?” diye başlayan arama çalışması seni katledenlerin tüm planlarını bozdu. Sahipsiz ve kimsesiz bir ölü olarak seni yok etmekti amaçları ama bilmiyorlardı ki senin kocaman bir dünyan ve bu dünyanın içinde biriktirdiğin insanların vardı. Seni sahipsiz bir ölü gibi bir kenara atamayacaklarını anladıklarında ikinci planı devreye soktular. Adli bir sokak kavgasında kim vurduya gitti deyip katillerinden iki sanık bir tanık yarattılar. Oysa ne çok suçlu saklanıyordu onların arkasında.
“Hakan Tosun Nerede?” feryadı ile başlayan süreç hastanede olduğun haberini getirdi bize. Hastanede yaşam mücadelesindeydin seni bulduğumuzda. Ailen, ardından gazeteci, fotoğrafçı dostların, belgeselci arkadaşların, hastane önünde kamp kurdular. Hastanenin önünden bir kez bile ayrılmadan yayın yaptılar. İkizdere, Akbelen, Kaz Dağları oradaydı. Tekel Çadırkent, Gezi, Hatay, Bayramtepe oradaydı. Seninle yolu kesişen herkes oradaydı. Katilleri tanıyorduk, suçluyu biliyorduk. Tanık yazdırdık kendimizi gerçeğe, katillerden hesap sormak için. Tanık yazdırdık “sana vuran eller kırılsın oğul” diyen anaların öfkesini. Tanık yazdırdık “kameran yere düşmeyecek, sen rahat uyu Hakan” diyen gazeteci dostlarını…
Seninle 2004 yılında tanışmış olmalıyım. Beyoğlu’nda Rumeli Han‘ın altıncı katında olan Ayışığı’nda. Ben yine bir hapislik sonrası nerde kalmıştık diye oradan başlamıştım yarım kalanları tamamlamaya ve yeni düşlerin peşinden koşmaya. Evini hatırlıyorum, birkaç kez sohbetler için buluştuğumuz… Avcılar’a da konuk olurdun zaman zaman. Araya uzun zaman girerdi, görüşemezdik ama yeniden görüşmemiz de bir telefona bakardı, bilirdik. “İşim düştü aradım” demek bizim için sorun değildi. Yollarımız ne kadar istesekte kesişmezdi bazen. “Hakan bir çekim işimiz var. Gelir misin?” dediğimizde bilirdik senin “Eyvallah” diyeceğini. Hiç sorgusuz, sualsiz, nedensiz, niçinsiz.
Gezi sonrası Taksim’e çıkıp eylem yapmanın mümkün olmadığı günlerdi. 10 Ekim katliamını Taksim Meydanında protesto etmek istiyorduk. Bu kez protestomuz Devinim Tiyatro Atölyesinin sokak tiyatrosu ile olacaktı. Sana haber verdik. “Eyvallah” diyerek koştun geldin. Çektin ve kısa zamanda yükledin kanalına. “Taksim’de Korsan Tiyatro” başlığını attın video habere. Nasıl da hissetmiş, nasıl da doğru adı vermiştin o anın eylemine. Taksim’e kurulan barikatı korsan tiyatro ile aşmıştık. Sen tanığıydın o anımızın.
2011 yılında yazar Orhan İyiler’i kaybetmiştik. Onun anısına düzenlenecek etkinliğe bir tanıtım videosu gerekiyordu. Hemen seni aradım. Seçilen üç beş kare fotoğraf ve birkaç video gönderdim. Zamanın dardı, Orhan abiyi fazla tanımıyordun ve elinde materyal çok azdı. Sonuç ise harikaydı. İzleyen herkesin beğenisini toplamıştı. Slayt için öyle bir cümle seçmiştin ki Orhan abi sanırım başka türlü anlatılamazdı. İşte o zaman bir insanın gerçeğine yaklaşabilme yeteneğine tanık olmuştum. “Ölümle birlikte doğdum ben… karanlıktı… sesler duydum önce… sonra resimler gördüm… Bir zaman durdu… Bir diğer zaman başladı… Ölüm kulağıma fısıldayıp dedi ki ‘Bulamayacağını bile bile kendini arayanların öyküsünü anlatır bu yol. Git kendi öykünü bul ve yaz.’” Kim bilir belki de bu cümlede birazda kendini bulmuştun.
Tekel Çadırkent’te günlerce çekim yapanların arasında sen de vardın. Şimdi hatırlamıyorum çadır sohbetlerimizi ama eminim Diyarbakır çadırında sohbet eşliğinde kaçak çay içmişizdir. Adıyaman çadırında türküler dinlemiş, açlık grevinde olan işçilerle birlikte sohbete tutuşmuşuzdur. Sen yaptığın çekimlerden kısa sürede bir belgesel ortaya çıkarmıştın. Ama ben hâlâ yaptığım kayıtların bir belgesele dönüşmesini başaramadım. Sandığa kilitlenmiş çeyiz gibi yokluğa hapsoldular. Bir daha da oradan çıkamayacaklar sanırım.
Gezi Ayaklanmasının mayalandığı ilk günlerin de tanığısın, biliyorum. “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenlerin tarihe düştüğü notlara, barikatların ardından yükselen yeni yaşama, yeni dünyaya baktık. Hatay’da depremle duran zamana ve her şeyin yıkıldığı ana tanıklık ettik.
Kayıtçı diyordun kendine. Her belgesel gerçeğe bir yol açıyordu sende. Ve biz bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğimizde, “bu yolda bize eşlik eder misin” diye yine sana sorduk. İki kere iki dört etmeyecek diyen bir kuşağın hikayesine, KOPUŞ belgeseline kameranla tanık yazdırdık seni. ‘71 devrimci kopuşunu yaratan koşullara baktık. Bu kopuşun yaratıcısı olan Denizlerin, Mahirlerin gerçeğine tanıklık ettik. Günlerce süren çekimler boyunca kim bilir neler konuştuk, nelere güldük, nelere üzüldük… Çekim için İzmir’e gidişimizi ve her İzmir’e giden için bir kahvaltı klasiği olan boyozlu kahvaltımızı hatırlıyorum. İlk gösterim günü heyecanımızı…
Önce şiirin imgesel dünyasına dalmışsın. Ardından kalemin yerini kamera almış. Kelimeler yerini anın görüntüsüne bırakmış. Yaşamdan imgeler çeker gibi anlar yakalamışsın akış halinde. Videolar olmuş tanıklığının belgeleri. Evinin çatısına kurduğu bahçeden savurduğu bir avuç tohumun bütün ülkeye yayılmasını hedefleyen bir tutsağı tanımış, onun hayalinin peşine düşmüşsün. Savrulan her bir tohumun peşine düşüp sen de onlarla birlikte yol olmuşsun. Çatılara Doğru belgeselinle bu hayalin tanıklığını yapmışsın. “Yaptığım videolar bu hayale hizmet eden, yeni bir yol bulmaya, yeni bir yol açmaya çalışan, yeni bir yaşamın izini süren öncü karelerdir.” diyorsun ve şuna eminsin; “O kareler bir gün bir araya gelip bu ülkenin dönüşüm hikayesini anlatan büyük bir film haline dönüşecektir.”
“Çünkü gerçek önce hayal etmekle başlar.”
Her bir tohum önce daha derinleri görmüş, orada doğru zamanı beklemiş ve sonra toprağı yarıp yeryüzüne merhaba demiş. Bir tohum tanesinin ardından yaptığın bu yolculuk seni doğa mücadelesine ve oradan kentsel dönüşüm hikayelerine çıkarmış. Ardından belki de hepsinin bir sonucu olan Gezi’ye…
Belgeselcilik senin için sokakta olmanın, sokakta kalmanın adı olmuş. “Sokak sahte kurgulara ihtiyaç duymaz” diyendin. Gerçek orta yerde duruyordur, mesele onu görmekte, hissetmekte, biliyorsun. “Seslerin ve görüntülerin toplamı değil midir” diyorsun hayat için. Ve sen o hayatın içinde, sokakta, o seslerin ve görüntülerin izini sürdün. Her bir sese, her bir gerçeğe doğru giden yol oldun.
“Yaşadığım olayları, gördüğüm insanları biriktiriyorum.”
Ve ne çok insan biriktirdiğini hep birlikte gördük, görüyoruz. Bu kadar çok olduğumuzu umarım biliyorsundur. Tanık olduğun olayların içinde biriktirdiğin insanlar seninle birlikte. Her zaman devinime inanan sen, kendisiyle ve hayatla derdi olan, mücadele eden insanları sevdin. Onlar da seni sevmişler Hakan, hem de çok sevmişler…
Gezi eylemleri sırasında başından yara almışsın, pansuman için seni güvenli bir yere taşımışlar. Ardından yeniden eylem alanına gitmek istediğinde “Bu senin ikinci yaşantın, gitme” demiş pansumanı yapan kişi sana. Kepengin yarım aralığından gördüğün Gezi sokağıdır. Eylemcilerin ayaklarıdır. “O yarım aralık benim için yaşam aralığıydı. İçerisi güvenli ama korkunun ve endişenin olduğu yerdi. Dışarısı güvensiz ama hayatın aktığı yer.” Sen hayatı seçtin. Senden güvenli alan isteyenlere “hayat böyle bir şey değil” dedin. Bugünün yarını düşünerek yaşanmayacağını bilenlerdendin.
“Hayatımı güvensiz, bir o kadar da yaşam dolu hikayelerin olduğu yerlerde yaşamaya devam ediyorum. Hâlâ.”
Hâlâ…
Önsöz Dergisi 58. Sayı

