İnvitro’yu Eyyüp’ün sosyal medya hesabında gördüğümde çok şaşırdım ve heyecanlandım. Şaşırdım; çünkü gençliğinde Agatha Christie romanlarını okumayı, dedektif filmleri izlemeyi seven birisi olarak polisiye tarzını Eyyüp Epekinci ile yan yana getiremedim. Heyecanlandım; çünkü Eyyüp’ü yaşadığı topluma karşı sorumluluk duyan bir aydın olarak uzun süredir tanırım ve kitabının çok değerli bir eser olduğundan emindim.
Kitabı, araya giren tüm işlere söylenerek, bir haftada bitirdim. Gözlerimizin önünden hızla geçip giden gazete haberlerinin arkasında, etrafında, üstünde dönen olayları derinlemesine incelemiş Eyyüp. Polisiye tarzının zorluklarını objektifliği ile aşmış diyebiliriz. Karakterleri okurun ellerine iyi ya da kötü yüklemeler yapmadan, canlı canlı bırakmış. Bu tarzın samimiyeti okumayı kolaylaştırıyor. Beyaz ekran dünyasına alışkın olanlar için tanıdık bir betimleme ve akış. Romanın geniş bir kesime ulaşacağını ve okurunu yargılarıyla yüzleştireceğini bilmek güzel.
Bizi önünden geçip gittiğimiz birçok kapıdan içeri çeken, “en alttakilerin” dünyasına taşıyan İnvitro’nun yazarıyla yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.
Merhaba Eyyüp. Öncelikle seni, kitabın için tebrik ederiz. Seni romanı yazmaya yönelten sürecini bize anlatır mısın?
Merhaba Ülkü. Öncelikle bu röportaj için Önsöz dergisine ve özel olarak da sana teşekkür ederim.
Liseden beri kısa hikayeler yazıyordum ama bunlar çalakalem hikayelerdi. Sözlü olarak anlatmaktansa yazıyla anlatmak daha rahat geliyordu bana. Umutsuz, hüzünlü, bitkin olduğum dönemlerde yazdım; bana iyi geliyordu. En azından hüznün ağırlığı hafifliyordu.
Roman yazma fikrine, ilk olarak çalakalem yazmaktan sıkılıp daha ciddi bir şeyler yazma isteği doğması ve peş peşe okuyup hiç beğenmediğim romanlar vesile oldu diyebilirim. “Ben de yazabilirim. Daha ilginç konular yazabilirim.” dedim. Bu biraz da yaptığımız belgesellerden gelen bir alışkanlık. Farklı konuları farklı şekilde ele alma güdüsü diyebilirim.
İlk yazdıklarım tamamen durum romanları oldu. Kendimi, sesimi bulma süreci oldu. Üç roman ve onlarca hikâyeyi bu şekilde tamamladım. Hiçbiri yayımlanacak kıvamda değildi. Anlatım tarzımı ve türü beğenmiyordum. Sonra tür arayışına girdim. O zamanlarda tüm türlerden okumalara daldım ve uzun süre yazmayı bıraktım. Suç edebiyatında özel olarak polisiye türünde yazabileceğimi fark ettim. Daha alt tür olarak da politik/siyasi polisiyeye yöneldim. Bu süreç uzun bir araştırma süreci ve bilinçli bir tercih. İstediğim kadar konuyu, karakteri ve kurguyu paralel ve çok katmanlı bir şekilde aktarabileceğim bir tür.
İnvitro’nun yazım süreci nasıl başladı ve gelişti?
Uzun zamandır konu arayışındaydım, hatta denemeler de yapmıştım ama hiçbiri içime sinmiyordu, ilginç değildi ve üzerine kapsamlı bir çalışma olamayacağını görüyordum. İçinde Önsöz’ün de dahil olduğu dergilerin dosya haberlerini takip ediyor, Türkiye’de yayımlanan polisiye romanları okuyor, araştırıyor, roman eleştirilerini inceliyordum. Yazacağım ilk romanın iyi bir konusunun olmasını istiyordum. Onun için araştırma ve konu bulma süreci uzun oldu. Sonunda dosya haberlerden birinde ilgimi çeken bir detay buldum. Mültecilik sorununun görünen kısmı dışındaydı ve o detay üzerine kapsamlı bir araştırma yaptım.
Konu araştırma sürecinde de polisiye süreç, adli tıp ve otopsi üzerine çalışıyordum. Daha önce polisiye okumalar yapıyordum ama sadece bir okuyucuydum; şimdi işin içine girince bir sürü eksiğimin olduğunu fark ettim. Kütüphanelerden çokça faydalandım; 221B dergi, Dedektif Dergi ve Suçüstü dergilerden çokça faydalandım. Doğru bilerek yazdığım her kısmın doğru olup olmadığını tekrar araştırıyordum. Bir ileri, bir geri gidiyordum. Bir süre sonra bu sistem oturdu. Yazma sürecinin ortalarındayken sadece aldığım notlardan hareketle yazmaya devam ettim. Roman bittikten sonra bir hafta ara verdim ve tekrar yoğun bir editör kısmına geçtik. Bu süreçte Sevim Erdem’in çokça katkısı oldu. Hem dili kullanmada ve ifade biçimlerinde hem de kurgunun yeteri kadar anlaşılır olup olmadığına dair iyi fikirleri oldu.
Daha sonra edebi gücüne inandığım (kitabın teşekkür bölümünde de belirttiğim) dostlarıma gönderip fikirlerini istedim. İyi dönüşler oldu. Nihayetinde son iki okuma daha yaptık ve finale erdi.
Biz seni yönetmeliğini Sevim Erdem ve Memik Horuz’la paylaştığın “12 Eylül Anneleri” belgeseli ve kitabıyla tanıyoruz. Öykü, yazı, senaryo, film çalışmaların uzun yıllara dayanıyor. Sence önceki çalışmalarının birikimi İnvitro›yu nasıl etkiledi?
Doğru, 12 Eylül Anneleri üzerine güzel bir sohbet olmuştu. Yazma süreci ile belgeseller ve videografik işleri aynı anda devam etti. İyi ki de öyle oldu. Çeşitli konularla ilgilenmek, bilgi sahibi olmak vizyonumu genişletti. Daha önce kısa film, video, videoart çalışmalarım oldu. İşkence, zorunlu göç, tarım zehirleri, tüketici hakları, Kürtçe deprem eğitimleri gibi konularda belgesel ve video çalışmaları yürüttük. Bu bana iyi geldi. Bir sürü insan tanıma fırsatım oldu. Bunların hepsi bana olumlu anlamda dönüşler sağladı. Bence insanın odasına kapanıp yazma sürecine girmesi zor. Çünkü yazma eylemi özünde sıkıcı bir iş, eğer onu çeşitlendirecek başka eylemler yoksa hem cansız olur hem de yarım bırakma ihtimali ağır basar diye düşünüyorum. Her sene belgesel çıkarmaya çalışıyoruz, eğitim videoları ve sosyal sorumluluk çalışmaları hazırlıyoruz. Çeşitli konularda yaptığımız çalışmalar, belgesellerde izlediğimiz anlatma biçimleri, okuduklarım, araştırdıklarım İnvitro’yu yazarken bana katkıda bulundu. Katmanlı, çeşitli bakış açılarına sahip bir kurguyu yarattı.
Bir polisiye romanının egemen düşünceye karşıt olamayacağı konusunda kaygılar var. Romanın baş kahramanı Dicle Navdar’ın da sempati duyulabilecek bir polis karakteri olması, okuru polislere dönük bir empatiye yöneltiyor. Malum genel olarak “sistem iyi de, içinde çürük, yozlaşmış kişiler var» görüşü pompalanıyor. Bu yön seni zorladı mı?
Polisiye romanın karşıt olamayacağı düşüncesi, “polis” kavramından dolayı. Arjantin’de mesela suç edebiyatındaki ana karakterler çoğunlukla özel dedektiftir, polis pek kullanılmaz. Nedeni de geçmişlerindeki yıkıcı polis deneyimleri. Polis kavramıyla hâlâ barışamadılar. Bizim tarihimizde de olumsuz binlerce örneği var ama karakter olarak polis olunca gerçek hayattaki gibi rahatsız edici olmuyor. Polisi Yeşilçam filmlerindeki gibi mutlak iyi, dürüst ve kanunlara saygılı olarak lanse ettiğiniz zaman (bu propagandaya giriyor çünkü) rahatsız edici oluyor. Her ülkede hem iyi hem de kötü polis, kurumlar ve kurum yöneticileri var. Sonuçta kurum bağımsız olarak sadece binalardan oluşuyor. Bunu iyi veya berbat kılan oradaki tepe yöneticiler, onların uygulamaları, diğer ülkelerle ilişkileridir. Hepsinin toplamı devlet dediğimiz aygıta dönüşüyor. Sonuçta iyi polis de var, kötü polisler de. Çürümüşlük, yozlaşmışların üst mevkilere çıkıp tüm kurumu kendilerine benzeyenlerle doldurması ile oluşur. Böylece kurumlar yozlaşmış tipler yüzünden çürür. Ne sistem iyi ne de yöneticileri. İçine girdiğin an o kadar çok sorunla karşılaşıyorsun ki, ben sadece yazılı ve görsel materyallerden faydalanarak bile bunları gördüm.
Karakterleri yaratırken yabancılık yaşadın mı?
Dicle Navdar, Kürt polis, başkomiserliğe kadar yükselmiş. Ama geçmişinde baba sorunu, babasının siyasi sorunları, annesinin 70’lerdeki yaşadıkları gibi bir sürü yükü var. İnsan yanı da var, devletin verdiği copu da kullanma eğilimi var. Polis kurumu olarak yaşadıkları zorluklar var, mesela dernekleşememeleri, her emre uyma zorunlulukları, ek mesai ücretlerinin olmaması.
İnvitro’da polislerin şiddetini göstermediğim eleştirisini aldım, doğrudur, çünkü bu alt konuya girmek istemedim. Polis şiddeti, devam kitabı olan Ferman’da işlediğim alt konulardan biri olacak. Buna detaylı şekilde eğiliyorum.
Polis karakterlerini oluştururken romanlardan, film ve dizilerden, araştırma kitaplarından ve gerçek karakterleri inceleyerek yola çıktım. Bu konularda yazılmış harika araştırma kitapları var. Bahsettiğim dergilerin iyi incelemeleri var. O açıdan pek zorlanmadım, zorlandığım kısım bunca karakterler arasından kendine has bir karakter yaratma oldu diyebilirim. Çünkü çok iyi oluşturulmuş karakterlere denk geldim.
Suç, adalet ve toplumsal yozlaşma gibi temalar, ana karakterlerin hayatlarını nasıl etkiliyor?
Bu evrensel temalar coğrafyamızda uzun zamandır tartışılan konular. Suça bulaşma ile bulaşmama arasındaki sınır çok kısaldı. Her taraf bir suç mahalli. İnsanlar temiz kalmak için daha fazla uğraşıyor. Kurum adaleti sağlayamadığı gibi bireyler de kendi adaletini sağlayamıyor. Romanda da aynısı var. Karakterler etraflarındaki suça tarafsız kaldıkları sürece başları belaya giriyor. Kaçmak iyi bir alternatif değil. Suç yanı başında iken ne yapacağın, hayatının sonraki kısımlarını çok etkiliyor. Romandaki karakterler de bunun farkında, her biri kendi kararını veriyor ve bunun sonucunu yaşıyor. Suç sürekli, adalet yok, toplumsal yozlaşma katlanarak artıyor. Romanda her karakter bunu bilerek yaşıyor, herkeste bir korku hâkim.
Romanını okuduğumda polisiye tarzında yazılmış dönem belgesel romanı olduğunu düşündüm. Edebi yönü, imgeleri güçlü bir roman da aynı zamanda. Gerçek olaylardan yola çıkmış olması inandırıcılığını güçlendiriyor. Sen İnvitro›yu nasıl tanımlarsın ya da nasıl tanımlanması istersin?
Bir okuyucu olarak hem belgesel roman demen hem de edebi yönünün güçlü olduğunu söylemen ilginç geldi bana. Hoşuma da gitti. Demek baştan beri düşündüklerimi gerçekleştirebilmişim. Dediğin gibi İnvitro çoğu gerçek olaylardan kurgulanmış bir roman. Suç üretme üzerine değil de var olan suçları kurgulayarak ilerledim.
Bu romanda olabildiği kadar hem kurgu yönü hem bakış açısını hem de anlatım dilini iyi kurmaya çalıştım. Okuyucuları düşünerek hareket ettim diyebilirim. Onların bu kitabı okurken harcadıkları emeği düşündüm. Kitabı satın alması, okuması, zaman ayırması gibi. Bir yanım onların emeklerinin zayi olmasını istemedi.
Roman bir solukta okunabilecek kadar sürükleyici. Aynı anda birçok hikaye açılıyor ve bazı yerlerde birbirine geçiyor. Yoksul göçmenler, göçmen kadınlar, LGBT bireyler, evsizler ve onların karşıtlarını okurla yüzleştiriyor. Romanın toplumsal bir kaygısının olduğu anlaşılıyor. Senin, romanın insanlara ulaşmasını istediğin mesajı ya da önermesi nedir?
Belgesel roman, gerçek olaylar, gerçek suçlar derken romanın sıkıcı olmamasına çalıştım. Ve sürükleyici kısmının da sırıtmaması gerekiyordu. Aynı anda birkaç telde yürümek gibi geliyor bana. Roman biraz da hayat gibi, yaşarken bir sürü olaylara, detaylara ve karakterlere denk geliyor.
Ana olay mültecilikle bağlantılı olarak, ondan koparmadan diğer yan olayları da ekleyerek farklı bakış açılarından ele almaya çalıştım. Farklı karakterlerin seslerini de aktardım. Bunlar da gerçek, biraz değiştirdim haliyle. Hiçbirini romantize etmeden, dışlamadan, yan durmadan aktararak ama tarafımı da belli ettirerek. Tarafım da devlet sisteminin ürettiği, ürettirdiği, göz yumduğu suçlara, kamunun örgütlü suçlarına karşı tepkimi dile getirerek aktardım. Bu yönü toplumsal kaygı tarafı oluyor. Mesaj kısmı da tam burası. Sonuca değil de, sonuca götürecek ilk noktaya ulaşmaya uğraşıyorum. Buna göz yuman, yapan, yaptıranı deşifre etme çabası. Tüm suçlar yöneticilerin olur demesiyle oluyor. Ve burada bizim yapmamız gereken buna direnmek, açığa çıkmasını sağlamak, deşifre etmek.
Romanda birçok hikâye var ve okurda bu hikayelerin bazılarının devam edeceği hissini uyandırıyor. Roman devam edecek mi?
Tüm yan hikayeler ana konuyla bağlantılı ve ayrıca kendi devinimleri var. Bir kısmı ikinci kitapta devam edecek, bir kısmı da üç ve dörde kadar başka açılardan ilerleyecek. Dicle Navdar serisinin ilk dört romanının taslaklarını tamamladım. Hedefim her sene bir serisini tamamlayabilmek, Türkiye polisiye edebiyatına kült bir karakter bırakabilmek. Ayrıca bağımsız romanlar da devam edecek, üzerinde detaylı çalışacağım politik konular olacak. Gene gerilim ve gene politik polisiye türünde.
Teşekkür ederiz. Sonraki kitapları merakla bekliyoruz.
Ülkü Şeyda, Önsöz Dergisi 57. Sayı

